Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

WWF-Türkiye Sürdürülebilirlik ve Stratejik İşbirlikleri Müdürü Buket Bahar Dıvrak ile Söyleşi

ORSAM Su Araştırmaları Programı,  WWF- Türkiye, Sürdürülebilirlik ve Stratejik İşbirlikleri Müdürü Sayın Buket Bahar Dıvrak ile söyleşi gerçekleştirmiştir. Söyleşide WWF Türkiye’nin ülkemizde gerçekleştirdiği projeleri, son yıllarda ön çıkan “su ayakizi” kavramını ve ülkemizde yeniden yapılanma süreci içerisinde olan su yönetimindeki gelişmeleri değerlendirdik.

Buket Bahar Dıvrak: “Türkiye Nüfusu ve Sektörel Su Talepleri Hızla Artan Ülkelerden Bir Tanesidir.”

ORSAM: Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Buket Bahar DIVRAK: 2003 yılında su kaynakları ekibine dahil olduğum WWF-Türkiye’de halen Sürdürülebilirlik ve Stratejik İşbirlikleri Müdürü olarak çalışıyorum. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama bölümünden 2002’de mezun oldum, yine ODTÜ’de 2005’te Kentsel Politika Planlama ve Yerel Yönetimler ABD’da yüksek lisansımı tamamladım. Şu anda Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyal Çevre Bilimleri’nde doktora çalışmalarıma devam ediyorum. Su politikaları ve yönetimi, AB su politikaları, havza ölçeğinde planlama, tarım-su-çevre ilişkileri, iklim değişikliğine adaptasyon, sulak alan yönetimi, katılımcı planlama gibi konularda on yılı aşkındır çalışıyorum. Tuz Gölü, Eğirdir Gölü, Bafa Gölü, Fırtına Havzası, Uluabat Gölü, Konya Havzası, Büyük Menderes Havzası gibi ülkemizin doğa koruma ve su yönetimi açısından önemli alanlarında birçok projenin uygulanmasında ve koordinasyonunda çalıştım.

ORSAM: WWF nedir? Dünya da diğer hangi ülkelerde ofisleri vardır? ülke seçiminde herhangi bir kriter var mıdır?

Buket Bahar DIVRAK: WWF, 1961 yılında İsviçre’de kurulan ve dünyada 100’den fazla ülkede çalışmalar yürüten uluslararası bir doğa koruma kuruluşudur. WWF, küresel ölçekte bir değişim yaratmaya, yeryüzünün en değerli yaşam alanlarını ve canlı türlerini korumayı hedeflemektedir. Doğa korumanın ülke sınırlarını aşan boyutu nedeniyle WWF, biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik mücadelesinde ülkeler arasında işbirliklerinin gerçekleşmesine öncülük eder. WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ise 1996 yılında Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin öncülüğünde kurulmuş, 2001 yılında WWF’nin Türkiye ulusal kuruluşu olarak WWF-Türkiye ünvanını almıştır. WWF-Türkiye çalışmalarını bağışlar ve kurumsal sponsorluklar ile yürüten kâr amacı gütmeyen bağımsız bir vakıftır.

WWF, biyolojik çeşitlilik değerlerinin yüksek olduğu orman alanları, nehir havzaları, deniz ve okyanuslarda çalışmalarını odaklamaktadır. Küresel düzeyde yapılan araştırmalar sonucunda biyolojik çeşitlilik bakımından hassas ve değerli olan 238 ekolojik bölge belirlenmiştir ve projeler bu alanlara odaklanmaktadır. “Global 200 eco-regions” olarak kısaca bilinen bu alanların 142 tanesi karasal, 53 tanesi tatlısu ve 43 tanesi de denizel alanlardır. Örneğin Amazon Ormanları ve Nehri, Himalayalar, Yangzte Havzası, Mekong Havzası, Borneo, Akdeniz Havzası, Kafkasya Bölgesi, Antartika WWF’in uzun yıllardır çalıştığı on derece hassas ve önemli alanlarlardan bazıları.

ORSAM: WWF Türkiye kaç ilde bulunmaktadır ve projeye göre mi il seçimi yapılmaktadır?

Buket Bahar DIVRAK: WWF-Türkiye’nin merkez ofisi İstanbul’dadır. Ankara ve Aydın’da da ofislerimiz mevcut. Küresel düzeydeki 238 ekolojik bölgeden 3 tanesi ülkemizde bulunuyor: Orta Anadolu (Konya Havzası), Akdeniz/Ege kıyılarımız ve Aşağı Batı Kafkasya(Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun Kuzeyi) Dolayısıyla, biz de WWF-Türkiye olarak çalışmalarımızı çoğunlukla bu alanlara odaklıyoruz. Uzun soluklu projeler çerçevesinde kimi zamanda geçici alan ofisleri açıyoruz ve projeyi yerinden yürütmeyi tercih ediyoruz. Geçmişte Rize’de, Antalya-Kaş’ta, Adana-Akyatan’da alan ofislerimiz oldu. Aydın ofisimiz de Yaşayan Nehirler, Yaşayan Ege Projemiz kapsamında açıldı örneğin.

ORSAM: WWF'in, Türkiye'de suyla ilgili yürüttüğü ve geçmişte başarı ile tamamladığı projeler nelerdir?

Buket Bahar DIVRAK: Su kaynaklarımızın korunması ve akılcı kullanımı WWF-Türkiye’nin kurulduğu günden bu yana öncelikli çalışma alanlarından bir tanesi olmuştur. Önceleri tür koruma odaklı çalışmalar yürütülürken (özellikle çeşitli kuş türleri- dikkuyruk, pelikan gibi), daha sonra alan korumaya ve sulak alan ölçeğine geçilmiş ve özellikle ülkemizin önemli sulak alanlarında koruma ve yönetim çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Uluabat Gölü, Dilek Yarımadası ve Menderes Deltası, Göksu Deltası, Tuz Gölü WWF-Türkiye olarak geçmişte başarılı çalışmalar yürüttüğümüz alanlardan bazılarıdır. Sulak alanların korunmasıyla ilgili uluslararası Ramsar Sözleşmesi’ne ülkemizin taraf olmasından sonra Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nin hazırlanmasında ve Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun kurulmasında öncülük ettik. Birçok alanın koruma statüsüne kavuşturulması ve etkin yönetimi için ilgili kurumlarla işbirliği içerisinde çalıştık ve halen de çalışmalarımıza devam ediyoruz. 2000li yıllardan itibaren de su alanındaki çalışmalarımızı daha çok havza ölçeğine ve su politikaları düzeyine genişlettik. Bu anlamda Konya Kapalı Havzası, Büyük Menderes Havzası, Doğu Karadeniz Havzası bizim için önemli ve öncelikli alanlar.

ORSAM: “Su ayak izi” nedir? Dünya da bu çalışmanın temelleri nasıl atılmıştır?

Buket Bahar DIVRAK: Su Ayak İzi, birim zamanda harcanan (buharlaşma dâhil) ve/veya kirletilen su miktarıdır. Bir bireyin, toplumun veya iş kolunun Su Ayak İzi; bireyin veya toplumun tükettiği malların ve hizmetlerin üretimi için kullanılan veya üreticinin mal ve hizmet üretimi için kullandığı toplam temiz su kaynaklarının miktarıdır. Su Ayak İzi bir birey, aile, köy, şehir veya bir ülke için hesaplanabilir. Aynı şekilde, bir kamu veya özel sektör kuruluşu için de hesaplanabilir. Su Ayak İzi, suyun sadece kullanım veya kirlenme miktarını değil, aynı zamanda kullanım bölgelerini ve coğrafi tanımlarını da belirtir. Aşırı su kullanımı veya su kaynaklarının kirlenmesi, suyu kullanan ve kirletenlerin gerçekleştirdikleri faaliyetlerin toplamı olarak kabul edilir. Kullanılan mal ve hizmetlerin üretiminde ne kadar su kullanıldığı, bugüne kadar gereğince üzerinde durulmayan bir konudur. Bu bağlamda, suyun üretim süreçleriyle tedarik zincirlerindeki rolü göz ardı edilmiştir. Ancak bugün gelinen noktada, herhangi bir nihai tüketim malı içerisindeki “saklı suyu” hesaplamanın ve görselleştirmenin, tüketimin ve ticaretin su kaynakları üzerindeki etkisini ölçmek için son derece önemli olduğu herkesçe kabul edilmiş bir gerçektir. Küreselleşen ekonomiyle hız kazanan uluslararası ticaretin sayesinde, ürünlerle birlikte su kaynakları da dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşınmaktadır. Üretim süreçlerinde su kullanımı yoğun olan ürünlerle birlikte su kaynakları coğrafi sınırlarının dışına çıkmaktadır. Örneğin; Özbekistan’da üretilen pamuk, Türkiye’ye ithal edilerek tekstil ürününe dönüştürülmekte, buradan dünyanın dört bir yanına ulaşmaktadır. Su Ayak İzi kavramının yaratıcısı Twente Üniversitesi’nden Prof. Arjen Y. Hoekstra’dır. 2002 yılında bu kavramı geliştirmiştir ve aynı zamanda Su Ayak İzi Değerlendirmesi (Water Footprint Assessment) adındaki disiplinlerarası yaklaşımı ortaya koyarak Water Footprint Network’ü kurmuştur.

Su kullanımı ve suyun dolaşımı arasında gizli kalmış ilişkinin ortaya çıkarılması, su yönetimine yeni bir boyut kazandırmıştır. Bu anlamda, su kaynaklarının yönetimi sadece kamu sektörü veya sivil toplum kuruluşlarının meselesi olmaktan çıkmış, tüm insanlar ve iş dünyası için de belirli bir öneme sahip olmuştur. Su ayak izi kavramı bu anlamda suyun yönetimine yeni bir bakış açısı getiren önemli bir göstergedir. Biz de WWF-Türkiye olarak su ayak izi konusunda 2008 yılından bu yana çalışmalar yürütüyoruz. Ve bu sene Su Yönetimi Genel Müdürlüğü ve UNILEVER/OMO işbirliği ile Türkiye’nin Su Ayak İzi Raporu’nu hazırlıyoruz. Yakın bir gelecekte çalışmanın sonuçlarını paylaşacağız.

ORSAM: Türkiye'de su kaynaklarının geliştirilmesini sürdürülebilir bir model içinde olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye'de su kaynakları verimli kullanılıyor mu?

Buket Bahar DIVRAK: Türkiye nüfusu ve sektörel su talepleri hızla artan ülkelerden bir tanesi. Ekonomik kalkınma hedefleri iddialı. Elbette bu ölçüde de su kaynakları üzerindeki talep ve baskılar artıyor. Su kaynaklarının yönetimi konusunda 1950’li yıllardan itibaren izlenen bazı politikalar var. Sulu tarımın geliştirilmesi, enerji üretimi bu politikaların temelinde yer alıyor. Çevresel, ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilirlik kaygısı ve yaklaşımı 1990’lı yıllardan itibaren ülkelerin gündeminde yoğun bir şekilde yer alıyor. Rio zirvesi ve sonrasında bu üç bileşendeki sürdürülebilirlik hedeflerini ülkelerin belirlemesi ve buna uygun politika ve uygulamaların hayata geçirilmesi gündemde. Ancak maalesef ülkemizde su alanındaki birçok faaliyetin çevresel açıdan doğurduğu olumsuz sonuçları hep beraber yaşadık, hala da bazı sorunları yaşamaya devam ediyoruz. Sulak alanların kuruması, küçülmesi, suyun kalitesinin bozulması en sık karşımıza çıkan sorun. Elbette sorunların şekli ve boyutu aradan geçen 60 yıl içinde farklılaştı. Geçmişte sulak alanlar tarım arazisi elde etmek için kurutulurken bugün havza bazında planlama yapılmadan hayata geçirilen yüzlerce mikro HES tatlısu ekosistemlerimizi tehdit ediyor. Bütüncül politikalara olan ihtiyaç bir kez daha çok açıkça karşımıza çıkıyor. Geçmişte doğa koruma ve sürdürülebilirlik bir arka plan konusuyken bugün artık artan toplumsal farkındalık ve küresel düzeydeki gündem sayesinde çevresel kaygılar esas mesele olarak gündemde. Türkiye’de su kaynaklarının p’inden fazlasını kullanan tarım sektöründe maalesef ciddi verimlilik sorunları var. Havzaların su, toprak ve iklim koşullarına göre bir tarımsal üretim planlaması ve bununla entegre bir arazi kullanım ve su yönetim uygulaması olmadığını görüyoruz. AB uyum süreciyle birlikte artık havza yönetim planlarımızı hazırlamamız gerekiyor ve çok ciddi yükümlülükler bizi bekliyor. Bu noktada hem sektörel tahsis ve verimlilik, hem de ekolojik, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik sağlanmak durumunda. Geçmişteki hatalardan ders alarak çok daha bütüncül ve katılımcı politikalara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

ORSAM: Türkiye'de son iki yıldır su yönetiminde hem yapısal hem de yönetmelik anlamında gelişmeler söz konusu bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buket Bahar DIVRAK: Suyu yönetmek çok ciddi bir iddia diye düşünüyorum. Su kaynaklarını geliştirmek veya tahsis etmek “yönetme”nin alt bileşenleri. Ama su yönetimi son derece geniş, birçok bileşeni olan temel bir konu. Su kaynaklarının gerek kalite gerekse miktar olarak karşı karşıya kaldığı sorunların temelinde yanlış politika ve uygulamalar ile yetersiz yönetim yaklaşımları olduğu bugün artık dünyada bu alanda çalışan herkesçe dile getiriliyor. Bu çerçevede, özellikle son yirmi yıl içerisinde su kaynaklarının etkin yönetimi ve sürdürülebilirliğinin sağlanması için yeni yönetim yaklaşımlarına olan ihtiyaç sıkça tartışıldı. Bu tartışmaların sonucunda su kaynaklarının yönetiminde “havza” ölçeğinin esas alındığı, hem mekansal hem de sektörler arası tahsis, planlama ve uygulamaların entegre edildiği katılımcı bir yönetim yaklaşımının hayata geçirilmesi gerektiği üzerinde fikir birliğine varıldı. Bütünleşik (entegre) Havza Yönetimi olarak bilinen bu yeni yaklaşımın temelinde su havzalarını sadece coğrafi alanlar değil aynı zamanda sürekliliği olan sistemler olarak ele alınması ve dolayısıyla havza içerisinde sektörel kalkınmaya imkan tanınırken ekosistem hizmetlerinin sürdürülebilirliğinin sağlanması yatıyor. Bu çerçevede Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün kurulmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Havza bazında planlama esas alınmış durumda, izleme ve tahsis konularında birçok yeni çalışma yapılıyor. Ancak hala politika ve idari yapılanma, özellikle de havza bazında yönetim modeli anlamında eksikliklerimiz var. Katılımcılık konusunda da arzu edilen seviyede değiliz. Bu alanların iyileştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

ORSAM: Su yönetiminin yeni yapılanması içinde STK'lara verilen görevler yeterli midir?

Buket Bahar DIVRAK: Giderek artan su talebinin ve yanlış yönetim yaklaşımlarının doğurduğu sorunların çözümü için suyu kullanan ve yöneten tüm tarafların bir arada olduğu bir yönetim yaklaşımına olan ihtiyaç dünyada ve Türkiye’de neredeyse bütün paydaşlarca dile getiriliyor. Paydaşları su kaynaklarının yönetimine ilişkin karar alma ve uygulama süreçlerine dâhil ederek görüşlerini almak, beklentilerini karşılamak bugünkü demokratik toplumların daha fazla katılım, şeffaflık ve hesap verebilirlik yönündeki taleplerini karşılamakta son derece kritik. Çünkü mesele su olunca herkes birer paydaş ve söz hakkı doğuyor. Ancak bu katılım sürecinin ne şekilde ve hangi mekanizmalar aracılığı ile gerçekleşeceği konusunda Türkiye’de uygulamaya yönelik somut adımlar atılmadı. Her ne kadar kamu ve kamu-dışı paydaşlar “katılımcılık” konusunda ilkesel düzeyde temel söylemlere sahip görünse de uygulamada katılımcılığın nasıl sağlanacağına dair bir fikir birliğinden söz edemiyoruz henüz.

ORSAM: Şu anda çalışmaları devam eden yeni Su Kanunu hakkında düşünceleriniz nedir?

Buket Bahar DIVRAK: Uzun yıllardır eksikliği dile getirilen bir Kanun’un hazırlanması önemli bir adım diye düşünüyoruz. Elbette eksik gördüğümüz hususlar var ve bunları Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’ne ilettik. Kanun şuanda ne aşamada ve ne zaman çıkacak bilemiyoruz ancak yayınlanan ilk taslakta hem olumlu hem de yetersiz bulduğumuz kısımlar var. Kanun’un genelinde suyun kullanılması ve tahsisinin yanı sıra korunmasına ilişkin düzenlemelerin yer alıyor olması önemli. Zira bugüne kadar ki geleneksel hidrolojik yaklaşımda suyun korunması ve sürdürülebilir kullanımı göz ardı edildi ve bu yaklaşımın olumsuz sonuçları birçok alanda yaşandı.

Diğer taraftan, Kanun’un amaç maddesinde suyun “tek merciden yönetiminin” hedeflendiği belirtilmiş olsa da, Kanun’un geri kalan maddelerinde bu tek elden yönetimin sağlanamadığı görülüyor, örtüşen ve çakışan yetkiler var. Kanun’da “havza ölçeğinde su yönetimi” yaklaşımının vurgulanmış olmasını çok önemli ve pozitif değerlendiriyoruz. Suyun idari veya siyasi sınırlardan bağımsız olarak kendi doğal akışıyla tanımladığı havza ölçeğinde yönetilmesi, özellikle son 10 yıldır WWF-Türkiye’nin dile getirdiği konulardan bir tanesi. Ancak, Kanun’da havza ölçeğinde planlamanın esas olduğu belirtilmiş olsa da havza ölçeğinde yönetimden ve kararların alınmasından sorumlu bir birim tarif edilmemiş. Yanı sıra, Havza Yönetim Planları’ndan bağımsız olarak Su Tahsis Planları adı altında bir plandan bahsedilmiş ve fakat bu planlar arasındaki uyum ve hiyerarşiye dair bir düzenleme getirilmemiş durumda. Kanun’da ayrıca Ulusal Su Planı’nın hazırlanacağı ifade edilmiş ve yine Havza Yönetim Planları ile nasıl bir uyum ve hiyerarşi içerisinde olacağı netleştirilmemiştir. Dolayısıyla, Kanun’da tanımlanan farklı planlar arasındaki hiyerarşi ve uyum konusunda kanun tasarısında bir boşluk olduğu görülüyor. Kanun genelinde sağlıklı ve yeterli miktarda suya erişimin temel bir yaşam hakkı olmasına dair herhangi bir düzenleme bulunmuyor ve bu eksikliğin giderilmesi gerekiyor.

 

Kanun içerisinde birkaç ayrı bölümde katılımcılığa dair genel geçer ifadelere yer verildiği ancak paydaşların karar alma ve uygulama süreçlerine nasıl katılacağına dair somut düzenlemelerin yer almadığını görüyoruz. Gerek taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde gerekse AB Su Çerçeve Direktifi’nde paydaşların aktif katılımının sağlanması öncelikli konulardan bir tanesi. Bu konuda ciddi beklentilerimiz var.

ORSAM: Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin su durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buket Bahar DIVRAK: Su yönetiminin güçlendirilmesi ve yeni araçlarla, katılımcı ve etkin bir yapının sağlanması beklentisi içerisindeyiz. Kalite ve miktar açısından ciddi sorunlarla karşı karşıyayız ve talepler giderek artıyor. İklim değişikliğinin Akdeniz Havzası’nda bulunan ülkemizi olumsuz etkileyeceğini biliyoruz. İklime koşullarına karşı hassas ve kırılgan bir coğrafyadayız. Ekonomi büyüyor, kentler büyüyor, tüketim talepleri artıyor. 2012 yılı itibariyle 75 milyon nüfusumuz var ve bunun w,2’si kentsel alanda yaşıyor. Plansız bir kentleşme olgusu maalesef hala bir gerçek. Su havzaları, orman alanları ve verimli tarım arazileri baskı altında. Havzalar arası su transferleri, aynı akarsu üzerinde onlarca hidroelektrik üretim tesisi, içme suyu havzalarını etkileyecek büyük yatırımlar gibi birçok sorunumuz var. Bütün bu fotoğrafı görüp bütüncül politikaları geliştirmek durumundayız. Ve en önemlisi bu politikalarla uyumlu projeler ve uygulamalar hayata geçirilmeli. Tüm paydaşların katılımı da bu süreçte göz ardı edilmemesi gereken temel bir konu diye düşünüyorum.

ORSAM: Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

* Bu söyleşi ORSAM Su Araştırmaları Programı Uzmanı Dr. Tuğba Evrim Maden tarafından 20 Mayıs 2013 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilmiştir.

http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Etkinlikler/Dosyalar/20131224_soylesi.pdf

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar