Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

HAARETZ EDİTÖRÜ ALUF BENN: “İSRAİL GAZZE’DEKİ KUŞATMANIN SONA ERDİĞİNİ İLAN ETMELİ”

ORSAM: Liberal, açık görüşlü ve barış yanlısı yaklaşımınız bir bakıma Türk halkının ilgisini çektiği için de Türk okurlar tarafından takip edilen, en meşhur İsrailli köşe yazarlarından birisiniz. Yakın bir zaman önce kaleme aldığınız “İstanbul ve Tel Aviv, Ankara ve Kudüs’ün bozduğunu tamir edebilir” başlıklı yazınız karşısında aldığınız olumlu eleştiriler de bunu bir kez daha ispatladı. Türk basınının İsrail’i ele alış tarzı hakkında ne düşünüyorsunuz? 
 
ALUF BENN: Nasıl İran yalnızca Ahmedinejad, Türkiye ise yalnızca Erdoğan demek değilse; İsrail de sadece Liebermann’dan ibaret değildir. Türk basınının İsrail’e yönelik tutumu gibi, İsrail basını da Türkiye’yi çoğunlukla yeni İran, İslam ekseninin yeni üyesi olarak ele almaktadır. Bazı insanlar bu saçmalıklara itimat etse de, bence bunlar gerçeği yansıtmayan, basit klişelerdir. Örneğin Filo’nun ardından İsrail karşıtı gösteriler gerçekleştirildi, ardından her hafta İsrail’in terörist bir devlet olduğuna ilişkin Erdoğan yeni söylemlerde bulundu; şimdi ise İsrail’in “asıl tehlike” olarak söz edildiği yeni bir hikayeden söz edilmekte. General David Petraeus’un da belirttiği gibi İsrail-Filistin çatışması Ortadoğu’daki sorunun temel kaynağı olsa da; Türkiye’nin güvenlik kaynaklarındaki ele alınış şekliyle, İran ve Suriye’nin mevcut tehlikeler arasında saf dışı bırakılması bir sorun teşkil eder. Ancak Amerikalılardan ve Avrupalılardan duyduğumuzca, İsrail-Filistin çatışması istikrarı tehdit etmektedir fikri yaygın bir düşüncedir. Bu da onların Ortadoğu’ya olan özel müdahalelerini haklı gösterme şekilleridir. Her zaman, neden bu yabancılar İsrail-Filistin çatışmasıyla bu kadar ilgili alakalıdırlar diye sorarız kendi kendimize. Sebep ise bunun Ortadoğu’daki tüm sorunun kaynağı olmasıdır. Ama dediğim gibi özel kaynaklarda bu daha farklı geçer.                   
 
Mavi Marmara olayının ardından yazdığınız makalelerden birinde, “İsrail’in çekilmesinden beş yıl sonra Mavi Marmara olayının, Gazze şeridinden tamamen geri çekilmek için iyi bir fırsat sunduğu”ndan söz etmişsiniz. Gazze ablukası hakkındaki düşüncelerinizden bahseder misiniz? 
 
Benim fikrim şuydu; İsrail Gazze’den çekilmeye karar verdi ve sonrasında olaylar aynı doğrultuda seyretmedi. Demek istediğim; askeri açıdan ve yerleşkelerin tasfiye edilmesi konusunda karar uygulandı; ama sonra ‘bizim hiçbir sorumluluğumuz yok’a getirildi, ne var ki İsrail Gazze’yi denetimi altında tutup tutmayacağı konusunda bir karara varmalı. Başka sebeplerden ötürü, çoğunlukla da Mısır ile olan ittifakına vermiş olduğu öncelikten ötürü İsrail’in Gazze’de olan bitenden doğan suçun bir bölümünü üstlenmeye gönüllü olduğuna inanıyorum. Gazze’ye, İsrail’i parçalamaya niyetli düşman bir örgüt tarafından idare edilen düşman yarı devlet demekten ziyade onların Mısır ile açık bir sınırları olmakla beraber Mısır’dan gerekli tedariki sağlayabilirler ve bu tedariki deniz yoluyla temin edebilirler; bu da artık bizim mesuliyetimizde değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse hem Mısır bu sorumluluğu üstüne almadığı, hem de İsrail Mısır ile iyi ilişkilerine göndermede bulunduğu için İsrail Gazze’de olan bitenlerle ilgili suçun bir bölümünü üstlenmeye gönüllüdür ve bu durum da çikolata boykotu ve İsrail hükümeti Gilad Şalit’in arkasına saklanıyor gibi saçma fikirlerle istismar edilmiştir. Ancak bence burada yatan düşünce kuşatma yoluyla Hamas’ın kuyusunu kazmaktı. Fakat bana kalırsa bu başlamak için atılan yanlış bir adımdı ve işe yaramadı. Benim fikrim İsrail’in, Gazze’deki kuşatmanın sona erdiğini, sınırın mühürlendiğini ve Gazze’nin diğer sınırlarını kullanması gerektiğini duyurması gerektiği yönündeydi. Buradaki çelişki; İsraillilerin, düşmanı neden beslediğimize bir türlü anlam verememeleri; karşı argüman ise düşmanı beslediğiniz sürece düşmanı kontrolünüz altında tutmaktır.             
 
Peki, Türkiye’nin bu konudaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Bu arada Türkiye’nin tutumu yeni değildir. Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin İsrail tarafından öldürüldüğünde, Başbakan Erdoğan’ın çok sinirlendiğini ve ilk kez o zaman İsrail harekatlarına Devlet terörizmi adını verdiğini hatırlıyorum. Bu, 6 yıldan daha uzun bir süre önce oldu. Yani Erdoğan her zaman için bir ölçüye kadar İsrail’e karşı açık olmakla İsrail harekatlarını eleştirme arasında bir tutum sergilemiştir ve bu hala değişmedi. Şimdi Türkiye’nin Amerikan kampından ziyade bloğa dahil olma, ve her kim müsaitse ona müttefiklik sunma çabasını görüyoruz. Bana kalırsa, ciddi bir barış süreci görmediğimiz takdirde Erdoğan ve mevcut İsrail hükümeti arasında bir bir şeyleri telafi etmek çok zor olacaktır. Tıpkı Sharon ile olduğu gibi. Erdoğan Sharon’u çok eleştiriyordu. Sharon Gazze’den çekildi, Erdoğan Kudüs’e geldi ve harika bir toplantı gerçekleştirdiler. Ben de oradaydım ve anımsıyorum; hatta sonrasında Erdoğan ilk defa Pakistan ve İsrail Başbakanları arasında bir toplantı bile düzenlemişti. Aynısı Olmert’le de oldu, Lübnan savaşına rağmen Erdoğan Olmert ve Assad arasında arabuluculuk yapmaya hazırdı.                    
İsrail’deki önemli sayıda aydın ve sade vatandaşın, Türkiye dış politikasının AKP’nin İslami ideolojisine göre yönetildiğini düşündüklerini ve Türkiye ile İsrail arasındaki gergin ilişkileri bu ideolojik etkene bağlıyor olduklarını gözlemledim. Bu konuda sizin düşünceleriniz nelerdir?     
 
Böyle olduğunu düşünmüyorum çünkü İslami ideoloji hep vardı. Bu aslında sıfır çatışma politikasının da bir parçası. Görünen o ki Türkiye Suriye tehlikesini hissettiğinde, sözde Suriye’nin PKK’ya olan desteği Türkiye’yi İsrail ile ittifaka zorladı. Suriye ve İran en iyi dostlarınızsa İsrail ittifakına olan ihtiyacınız daha az demektir. Ancak bunun İslami ideoloji ile hiçbir ilgisi yok. Bu farklı bir siyasi yönelimdir. Barış süreci her iki tarafa da yöneliyor, bu da şu anlama geliyor; bir barış süreci olmadığında İsrail’i baltalamak Arap sokağında meşhur olmak için bir yöntem. Ne var ki İslam ideolojisi argümanı basit bir argüman; zira bu ideoloji zaten daha önce de vardı. Erdoğan’ın danışmanlarından biri ile gerçekleştirilen bir toplantıyı anımsıyorum. Göreve geldikten hemen sonra AKP heyeti İsrail’e geldi ve birkaç gazeteciyle görüşmelerde bulundular. Bir İslam partisi olmadıklarına dair açıklamalarda bulundular. Bu yine İsrail’in İran’ı, Nasrallah ve Hamas’ı nasıl gördüğüne ilişkin klişelerle alakalı, dolayısıyla İsrail kamuoyunda da nüanslar yok oluyor. Yazık. 
 
Geleceğe yönelik İsrail-Türk ilişkileri konusundaki beklentiniz nedir? 
 
Sanırım 1990’lardaki ittifak anlayışı artık kalmadı. Ama bu bir çatışma olacak anlamına da gelmiyor. Hükümet değiştiğinde müttefikler de değişir. Farklı ilişkiler kurulur.   

Yazılarınızdan birinde, kendi dönemi sona erdikten sonra Gazze’de savaşa katılma konusundaki kararına ilişkin olarak eski Başbakan Olmert’i eleştiriyor ve bu kararın Türkiye ile ilişkilerde bir yığın krize yol açtığından bahsediyorsunuz.  

 
Güç kullanımı konusunda değil ama hem Lübnan hem de Gazze savaşlarının, başladıktan çok kısa bir süre sonra sona ermeleri gerektiği konusunda eleştirilerde bulundum. Her iki durumda da Olmert’in sorunu savaşı nerede bitirmesi gerektiğini bilmemesinden kaynaklanıyor. Saldır ve ardından dur, düşmanın ne yaptığını gör. Olmert şimdi de Gazze operasyonunu 3 ay sürdürmek istediğini söylüyor, peki niçin? Bence Erdoğan gafil avlanmak yerine Gazze’deki durumun vahameti konusunda bir tür açıklama bekliyordu. Ne var ki bu, mevcut duruma bir açıklık getirmiyor; çünkü Olmert artık bir zamanlar bulunduğu mevkide değil.      
 
Başbakan Netanyahu’yu nasıl değerlendiriyorsunuz? Son yazılarınızdan birinde Netanyahu’nun yaklaşımlarını konu dışı bulduğunuzu dile getiriyorsunuz.  
 
Liderler eninde sonunda karar vermeleri için seçiliyorlar. Ekonomi mucizeler yaratıyor, güvenlik sessiz, ülke ise genel anlamda daha iyi bir durumda.  Ama bunlar otomatik pilot fonksiyonlar. Bir lider belli başlı zamanlarda temel sorunlara çözüm üretmeye çalışarak bir fark yaratır. Ardından öyle bir zaman gelir ki geriye dönüp baktıklarında şunu yapabilirdim veya yapmalıydım derler. Olmert konusunda da durum buydu. Olmert, Batı Şeria’da önemli diye düşündüğü askeri ehliyet ve kamunun kendisine verebileceğini düşündüğünde Lübnan’daki savaşa katılarak kendi dönemini mahvetti. Hiçbir şey yapamadığında Netanyahu için de aynısını düşündüm zira yerleşimleri durdurması (settlement freeze) hiçbir fark yaratmıyor. Her şey göz önünde bulundurulduğunda, verip veremeyeceği iki karar var. Bunlardan biri; sadece çatışma yönetiminden bahsetmek değil; sınırları kesin olarak belirlemek üzere Batı Şeria’nın haritasında değişiklik yapmaktır. Tıpkı Olmert’in 2007 yılında Suriye nükleer tesisini bombalama kararı gibi, bir lider aldığı kararlarla bir fark yaratır. Lider farklı biri olsaydı alınan kararların da farklı olacağından bahsediyorum. Diplomatik yollara başvurup başvurmama ve ardından Suriye’yi baskı altına sokup sokmama konusunda çok ciddi tartışmalar oldu. Kabine içinde de bu konuda tartışmalar yaşandı. Ama Olmert bir karara vardı. Lider tarih süresince gerçek bir fark yaratandır.         
 
Netanyahu da herhangi büyük bir hata yapmadı; ancak biri Batı Şeria, diğeri ise İran konusunda olmak üzere karar vermesi gereken bir noktaya değiniyor. Ve her ikisi de karışık çünkü iki konuda da Obama’ya gereksinim duyuyor. Batı Şeria konusundaki hiçbir teşebbüs Amerika’nın müdahalesi ve desteği olmadan başarıya ulaşamayacak ve aynısı İran için de geçerli. İran için en iyi senaryo ise İran-Amerika savaşı. İsrail tıpkı 1991’deki Irak savaşında; barış sürecinde; 2003 yılındaki ikinci savaşta, Yol Haritası’nı kabul ederken ve o da işe yaramayınca Gazze’den çekilirken verdiği kararlar sonucunda ödemiş olduğu gibi, bu kararlarının da bedelini ödüyor. Bu ikisi en mühim konular; Batı Şeria ve İran. Bu tek anlaşma. Ancak Netanyahu bunu kaçırabilir. Olmert ve Barak’ın aksine Netanyahu söz konusu olduğunda bu mümkün. Siyasi kısıtlamalar yüzünden bu iki siyasetçide bu mümkün olmasa da Netanyahu ile durum farklı. Filistin konusunda kafasını toplayabilir ve Obama ile bir uzlaşmaya varabilirse, koalisyondaki sorunlar ne olursa olsun, Netanyahu halkın büyük desteğinden faydalanabilir.          
 
Filistin-İsrail barış görüşmeleri konusunda umutlu musunuz?
 
Yani potansiyel var. Ama bu ancak Obama ve Netanyahu bir uzlaşmaya varırsa; ve Obama Arap Ligi’nin; Mısır ve Suudi Arabistan’ın yardımıyla Ebu Mazin’i Filistin rüyasından daha azına razı edebilirse mümkün olabilir; ki bu da kolay sayılmaz çünkü Hamas, Ebu Mazin’i Arap meselesini Siyonistlere ve Amerikalılara satan bir hain gibi gösteriyor.     
 
Ancak sorun; Ebu Mazin’in hayır diyemeyeceği bir anlaşma olup olmayacağıdır. Olmert’e hayır diyebilmişti; çünkü ne Olmert ne de Bush artık görevdeydiler. Kimse buna dikkat etmedi. Tek istedikleri Bush’un gitmesiydi. Ne var ki bugünkü durum farklı. Ne yazık ki Netanyahu ve Ebu Mazin uygulamaya yönelik konulardan ziyade hikaye değeri taşıyan konulara takılıp kalmışlardır ve bu hikaye değeri taşıyan konular arasında bağlantı kurulamamaktadır. Eğer İsrail’den mültecilerin İade Hakkını kabul etmelerini ve Filistinlilere de buranın Yahudi halkının toprakları olduğunu kabul etmelerini isteyecek olursanız hiçbir çözüme ulaşamazsınız. Obama onları uygulamaya yönelik konulara geri çekebilir mi? Ürdün Vadisini ve bazı yerleşim yerlerini kiraya verme gibi teşebbüsler de oluyor ve bu da aslında basın açıklamalarından daha fazlası olduğunun ispatı; ancak asıl karar noktasına henüz erişilmedi. Değiştirmek yerine statükoyu korumaya devam eden İsrail ‘in kendi içinde hala güçlü sesler varlıklarını sürdürüyorlar.            
 
Siz de Suriye ile barış ilan etmenin çok daha kolay olacağını düşünenlerdensiniz. Peki İsrail-Suriye yolundaki çıkmaz sebebini nasıl açıklıyorsunuz?  
 
Suriye hattı çok daha kolay ama bu, yıllar süren siyasi yarışta aslında bir tür gerçeklik. Bu, her iki taraf da statükonun siyasi bedel ödemekten daha ucuza geldiğini düşündüğü için olmuyor.
 
Hizbullah, Hamas ve İran yoluyla dolaylı masraflar düşünülecek olursa, aslında bana göre statüko o kadar da ucuz değil.   
 
Ama anlaşmaya göre Hizbullah engellemelere tabi olacak. Suriye İsrail ile anlaşmaya varırsa Hizbullah’ı silah’tan tecrit edebileceklerini sanmıyorum ancak kesinlikle Hizbullah’ı İsrail’e karşı stratejik bir araç olarak kullanıp buna bir dur diyebileceklerini düşünüyorum. Buradaki tüm mesele Suriye’nin Amerika ve Batı’ya göre yeniden bir uyum sağlamasında yatıyor. Burada ikili oynamanın ne anlamı var? Bunu yapamazsınız. Mısır İsrail ile müzakerelerine 1973 savaşından sonra başladı. Mısır’ın ana müttefiki ve silah tedarikçisi olan Sovyetler Birliği’nin başına gelen ilk şeylerden biri Mısır ile olan ittifakını sona erdirmek oldu. İran bir ülke ile müttefik olup İsrail ile anlaşmaya varabilir ve Şam’da bir elçilik açabilir mi? Sadece Suriye değil. İran bunu kabul etmeyecektir.          
 
Bu nedenle statüko çok ucuz, bu Amerika’nın bakış açısı. Peki, Filistin sorunu neden bu kadar etkileyici? Gazze yüzünden değil. Çünkü Filistinliler Batı iradesinde daha fazla rol oynuyorlar. Çünkü İsraillilerin kendi paralarıyla orada olduklarını savunuyorlar, çünkü Batı Yahudileri Avrupa’dan kapı dışarı etti, çünkü Filistinliler bedelini ödüyor, çünkü Amerikalılar, İngilizler ve Avustralyalılar Yahudileri kendi topraklarına almak istemediler. Yurt dışına çıktığınızda; İstanbul’a Londra’ya, Brüksel’e, Güney Afrika’ya, Amerika’ya veya başka bir yere gittiğinizde Filistin davasını, Filistin ile ilgili gösteriler ve mitingler görüyorsunuz. Golan’ı serbest bırakın, Suriye’ye yardım edin diyen tek bir insan bile bulamazsınız. Sıfır maliyete Golan’daki statükoyu sarsmak niye? Anlaşmaya gitmek ise riskli. Ya Suriye Golan’ı İsrail’e saldırmak için kullanırsa, ya ihanet ederlerse? Mısır ve Ürdün ile barışın soğukluğu ele alındığında, İsrailliler başka bir, hatta daha soğuk bir barış istemiyorlar. Özellikle İsrail güvenlik teşkilatı Suriye ile barışı koruma konusunda çok hevesli olsa da bu yeterli değil. Ve bu konuda ne her iki taraftan ne de dışarıdan ciddi bir itekleme söz konusu. Avantajlı yanı ise Suriye ile hikayeye dayalı mevzularımızın olmayışı. İki taraf da birbirinin hakkını savunmuyor. Anlaşma ise hemen hemen iyi bilinen sınır ve güvenlik düzenlemeleri ile ilgili. Ancak siyasi irade söz konusu değil. Mevcut Amerikan yönetimi Bush yönetimi zamanında olduğu kadar Suriye karşıtı değil; ancak Suriye’de de herhangi bir çıkarları yok. İlk Clinton yönetimi İsrail-Suriye anlaşması konusunda müzakere etmeye çalışan tek yönetimdi ve İsrail’in ilk Filistin yaklaşımını işaret eden göstergelerce buna bir son verdi. Başbakan Rabin, “Rabin deposit” diye de bilinen çok cömert vaatlerde bulundu ve her ne kadar temelde bir şey değişmemiş olsa da bu hala herhangi bir müzakerenin temeli oluşturur. Ardından ise sıra ara dönem seçimlerine geldi ve kazanan taraf Cumhuriyetçiler oldu, bu da hikayenin sonuydu.                         
 
Suriye ile en iyi nasıl başa çıkılabileceği konusunda İsrail’de bir takım tartışmalar söz konusu. Örneğin bazılarına göre 2007 yılında Suriye’deki nükleer tesisi yok etme amaçlı İsrail saldırısı, 2006 Lübnan savaşı sonrasında Beşar Esad’ın yeniden ele aldığı sert söylemleri yatıştırmak için iyi işe yaramıştı. Sizce Suriye konusunda işe yarayacak olan diplomatik mi yoksa askeri seçenek midir?   
 
İsrail nükleer reaktörünü yok etti de ne oldu? Ardından İsrail’in suçlu bulunduğu, 2008 yılında Suriyeli General Muhammed Süleyman’ın suikastı gerçekleşti. Genel durumda bir değişiklik yok. Bir de tabii diğerleri içinde İsrail’in gerçekleştirmiş olduğu en iyi anlaşma olan; İsrail ile Suriye arasında 1974 yılında imzalanmış olan Barış Anlaşması var. Bu anlaşma bir barış pazarlığı olmadan, Gazze veya Lübnan’daki gibi günlük olagelen tehditler yaşanmaksızın çok sessiz bir sınır sağlar. 1976’da Kırmızı Hat [Redline Agreement] Anlaşması diye bilinen bir anlaşma daha imzalanmıştı. Bunun ardından İsrail ve Suriye Lübnan’da mücadele ettiler ve bugün galip olan tarafsa Suriye. Ama bana kalırsa Hizbullah gittikçe daha da bağımsızlaşıyor.      
 
Barıştan sonra en iyi ikinci yaklaşım ise caydırıcılık ve bu yaklaşım bu konuda yıllardır işe yarıyor. Son görüşmelerde ne konuştuklarını bilmiyoruz ama bunun, gerilimi azaltma konusunda çok iyi bir mekanizma olarak işlediği bir gerçek. Bazen görüşmelerin değeri kendi içlerindedir, önemli olan bir anlaşmaya varmak ya da varmamak değildir. Savaşın sebeplerinin ardından görüşüp bir mesaj iletecekseniz eğer, bu, tüm bedellerin gözden geçirildiğinin, tarafların hiçbirinin ilişkilerde herhangi bir soruna yol açmak istemediğinin göstergesidir. Yani bir anlaşmaya varılmasa bile bu değerliydi.        
 
Türkiye arabuluculuğunda gerçekleştirilen Suriye ve İsrail barış görüşmelerinin kapsamlı bir analizini sunmuş olduğunuz yazılarınızdan birinde, Suriye ve İsrail arasındaki ilişkilerin ne dost ne düşman ilişkisi olduğundan söz ediyorsunuz. Sanırım bunu derken sürecin önemini kastediyorsunuz.    
 
Tabii ki Süreç önemli; iki tarafın liderlerini herhangi bir siyasi bedel ödemeye zorlamadan gerilimi azaltmayı sağlıyor. İsrail herhangi bir topraktan çekilmek zorunda değilken, Suriye de İsrail’i tanımak veya İsrail’in çıkarlarını herhangi bir şekilde desteklemek zorunda değil.   
 
Genel olarak liderlik koltuğundaki ilk on yılının ardından Beşar Esad’ın dış politikasını ve liderliğini nasıl görüyorsunuz? O ve babası arasındaki farklar neler? 
 
Esad’ın yaptığı en akıllıca şeylerden biri, İspanya’da, Filo davasının ardından Türkiye ve İsrail’i sakinleşmeye davet etmesi oldu. Eğer İsrail düşmanıysa ne diye Türkiye ittifakını kazandıktan sonra yine de böyle bir şeye kalkışsın? Çünkü Esad’ın dış politikası ilgili taraflar arasındaki dengeyi iyi korur. Amerika sonrası Irak ile Mısır ve Suudi Arabistan’da yönetimdeki isimler değiştiği için Suriye Batı için büyük bir değer taşıyor olabilir. Suriye, birkaç eğitimli elit ile laik bir askeri diktatörlük tarafından yönetilen, Doğu Akdeniz’deki tek istikrarlı Arap rejimidir. Esad’ın da çok fazla risk almadan bu rejimin ayakta kalmasını sağlayacak oldukça sofistike bir oyun oynadığına inanıyorum.          
 
2007 yılında, İsrail tarafından saldırıya uğradığında Esad, tüm o nükleer tesis hikayesini inkar edecek kadar akıllıydı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) bazı sorular yöneltmiş olsa da bu kimin umurundaydı ki. Sadece bu konuda değil, kısmen Hariri soruşturması konusunda da önlem aldı. Şimdi ise Hizbullah kötü çocuk oldu. Bana kalırsa Beşar çok zeki bir lider. Çok dikkatli bir lider olduğunu kanıtladı. Babasının rejimini neredeyse el sürmeksizin, yapısında herhangi bir değişiklik yapmadan, savaşa mahal vermeden, bir bedel ödemeden ve bir taraftan Türkiye ile ilişkilerini geliştirirken bölgesel tutumundan bir şey kaybetmeden koruyor.     
 
Çoğunlukla Hizbullah vasıtasıyla risk almasıyla ve ilk olarak Suriye yapımı silahları Hizbullah’a tedarik etmesiyle; Babasıyla kıyaslandığında Beşar daha cesur. Babası bunu yapmayı reddetmiş ve Nasrallah ile asla bir araya gelmemişti. Beşar ise Nasrallah ile birçok kez Şam’da bir araya geldi. 2005’te Lübnan’dan sınır dışı edildi ama bununda üstesinden geldi. Suriye’nin nükleer reaktörünün tahribi için İsrail ve Batı’nın ödediği bedel sonucunda Suriye Lübnan’da yeniden tam yetkiye sahip oldu. Her şey İsrail’in Suriye ile olan gerginliğini ne pahasına olursa olsun sona erdirmek içindi. Dolayısıyla bombalamanın fiili bedeli, Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkisini yeniden kazanmasını kabul etmekti.  
 
Bu arada İsrail’deki eski belit şudur; en iyi seçenek Lübnan üzerindeki Suriye kontrolüdür, ardından ise bunu başarısız bir devlet olmaktan kurtaracak herhangi bir seçenek gelir; zira Suriye Lübnan’da barışı şart koşan tek güçtür. Bu argümanlardan biriydi. Diğeri ise Lübnan ve Golan arasında ikiye bölünen Suriye ordusuna sahip olmaktı. Dolayısıyla asıl fikir Suriye’nin Golan’a değil Lübnan’a odaklanmasını sağlamaktı… Askeri teknolojideki değişiklikler yüzünden bu argüman şimdi eskisi kadar önemli değil; ama İsrail’in Lübnan’da Suriye etkisini tercih ettiği argümanı geçerliliğini korumaya devam ediyor.        
 
 
*Bu röportaj ORSAM Ortadoğu Uzman Yardımcısı Selen Tonkuş Kareem tarafından, Tel Aviv’de, 2 Kasım 2010 tarihinde gerçekleştirilmiştir. 

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar