Aramak istediğiniz kelimeyi yazın
14 dakika okuma süresi
ORSAM’da 17 Haziran 2009’da, İran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin değerlendirildiği bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda, seçim süreci ve sonuçlarının İran’ın siyasi sistemine ve dış politikasına yansımaları ele alındı. Yöneticiliğini Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin’in yaptığı toplantıya konuşmacı olarak Ortadoğu Uzmanı Serkan Taflıoğlu, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi Bayram Sinkaya ve ORSAM Şiilik Araştırmaları Danışmanı Kaan Dilek katıldı. Toplantının ilk bölümünde, seçim sonuçlarının İran İslam Cumhuriyeti rejiminin ve kurumlarının temel ideolojisini oluşturan Velayeti Fakih müessesesi açısından önemi ele alındı. Konuşmacılar, Velayeti Fakih müessesesinin öncelikle tarihsel arka planını ortaya koydular. Ardından, bu arka plan ile İran siyasetinin günümüzdeki dinamikleri arasında ilişki kurarak bazı çıkarımlarda bulundular. Velayeti Fakih Müessesesi Değişmeden Devam mı Edecek, Dönüşecek mi, Yoksa Çöküyor mu? Serkan Taflıoğlu, Şii Ulema’nın Hicri 10. ve 11. yüzyıla kadar bireylerin günlük yaşantılarına ilişkin meselelerle uğraştığını, çünkü Şii Ulema’nın “İmamet ve Gaybet inancı gereği ümmetin yönetim hakkının İmam’ın yetkisinde olduğuna ve Müslümanların bu konuda söz söylemeye hakkı bulunmadığı”na inandığını anlattı. Taflıoğlu, bu durumun Safeviler döneminde değiştiğini, çünkü doğuda Timur’un Sünni Türk-Özbek İmparatorluğu’nun ve batıda Sünni Türk-Osmanlı İmparatorluğu arasında kalan bölgede üçüncü bir Türk devletini kurmak ve güçlendirmek için arayışa girdiğini, bu sırada “İmam yoksa naibi olmalı fikrinin yeşerdiğini”, ardından Şahlık yönetiminin bazı Şii fakihler aracılığıyla “İmam gelene kadar İran’ı yönetme yetkisi”ni eline aldığını söyledi. Kaan Dilek de, Safevi devletinin Çaldıran Savaşı ile başlayan zayıflama sürecinde Şii ulemanın siyasi ve sosyal yapı üzerindeki etkisinin giderek pekiştiğini, 19. yüzyıl başlarında da Velayeti Fakih düşüncesinin bir ideolojiye bürünmeye başladığını kaydetti. Dilek, bu sürecin son noktasının Ayetullah Humeyni tarafından konulduğunu ifade etti. Taflıoğlu, Humeyni’nin Velayeti Fakih’in Şahlık yönetiminin değil Ulema’nın hakkı olduğunu ve bu hakkın başka hiç kimseye verilemeyeceği itirazını geliştirdiğini, fakat “İmam gelmeden Müslümanların kıyam edemeyeceği”ni düşünen ve Velayeti Fakih’e karşı çıkan Ulema’yı ikna etmek yerine sokağı ikna ederek amacına ulaştığını anlattı. Taflıoğlu, Humeyni’nin siyasi söylemlerinin dini söylemlerinden çok daha etkili olduğuna işaret etti. Bayram Sinkaya da, İran rejiminin nirengi noktası olan Velayeti Fakih müessesesinin Humeyni’nin ölümünün ardından sıkıntıya girdiğini, Humeyni kadar güçlü bir karizması olmayan Ali Hamaney döneminde sorunun aşılması için bu müessesenin kurumsal gücünün ön plana çıkartıldığını söyledi. Günümüzde, Reformcular ile Muhafazakârlar arasında en temel farkın bu müessesenin statüsü olduğuna işaret eden Sinkaya, Reformcuların bu müessesenin yetkilerinin gözetleme ile sınırlı olmasını istediğini ancak Muhafazakârların sözkonusu yetkilerin her türlü fiili yönetimi kapsamasından yana olduğunu belirtti. Sinkaya, Hamaney’den sonraki dönemde Velayeti Fakih müessesinin kendini kabul ettirmesinin daha da zorlaşacağı bir dönemin başlayacağı, statüsünün gözetleyici-koordine edici bir role doğru evrilebileceği öngörüsünde bulundu. Kaan Dilek de, Humeyni sonrası dönemde Velayeti Fakih müessesinin bir ölçüde halkla ayrışmaya gittiğini ve kendisini daha ziyade kurumsal yapısıyla kabul ettirdiği görüşünü destekledi. Dilek şunları söyledi: “Şii ulema eskiden sistemin dışındayken daha geniş bir hareket alanına sahipti ve meşruiyet zeminini daha kolay bulabiliyordu. Fakat iktidara yerleşmesiyle birlikte son 30 yılda ciddi biçimde yıprandı. Toplum üzerindeki etkisi azaldı. Son seçimlerde taraflar arasındaki rekabet esnasında cereyan eden bazı olaylar, Velayeti Fakih müessesesinin tamir edilemeyecek noktaya geldiğini göstermiştir. Artık İran’da taşlar yerinden oynamıştır. Şii Ulema’nın modern dönemde Velayeti Fakih gibi konularda yaşadığı görüş ayrılığı günümüz İran’ının temel sorunudur. Aslında son seçimlere giren Rafsancani ve Hamaney’in bizzat kendileridir. Rafsancani, Muhafazakârların boy hedefi olmuştur.” Serkan Taflıoğlu da, Rafsancani’nin İran devleti içinde kilit öneminin olduğunu ancak meseleyi sokağa dökmenin Hamaney’e yarar sağlayacağını bildiği için böyle bir yola gitmeyeceği görüşünü dile getirdi. Taflıoğlu, muhtemelen devlet içerisinde bir uzlaşma arayışı başlayacağı öngörüsünde bulundu. Mehmet Şahin bu noktada bir eklemede bulunarak, devrimlerin hemen ardından devletlerin diğer devletlerle savaşması halinde devrim ideolojisini daha iyi yaşattıklarını, 1979’dan 1988’e kadar süren İran-Irak Savaşı’nın ve akabinde devam eden ABD-İsrail tehdidinin İran rejiminin kendi içindeki tartışmalara set oluşturduğuna dikkat çekti. İlk defa Velayeti Fakih müessesesi üzerinden rejimin iç yapısının tartışıldığını vurgulayan Şahin, son olayların bu meyanda rejim krizinin zirve noktasını oluşturduğunu söyledi. Serkan Taflıoğlu ise, İran’da 1979 devriminden sonra inşa edilen kurumsal yapının halen oldukça güçlü olduğunu ifade ederek, son gelişmelerin Velayeti Fakih müessesesi açısından bir kırılma noktası olamayacağını belirtti. Taflıoğu, şöyle devam etti: “Ahmedinejad halen sokağa, varoşa hâkim. Hile dünyanın her yerinde olabilir ama bu durum Ahmedinejad’ın seçimi yoğun bir halk desteğiyle kazandığı gerçeğini değiştirmez. Batı basınında ekonomik ve sosyal göstergelerle ilgili bazı rakamlar üzerinden Ahmedinejad yönetiminin halkta memnuniyetsizliğe neden olduğu iddia ediliyor. Fakat sözkonusu göstergeler doğru değil. Yönlendirme yapılıyor. İran’da son 30 yıldır ekonomik ve sosyal göstergelerde iddia edildiği gibi olumsuz bir değişim olmadı. Şu an sokakta olanlar bizi yanıltmasın. Reformcu liderler, aslında olayın tam anlamıyla sokağa inmesi halinde rejimin bundan güçlenerek çıkacağının farkındalar. Bu nedenle olaylar kısa sürede yatışacaktır. Birtakım sıkıntılara rağmen halkın mevcut ideolojiye desteği devam ediyor.” Bayram Sinkaya bu görüşe karşılık, 2006 yerel seçimleri ile 2008 genel seçimlerinde Ahmedinejad yönetiminin istediği sonucu alamamasının haklı olarak Reformcuları umutlandırdığını ve de son seçimlerde, kaybeden adayların ilk kez sonuçlara itiraz ederek sokağa çıktıklarını, şikayetlerini bu defa “Allah’a havale etmekle” yetinmediklerini hatırlattı. İran’ın Dış Politikası Değişir mi? ORSAM’daki toplantıda tartışılan ikinci temel konu, seçim sonrasında İran rejiminin takınacağı tutumun dış politikasına ne şekilde yansıyacağıydı. Bunun öncesinde konuşmacılar, Reformcuların İran dış politikası vizyonuyla ilgili olarak Batı’da ve Türkiye’de sıklıkla yapılan yanlış bir değerlendirmeye dikkat çektiler. Serkan Taflıoğlu konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Musevi’ye destek verenlerin sisteme karşı olduğu gibi kaba bir tasnif yapılması yanlış. Hatemi döneminde de açıkça görüldüğü üzere kişilerin değişmesi İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politika esaslarını değiştirmiyor. ABD’de de Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında dış politikadaki farklılık özde değil usuldedir, yani söylemdedir. Nitekim Obama’nın Kahire konuşması Bush’un özde söylediklerinden farklı değildir. Öte yandan, İran’ın anayasal sistemi bilinmediği için de beklentiler sürekli abartılıyor. İran anayasasının 57. maddesine göre yasama, yürütme, yargı Rehber tahtı nazarında görev yapar. Cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları gibi pek çok makam için atama ve azil yetkisi vardır. Yine, ülkenin genel ve dış siyasetini belirleme yetkileri vardır. Protokolde ikinci sırada olan Cumhurbaşkanlığı makamı uygulamada çok daha geridedir.” Kaan Dilek, İran’ın iç siyaset dengelerinin sıkışmasına paralel olarak Tahran’ın boğucu iç gündeminden kurtulmak, ilgi ve enerjisini dışarıya kanalize etmek için Ortadoğu’da özellikle Afganistan ve Irak’taki bölgesel dinamikleri uyarmayı denebileceğini, böylece yoğun bir ulusal dış politika gündemine odaklanabileceğini kaydetti. Bayram Sinkaya da, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın koltuğunun sağlam olduğunu, ama kendisinin de bizzat ifade ettiği üzere yönetimin daha da radikal bir tutum takınacağını dile getirdi. İçeride, bir dizi Reformist teorisyen siyasetçinin tutuklanmasıyla radikalleşmenin halihazırda başladığını belirten Sinkaya, İran’ın iç siyasetine yönelik dış müdahalelerin de Reformistlerin tasfiye edilmesine meşruiyet kazandıracağının altını çizdi. Sinkaya, İran-Türkiye ilişkilerinin mevcut seyrinde değişim olmasının Türkiye’nin tutumuna bağlı olduğunu, radikalleşen İran karşısında Batı’nın sertleşmesinin ise İran’ın ve Batı’nın Ankara üzerindeki “safını netleştir” baskısını artırabileceğini belirtti. Kaan Dilek ise, İran rejiminin seçimler sonrasında klasik bir refleksle radikalleşebileceğini fakat Batılı elitlerin artık, son 30 yılda İran’a uygulanan baskıların yalnızca rejimin elini güçlendirmeye yaradığını idrak ettiğini, bu nedenle baskıyı artırma yoluna gitmekten imtina edeceklerini savundu. Dış politika bağlamında ele alının alt başlıklardan biri de, İran’ın tutumunu sertleştirmesi halinde ABD ve İsrail’in buna askeri tepkiyle yanıt verip veremeyeceğiydi. Taflıoğlu, ABD’nin radikalleşecek bir İran’a verebileceği daha büyük bir tepki olmadığını, İran’daki sistemin silahsız bir halk hareketi ile kurulduğu ve güçlü bir kurumsal yapısı bulunduğu için Saddam Irak’ından tamamen farklı olduğunu vurguladı. Irak’a müdahale ederken hukuki ve siyasi destek bulamayan ABD’nin İran’a olası bir askeri müdahale konusunda çok daha yalnız olduğunu ekledi. Taflıoğlu şöyle devam etti: “ABD hâlihazırda Asya’daki tüm üslerini kaybetti. Elinde Afganistan, Özbekistan ve Kırgızistan’daki üslerini kaybetmesiyle, geçiş amaçlı kullanabildiği yalnızca Tacikistan kaldı. Pakistan devleti ise adeta varlığını sürdürme mücadelesi vermektedir. Rusya, Çin ve Hindistan bu coğrafyayı ABD’ye terk etmeye razı olamaz. Bugün İran’da nükleer tesislerde 1000’e yakın Rus mühendis var. Aileleriyle birlikte 2500 Rus vatandaşı eder. ABD bir oldu bittiyle İran’a müdahalede bulunursa, Gürcistan örneğinde görüldüğü üzere Rusya bir şekilde ABD’ye karşılık verecektir.” Bayram Sinkaya da, İran’ın radikalleşmesi halinde dahi bölgede “eski Devrimci İran” kadar tehdit algılanmayacağını belirterek, Obama yönetiminin başarısız olma pahasına dahi olsa, Ahmedinejad yönetimi ile masaya oturacağını söyledi. Sinkaya bu noktada İsrail’in dizginlenmesi sorunun gündeme geldiğini, Obama yönetiminin radikalleşen İran ile daha da gerginleşen İsrail arasında ortada kalabileceğine, bölgede “vekil savaşların” yeniden çıkması halinde ise durumun daha tehlikeli bir hal alabileceğine dikkat çekti. Taflıoğlu, şu an için Obama yönetiminin İsrail’i bir oldu bitti yapmaması için kesin biçimde uyardığını, çünkü olası bir İsrail saldırısının asıl ceremesini ABD’nin çekeceğinden herkesin emin olduğunu, ancak İsrail’in ABD’nin İran ile uzlaşmayı tercih edeceği inancıyla Vaşington’a “Sen vurmazsan ben vururum” mesajı göndermeye devam ettiğini ifade etti. Mehmet Şahin ise, İsrail’in İran’a saldırarak ABD’ye emri vakide bulunması halinde, ABD yönetiminin İsrail’in arkasında durmak zorunda kalacağını dile getirdi. Taflıoğlu, İsrail’in İran’a kesin ve nihai sonuç alacak bir askeri harekâtta bulunma kapasitesine sahip olmadığını, olası bir saldırı halinde İran’ın Lübnan ya da başka yerlerden İsrail’e mutlak surette bir yanıt vereceğini, hatta İsrailli bazı yetkililerin Nasrallah’ın bazı ifadelerinden Hizbullah’ın elinde taktik nükleer silah olabileceği düşüncesine kapıldığını anlattı. Mehmet Şahin, İran’ın dış politika refleksinde İsrail’in konumunu Aşil Topuğu’na benzettiği değerlendirmesinde, Obama yönetiminin şu an için en büyük sorununun İsrail yönetimi olduğunu, Vaşington’un doğal büyüme kavramını ortaya atan Netanyahu yönetimi ile, radikalleşebilecek bir İran’ı uzlaştırmanın sıkıntısını yaşadığına dikkat çekti. Reformistlerin de nükleer politikaya sahip çıktığına işaret eden Şahin, İran’ın bu çabasını anlamaya çalışırken, 1907 ve 1941’te maruz kaldığı iki büyük işgalin yarattığı travma ile 1979’dan sonra Batı’nın liderlik ettiği uluslararası topluma kabul edilmemesinin dikkate alınması gerektiğini bildirdi. Toplantıda, İran’daki son gelişmelerin, Ortadoğu’da demokratik halk hareketlerine örnek olması ihtimali ve bu hareketlere Batı’nın yaklaşımı da değerlendirildi. Mehmet Şahin, İran’daki Ahmedinejad yönetiminin meşruiyetinin tartışmaya açılmasının bölgedeki otoriter Arap rejimlerinin durumunu da tartışmaya açtığını, durum böyle devam ederse, 1979’de İran’dan rejim ihracı tehdidi algılayan bölge ülkelerinin bu sefer “demokratik talep ihracı” gibi bir tehlike algılayabileceğine değindi. İran’da Ahmedinejad’ın iktidara geldiği dönemde Körfez ülkelerinin ister istemez ABD’ye yakınlaşma ihtiyacı hissettiğini hatırlatan Şahin şöyle devam etti: “Demokratik talep dalgasından diğer Ortadoğu ülkelerinin rejimleri zarar görür. Hem rejimlerin kendisi hem de Batılılar bunun farkında. Demokrasiye en yakın seçimler Filistin ve İran’da gerçekleştiği halde Batı buralardaki süreçleri görmezden geldi. Yani ABD aslında statükodan memnun. Yapmak istediği asıl şey, İran’ın 30 senedir kapalı olan kapısının kilidini açmak. Zaten ABD Ortadoğu’da halk bulamıyor. Doğu Avrupa’da olduğu gibi bu ülkelerde bir halk tabanı yok. Mısır ve Ürdün gibi ülkelerde ABD’nin jandarmalığını yapacak kitleler yok.” Aynı görüşü destekleyen Kaan Dilek, Batı’nın İran’ı korku aracı olarak değerlendirerek bu ülke üzerinden Arap rejimlerini kontrol etme çabasında olduğunu kaydetti. Serkan Taflıoğlu da şunları ekledi: “ABD’nin son yıllarda üst üste yaptığı hataların Arap halkları nezdinde derin etkiler yarattığını, bu durumun da Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan rejimlerini daha büyük bir tehdide maruz bıraktığına dikkat çekti. Taflıoğlu, “İsrail’in Gazze’ye düzenlediği her saldırı Arap rejimlerini kendi içinde zayıflattı. Ürdün Kralı’ın ‘savaş çıkabilir’ uyarısı bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor. Bu söz iyi tahlil edilmeli. İsrail’in her meydan okumasından sonra ABD’den kayıtsız şartsız koruma istemesi ve genellikle bunu elde etmesi, ABD’nin müttefiki durumunda olan rejimleri kitleler karşısında zayıflatıyor.” Not: Bu toplantıdaki değerlendirmeler, İran Rehberi Ali Hamaney’in 19 Haziran 2009’daki Cuma hutbesinden önce yapılmıştır.