Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Tarihte ve Günümüzde Devrimler: Analoji Mümkün mü?

Yrd. Doç. Dr. Esra PAKİN ALBAYRAKOĞLU, Namık Kemal Üniversitesi, ORSAM Ortadoğu Danışmanı
Giriş Siyaset bilimciler Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan 2011 devrimleri ile tarihte yaşanan çeşitli devrimler arasında çeşitli analojiler kurmaktadır. Karşılaştırmada kullanılan tarihi örnekler arasında 1848, 1979, 1989 ve 2000’li yıllarda Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da gerçekleşen devrimler yer almaktadır. Analojiler, devrimcilerin özellikleri ve hedefleri, devrimlerin çıkış sebebi, vardıkları son ve etkiledikleri alan gibi muhtelif analiz seviyelerinde yapılmaktadır. Varılan bulgular çeşitli ortaklıklar ve farklılıklara işaret etmekte, ancak 2011 devrimleri henüz tam anlamıyla neticelenmediğinden, genelleyici bir sonuca ulaşmak için gelişmeleri takip etmek gerekmektedir.
Ortak Noktalar
1980’lerde Doğu Avrupalı devrimciler yozlaşmış iktidar ve ideolojiye karşı dururken sivil toplum çerçevesinde hareket etmişlerdir. Sınırlı iletişim araçlarının nimetlerini kendi davaları için kullanarak, daha adil ve demokratik bir yaşam alanı için elele vermişlerdir. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki benzer uyanış ve direnişler de aynı tip organizasyon içerisindedir. Tüm heterojenliklerine rağmen Arap halklarının ortak düşmanı, otoriter ve kişiselleşmiş yoz rejimlerdir. Basın-yayının devrim amacına hizmet etmesi ise, özellikle Tunus ve Mısır’da kendisini göstermiştir.[1]
Yazılı basının örgütlenmede kullanıldığı bir diğer dönüşüm dalgası olan 1848 devrimlerinin her bir ülkedeki çıkış nedeni, sonuçları ve liderliği birbirinden farklılık göstermiştir. Devrimler bir yerden diğerine sıçramış ve etkileşim sınırlı olsa da birbirini esinlemiştir. Aynı eğilim, 2011 devrimlerinde de gözlenmektedir. Hem 1848 hem de 2011 devrimlerinin ortak çıkış noktaları genel olarak liberal milliyetçilik ve demokrasi olsa da, her ülkede bunlar farklı ağırlıklarda kendini hissettirmiştir. Çoğunluğunu orta sınıf protestocuların teşkil ettiği devrimci gruplar örneğin Macaristan’da Habsburg Avusturya’sından bağımsızlık için haykırmış, Prusya’da ise Cermen halklarını tek bir ülkede toplamak isteyen romantik ve milliyetçi bir davaya baş koymuştur. Fransa’da ise monarşi bir defa daha yıkılmak istenmiştir. Bu devrimlerden bazıları etnik gruplar arasında çatışmaya zemin hazırlarken, bir kısmı da ancak dış müdahalelerle baskı altına alınabilmiştir. Devrimlerin çoğu bastırılmışsa da, uzun vadede isyancıların rüyaları büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Almanya’nın ilanı, Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in kurulması ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Habsburglarca yönetilen nice halkın kendi devletlerine kavuşması en önemli örnekler arasındadır. Günümüz devrimlerine bakıldığında da aynı çeşitliliği görmek mümkündür. Her bir ülkede askerin tuttuğu taraf (Tunus ve Mısır), Sünni-Şii çatışmaları (Bahreyn), İslam’ın oynadığı rol (Yemen) ve iktidarın uyguladığı şiddet (Libya) farklılık arz etmektedir. Belki de pekçok devrim, 1848’dekiler gibi amacına tam anlamıyla ulaşamadan son bulacak, fakat uzun vadede sistemik bir değimin ilk adımları bu şekilde atılmış olacaktır.[2]   1848 ve 1989 devrimlerinin bazılarında (özellikle Romanya) ve Ekim 2000’de Slobodan Miloseviç yönetimine direnen Belgrad’daki protestoculara ateş açmayı reddeden özel Sırp polis birimi “kızıl bereliler” örneğinde olduğu gibi, Tunus ve Mısır’da da askerin iktidar safından uzaklaşması söz konusu olmuştur.[3]
Farklılıklar
2011 devrimleri, ideolojiler-sonrası bir kuşağa aittir. Bu kuşağa ait genç direnişçiler için sekülerleşme temel hedef olmaktan uzaksa da, onlara göre 1979 İran Devrimi çoktan tarih olmuştur. Modern isyancıların davaları genellikle demokrasi, hak-hukuk ve temel özgürlükler üzerine olup, devrim sonrası nasıl bir model takip edecekleri (Kemalist veya Arap milliyetçiliği) konusunda bir arayış ve öngörü içerisinde değillerdir. Bu devrim dalgasının tüm bölge coğrafyasını kapsayacak ve muadilleri gibi kökten bir değişimi tetikleyecek güce sahip olduğu da tartışmalıdır. Olası bir devrimi engellemek veya mevcut muhalefeti bastırmak konusunda daha muktedir ve donanımlı olan Körfez ülkelerinin, sokaklara dökülen eylemcilerin bertaraf edilmesi için ellerinden geleni yapacakları açıktır.[4]
1989 devrimleri ise sadece Sovyet nüfuz alanında yaşayan insanların hayatlarını kökten değiştirmekle kalmamış, bunun da ötesine giderek uluslararası düzeni siyasi ve ekonomik açılardan yenilemiş ve AB ve Asya gibi yeni kutupların doğuşuna zemin hazırlamıştır.[5] Benzer şekilde, dünyada komünizmi bitiren devrimlerin benzer özellikler sergilemesinin temel nedeni, tek bir siyasi hareketten ivme almış olmalarıdır: Doğu Avrupa diktatörlerinin Sovyetler Birliği’nce artık desteklenmemesi. Mihail Gorbaçov’in bu kararının altında yatan sebep, “komünizmi en azından ‘ev’de yaşatabilmek” hayali ve umudu idi. Fakat Arap devrimlerinin kıvılcımlanmasının ardında ekonomik, teknolojik, demografik pek çok neden mevcuttur ve devrimler hayata geçtikten sonra da her biri ayrı bir karaktere bürünmüştür.[6]
1989 devrimleri ayrıca 1917 Bolşevik Devrimi’ni tersine çevirmiş ve birkaç yıl sonra gözlenecek bir dizi devrimin daha önünü açmıştır. Bu devrimlere örnek olarak Sırbistan (2000), Gürcistan (2003), Ukrayna (2004) ve Kırgızistan (2005) verilebilir. Bunların ortak noktaları, yarı-otokratik bu ülkelerde gerçekleşen hileli seçimlerin ardından tetiklenmeleri, şiddet kullanmayan organize genç grupların yaratıcı sloganlarının oynadığı büyük rol, bazı üst düzey siyasetçilerin bu değişim sürecine verdiği destek (Mihail Saakaşvili, Viktor Yuşçenko ve Kurmanbek Bakiyev) ve baskıcı iktidarların kitleleri sindirmekte yetersiz kalmalarıdır. 2011 devrimlerine bakıldığında ise yine eğitimli gençlerin rolü bulunmakla birlikte, sürecin motor gücü olumsuz sosyo-ekonomik koşullar ve işssizlik gibi sıkıntılardan muzdarip, umutsuz kitlelerdir. Dahası, Arap muhalefetinin eski elitleri yıllar süren baskılar altında sindirilmiş ve hatta devrimlerin bu denli beklenmedik çıkışları ve ilerleme hızı karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir. Ayrıca, protestoların çıkış nedenleri benzer değildir. Gürcistan ve Ukrayna’da kitleler, Sovyet döneminin kalıntıları olan ve yeni düzenin mimarları olamayacak yaşlı liderleri devirmek için yürümüşlerdi. Sırbistan’daki halk ise, Yugoslavya döneminde yaşadıkları nispeten geniş özgürlükleri yad etmekte, ve Polonya ve Macaristan Avrupa Birliği yolunda emin adımlarla giderken kendi ülkelerinin neden yerinde saydığını ve hatta gerilediğini sorgulamaktaydı. Buna karşın 2011 devrimlerinin mimarlarının önünde geleceğe dair bir vizyon görünmemektedir. Başarıyla sonlanmış devrimlerin ardından bile nasıl bir değişimin ne vakit hayata geçeceğine dair bir belirsizlik ve şaşkınlık sezilmektedir. Son olarak, 2011 devrimlerinde uluslararası boyutun eksikliği göze çarpmaktadır. Batı’ya eklemlenmek isteyen Sırp, Gürcü, Ukraynalı devrimcilere Batılı ülkeler cesaret ve maddi destek sunmuştur. Özellikle otoriter Arap devletlerinin yıllarca Batı tarafından desteklenmesi ve aralarındaki çeşitli güvenlik işbirlikleri ise, Batı’nın devrimcilere sözde desteğine veya olaylardan hepten uzak kalmasına kısmen bir açıklama getirebilir.[7]
Aynı bağlamda, Doğu Avrupa ile birlikte komünizm de düştüğünde, Batı rahat bir nefes almıştı. Devrimler de zaten Batı ruhuyla, Batı’nın bir parçası olabilmek arzusuyla ateşlenmişti. Özetle, devrimler sonrası Doğu Avrupa coğrafyasına hakim olan demokrasi, Batı için hiç de korkutucu olmayıp aksine alkışlanan bir gelişmeydi. Fakat Arap coğrafyasında seçimlerin iktidara şahinleri ve/veya İslamcıları taşıdığı durumlar da vardır. Cezayir’de 1991 seçimleri İslami Kurtuluş Cephesi tarafından kazanılmış ve akabinde oldukça kanlı bir iç savaş gözlenmişti. Filistin’de 2006 seçimlerinde Hamas galip gelmiş ve yaşanan iç çatışmada Fetih güçleri Batı Şeria’yı, Hamas ise Gazze’yi kontrol eder hale gelmiştir. Bu gelişmeyi İsrail’in Gazze’ye askeri müdahalesi ve bölgeye ekonomik ablukası takip etmiştir. Eski Sovyet uyduları ile kıyaslandığında, ABD ve Avrupa’nın Arap dünyasında demokrasinin gelişimi konusunda samimi bir çaba gütmemiş oldukları ortadadır. İslam’dan esinlenen her siyasi gruba İran’ın veya El Kaide’nin maşası muamelesi yapmak hatalıdır. Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki devrim süresince ve sonrasında kendilerini öne çıkmadıkları  düşünülürse, Orta Doğu’da gerçek demokrasinin yerleşmesi konusunda bir umut ışığı var demektir.[8]
Sonuç
Devrimcilere sorulduğunda, eylemlerinin 1989 ruhunu yansıttığını söylemektedir. Ancak 2011 devrimlerinin 1989 muadillerinin başarısını yakalabilmesi ve devam ettirebilmesi için Batı’nın, özellikle Soğuk Savaş sonrası Avrupa’yı kaynaştıran ABD’nin desteği şarttır. Yapılan ve yapılacak yeni seçimlerle iktidara gelenlere potansiyel terörist olarak yaklaşmamak gerekmektedir ve özellikle İsrail de bu hataya düşmemelidir. Her ne kadar ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu “devrimlerin diktatörleri devirmek adına yapıldığını fakat akabinde sürecin yeni otokratlarca ele geçirildiğini” söyleseler de, Arap coğrafyasındaki bu radikal değişimin tersine dönmemesi için gerekli ortam sağlanmalıdır.[9]
Devrimlerin henüz dönüşümlerini tamamlamadığı bir süreçte, geçmişten bazı derslere kulak vermek yerinde olabilir. İsyanı tam anlamıyla devrime çevirebilmek için sebat, varılması gereken hedeften taviz vermemek ve sonrasını planlamak önemlidir. Öncelikle, bir despotu iktidardan düşürmek, sistemi değiştirmek anlamına gelmemektedir. Ukrayna’da Turuncu Devrim’den sonra göreve gelen Viktor Yuşçenko, özgür seçimlerin haricinde köklü bir değişime imza atamamış ve nihayetinde Şubat 2010’da koltuğunu rakibi Viktor Yanukoviç’e bırakması çeşitli hak ve özgürlüklerde kısıntıları da beraberinde getirmiştir. Gürcistan’daki Gül Devrimi’nin ardından Mikail Saakaşvili ise merkeziyetçi bir hükümet kurmuş, meclisi iktidar partisinin güdümüne sokmuş ve basın özgürlüklerini törpülemiştir.[10]
Şu an Libya’da devam eden çatışmalar, Bahreyn’de süren protestolar ve Ürdün ve Suudi Arabistan’da verilen tavizler çerçevesinde varılmaya çalışılan genellemelerin ne denli tutarlı olabileceği kuşkuludur. Yaşanan değişim sürecinin, küresel çapta sistemik bir dönüşüme imza atamayacağı ortadadır. Ancak daha istikrarlı ve barışçıl bir bölgesel düzene zemin hazırlayıp hazırlamadığı henüz kesin değildir.    
  Dipnotlar
[1] Ramin Jahanbegloo. “The heart and soul of Arab change is strong civil society,” The Daily Star (Lübnan), 23 Mart 2011. Ayrıca bkz. Tony Judt. Postwar: A History of Europe since 1945 (Penguin, 2006).
[2] Anne Applebaum. “In the Arab world, it's 1848 – not 1989,” The Washington Post, 21 Şubat 2011.
[3] Vicken Cheterian. “The Arab revolt and the colour revolutions”, OpenDemocracy, 10 Mart 2011. http://www.opendemocracy.net/vicke
n-cheterian/arab-revolt-and-colour-revolutions (14 Nisan 2011 tarihinde erişilmiştir).
[4] Jahanbegloo. “The heart and soul of Arab change is strong civil society.”
[5]George Lawson. “The global 1989,” OpenDemocracy, 19 Kasım 2010. http://www.opendemocracy.net/g
eorge-lawson/global-1989   (14 Nisan 2011 tarihinde erişilmiştir).
[6] Applebaum. “In the Arab world, it's 1848 – not 1989.” Ayrıca bkz. Stephen Kotkin. Armageddon Averted: Soviet Collapse, 1970-2000, genişletilmiş baskı (Oxford University Press, 2008).
[7] Cheterian. “The Arab revolt and the colour revolutions.” 
[8] “Egypt: 1989 and all that,” The Economist, 11 Şubat 2011.
[9] Roger Cohen. “Tehran 1979 or Berlin 1989?” The New York Times, 7 Şubat 2011.
[10] Cheterian. “The Arab revolt and the colour revolutions.”     

Esra Pakin Albayrakoğlu  asdasd

Esra Pakin Albayrakoğlu

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar