Suriye’de bir yıldır devam eden halk ayaklanmasında muhalifler safına geçen en üst düzey yetkililerden biri de Suriye’nin İsveç eski Büyükelçisi Dr. Muhammed Bassam İmadi oldu. Şu anda İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi bünyesinde faaliyetlerini sürdüren Imadi ile Suriye’deki olayları, Suriye muhalefetinin durumunu, olası senaryoları, şiddetin sona ermesi için çözüm yollarını ve Türkiye’nin Suriye konusundaki pozisyonunu konuştuk.
Röportaj: Oytun Orhan, ORSAM Ortadoğu Uzmanı
ORSAM: Öncelikle kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?
IMADI: İsmim Muhammed Bassam İmadi. Yaklaşık 30 yıl boyunca Suriye Dışişleri Bakanlığı’nda diplomat olarak ve en son Büyükelçi olarak görev yaptım. Bundan önce Şam Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktaydım. 2009 yılında görevimden istifa ettim ve yaklaşık on ay önce de muhaliflere katıldım. Temmuz ayında siyasi muhalefete, Ulusal Koordinasyon Komitesi’ne katıldım. Daha sonra Türkiye’ye geldim çünkü artık Suriye’de bulunmam tehlikeli olmaya başlamıştı. Muhalif kimliğim otoriteler tarafından öğrenilmişti ve öyle ya da böyle zarar görebilirdim. Yani Suriye’yi terk ettim. Şu anda da Suriye Ulusal Konseyi’nde Dış İlişkiler Komitesi’nde çalışıyorum. Amacım Suriye devrimini güçlendirmek ve muhaliflere uluslararası arenada daha fazla destek sağlamak.
Suriye’de yaşananlara ilişkin güvenilir bilgi alma konusunda sıkıntı yaşanıyor. Suriye’de gerçek anlamda sizce ne oluyor ve ayaklanmanın gerçek sebepleri nelerdir?
Olayların en başında, insanlar rejime karşı ayaklanmaya başladıklarında, rejimin kafası karıştı ve neler olduğuna dair iyi açıklamalar getiremedi. Daha sonra rejim gerçek dışında her şeyi söylemeye başladı. Dolayısıyla Suriye’de neler olduğunu söylemek oldukça zor. Öncelikle rejim bazı Filistinlilerin olay çıkardığını iddia etti, ardından El Kaide’yi suçladı, daha sonra ise Selefi grupları ve teröristler iddialarını ortay attı. Şimdi ise silahlı grupları suçluyorlar. Rejimin açıklaması herkesi içine alabilecek kadar genel. Hala Suriye’de olanlarla ilgili olarak inkar durumu devam ediyor. Devrimciler ile rejimi karşılaştırdığınızda pek çok farklılık olduğunu görürsünüz. Devrimciler yaşanan olaylarla ilgili videoları gösterip olaylarla ilgili gerçek kanıtlar sunabiliyor. Öte yandan rejimin de gerçek kanıtları gösterme şansı var. Ancak medya, TV kanalları, muhabirler ve diğerleri Suriye’ye gidemiyor ve bu nedenle tarafsız haber yapamıyorlar. Rejimin çıkarları için gerçekleri gizlemesi gerekiyor. Fakat 11 aydan sonra artık her şey daha net hale geldi. Suriye’deki her grubun parçası haline geldiği bir halk ayaklanması ve devrim söz konusudur. Rejim insanları öldürmekte ve ayaklanmaları bastırmak için her türlü silahı kullanmaktadır. Sonuç ise isyanların devam etmesi oldu. Daha fazla insan öldürüldü, kayıp sayısı arttı ve yüzlerce insanın öldürülmesini görüntüleyen videolar bulunuyor. Lübnan’da, Türkiye’de ve Ürdün’de yüzlerce Suriyeli göçmen bulunuyor. Rejim tarafından zorlanarak devrimcilere saldırmak zorunda bırakıldıklarını itiraf eden yüzlerce saf değiştiren insan var. Yani resim budur. Devrim barışçıl bir şekilde başladı ancak en başından beri rejim devrimciler üzerinde çok ağır silahlar kullandı. Sivil öldürmeleri aşama aşama da olmadı. Baştan itibaren ağır silahlar kullanıldı. 11 ayın sonunda ise insanlar kendilerini rejime karşı, Şebiha güçlerine karşı korumaları gerektiği konusunda ikna oldular. İnsanlar kendilerini korumak için silah almaya başladılar çünkü rejimin yaptıkları kabul edilemez. Evleri yok ediyorlar, çocukları öldürüyorlar ve insanları katlediyorlar. Yani insanların kendilerini korumak için ellerine silah alma zamanı geldi çünkü uluslararası toplum bu insanlara yardım etmek konusunda başarısız oldu.
Uluslararası toplum Esad yönetimini eleştirme konusunda son derece sert olmakla beraber somut adımlar atma konusunda temkinli davranıyor. Bunun başlıca nedenlerinden birinin Suriye muhalefetinin parçalı ve zayıf olması olduğu söyleniyor. Siz bu argüman hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu, Batı’nın ve bizlere yardım etmek istemeyen ülkelerin öne sürdüğü bir özür sadece. Dünyanın her yerinde muhalefet sadece bir gruptan oluşmaz. Her zaman çok parçalıdır. Bazen bu taraflar arasında fikir uyuşmazlığı olabilir. Suriye muhalefeti birleşmiştir. Hepsinin ana amacı bu rejimden kurtulmaktır. Bu bütüncül bir duruştur. Birçok siyasi hareket veya grup bulunmaktadır. Ancak önemli olan farklı hareketler mi yoksa ortak amaç mıdır? Elbette ki amaçtır. Muhalefet daha fazla ne yapabilir? Bundan sonrası yardım etmek isteyen ülkelere kalmıştır.
Sanırım sorun Suriye Ulusal Konseyi’nin ülkede düzen ve istikrarı koruyup koruyamayacağına olan inanç ve içerdeki ayaklanma hareketi üzerinde etkinliği olup olmaması sorunu. Herkes daha fazla istikrarsızlık çıkmasından çekiniyor…
Varsayalım ki Suriye Ulusal Konseyi gerçekten istikrarı sağlayacak güce sahip değil. Peki o zaman alternatifiniz ne? İnsanları ölüme terk etmek mi? Hiçbir muhalif grubun Suriye’yi tam anlamıyla kontrol edemeyeceğini herkes biliyor. Peki o zaman ne yapalım? Başka bir alternatifimiz yok. İnsanlar kaostan korkuyor. Bu anlaşmazlık ne kadar uzun sürerse Suriye’de kaos olasılığı da o kadar aratacaktır. Hepimiz rejimin düşmesinin ardından olacaklardan korkuyoruz, çünkü çok fazla bekledik. Eğer bunu şimdi bitirirseniz bazı sorunlar olacak. Ancak eğer bunu iki-üç ay sonra bitirirseniz, daha çok kaos, daha çok silah ve benzer sıkıntılar ortaya çıkacak
Bundan sonra Suriye’de halen barışçıl geçiş şansı olduğunu düşünüyor musunuz?
Bu her zaman mümkündür, fakat bunun için pek çok prosedür gerekli. Örneğin şu anda görevde olan herkesin uzaklaştırılması ve Suriye halkı tarafından kabul edilecek insanların göreve getirilmesi gerekir. Suriye Ulusal Konseyi’nde, Ulusal Koordinasyon Komitesi’nde, muhalefette ve bağımsızlar arasında pek çok kabul edilebilir isim bulunmaktadır. Bütün bu isimleri bir araya getirip ülke yönetiminin başına getirirseniz Suriye’yi barışçıl bir şekilde yönetme imkânınız da doğacaktır.
Peki, rejimin böyle bir geri adım atması ihtimali söz konusu mudur?
Eğer Rusya da dahil bir şekilde uluslararası toplumdan ciddi bir baskı gelirse bunu yapabilirler. Öte yandan tampon bölge yaratma seçeneği de bulunuyor. Tampon bölge muhalefete çok yardımcı olacaktır. Öncelikle tampon bölge muhalefete kontrol edebilecekleri güvenli bir alan sağlayabilir. İkinci olarak da katliamdan kaçan insanlara sığınma sağlayabilir. Üçüncü olarak da ordudan bazı bölümlerin muhalif kampına geçmesi sağlanabilir. Bu da rejimin düşmesini sağlar. Binlerce asker ordudan kaçacaktır. Bu da düzenli ordunun savaşma kapasitesini ortadan kaldıracaktır. Böylece rejimin sonu gelir.
Suriye’de bazı grupların özellikle de azınlıkların rejime destek verdiği iddia ediliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Hayır, bu doğru değil. Rejime karşı olanlar arasında her gruptan insan var. Öte yandan her gruptan insan rejimi de destekliyor. Bu mezhebe veya dine duyulan sadakatten kaynaklanmıyor, bu çıkar ilişkisinden kaynaklanıyor. Bugünkü rejimden çakarları olan insanlar rejime destek veriyor, fakat rejimle çıkar ilişkisi olmayanlar rejime karşılar.
Çıkar ilişkisinin yanı sıra bazı grupların Esad sonrasından güvenlik gerekçesi ile kaygılandıklarını söyleyebilir miyiz?
Eğer bu insanlar rejime Şebiha gücü olarak hizmet ediyorlarsa o zaman geleceklerinden korkmalıdırlar. Tüm bu suçlara ortak olmaktalar. Alevi, Hıristiyan, Dürzî veya Sünni fark etmez eğer bu güçlere destek veriyorlarsa korkmaları normaldir. Çünkü şu anda insanları öldürüyorlar. Bu rejimin sona ermesinin ardından kesinlikle yargılanacaklardır. Fakat masum olanlara kendilerine zarar gelmeyeceği hususunda garanti veriyoruz. Biliyoruz ki pek çok Alevi grup kendini rejimden ayrı tutuyor. Onlar rejimin kendi mezheplerini kullandıklarını düşünüyorlar. Bu Hıristiyan, Dürzü ve Sünniler için de geçerlidir.
Rusya ve Çin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Arap Birliği planını veto ettiler. Suriye muhalefeti açısından bundan sonraki aşama nedir?
Ruslar Tunus toplantısına da katılmayı reddettiler. Tunus Toplantısının ardından rejime karşı yaptırımların ötesinde gerçekten güçlü, somut adımlar atılmasını bekliyoruz. Tampon bölge kurulmasını istiyoruz. Sınırlı askeri müdahale istiyoruz. Ayrıca güvenlik güçlerinin ana karargâhlarına ve başkanlık sarayına stratejik hava saldırısı yapılmasını da destekliyoruz. Böylece büyük kayıplar olmadan rejim sona erebilir. Elbette ki bazı kayıplar olacak, fakat kayıplarının sayısı rejimin öldürdüğü ve öldürmeye devam edeceği kadar fazla olmayacak.
En kötü senaryo olarak Suriye’nin bölünmesi ihtimali konuşuluyor. Bu ne kadar gerçekçi bir senaryodur?
Tüm bunlar rejim tarafından aklımıza yerleştirilen korkulardır, fakat kesinlikle doğru değiller. İç savaş için eşit güçte veya eşit sayıdaki ikiden fazla topluluğun birbirlerine karşı savaşması gerekir. İç savaş budur. Bugün olan şeyse rejimin insanları katletmesidir. Bu iç savaş değildir. Eğer bu rejim giderse kim kiminle savaşacak? Nusayriler genel nüfusunun %8’inden bile daha azını oluşturuyorlar ve daha önce de dediğim gibi hepsi de rejimi desteklemiyor. Tersine pek çoğu rejimin karşısında çünkü rejimin onları kullandığını biliyorlar. Ortada intikam olmayacak çünkü intikam birbirlerini öldüren insanlar arasında olur. Yani iç savaş miti doğru değil. Sünniler çoğunluklar ve nüfusun geri kalanı ile uyumlu bir şekilde yüzlerce yıldır yaşıyor. Bugüne kadar onlara hiç bir şey olmadı. Bu rejim göreve gelene kadar bizler aramızdaki farklılıkları bile bilmezdik. Herkes eşit haklara sahipti. Örneğin Suriye’nin ilk Başbakanı bir Hıristiyan’dır. Bu rejim bunu bizleri bölmek ve yönetmek için yaptı. Bu çok bilinen bir taktiktir. Bu rejimin çökmesinin ardından normale geri dönebiliriz. Elbette ki rejimden çıkarı olan bazı Nusayriler, Dürzîler ve Sünniler bulunuyor.
Son olarak Türkiye’nin Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz ve Türkiye muhalefete daha fazla destek olmak için ne yapabilir?
Bence Türkiye uluslararası toplum tarafından yönlendiriliyor. Türkiye tek başına hiçbir şey yapamaz. Umuyoruz ki Türkiye daha fazlasını yapsın fakat bunu yapamazlar, uluslararası toplumun desteği olmadan bir tampon bölge oluşturamazlar. Onların bunu isteyip istemediklerini bilmiyorum, fakat isteseler bile bunu BM, NATO veya Arap Ligi’nin desteği olmadan yapamazlar. Elbette ki onlar Türkiye’nin neler yapabileceği konusunda fikir birliğine varmalılar. Türkiye bütün maliyeti ödememelidir. Herkes sorumluluğu paylaşmalıdır.
Sayın İmadi, çok teşekkür ederiz.
* Bu röportaj ORSAM Uzmanı Oytun Orhan tarafından 21 Şubat 2012 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.