Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Tahran İmam Sadık Üniversitesi Araştırma İlişkileri Genel Müdürü  Doç. Dr. Muhammed Hasan Khani, İran siyasi sahnesi, Türk-İran ilişkileri ve Suriye'ye yönelik politikalarına ilişkin görüşlerini bildirdi. ORSAM Ortadoğu Danışmanı Pınar Arıkan ile gerçekleştirdiği görüşmede Hasan Khani, “İran ve Türkiye, işbirliğini arayan ve aynı zamanda rakip olduklarını da kabul eden bir zeminde birlikte çalışmalıdırlar. Bunda herhangi bir yanlışlık söz konusu değil,” ifadesinde bulundu.          
 
 
ORSAM: Bu görüşme için beni kabul ettiğinizden ötürü çok teşekkür ederim.
 
Muhammed Hasan Khani: Memnuniyetle.
 
ORSAM:  Özellikle seçimlerin yaklaşmakta olduğu gerçeğini, ve ülke içindeki sıcak gündemi de göz önünde bulundurarak, son zamanlardaki İran siyasi sahnesine ilişkin görüşlerinizi öğrenmek istiyordum. Grupsal ayrışmaya dair tartışmalar ve hükümetin farklı kesimlerinin birbirlerine yönelik bazı eleştirileri söz konusu. Tüm bu meseleleri nasıl değerlendiriyorsunuz?      
 
Muhammed Hasan Khani: İran siyasetini daha derinlemesine anlamak ve gerçek İran siyasetine daha yakından bakmak adına, İran'da ne olup bittiğini görmek için resmin tamamını çizip daha geniş bir bakış açısı sunmak istiyorum. Devrimden sonraki geçtiğimiz 30 yıl boyunca, İran toplumunda siyasi açıdan çok ciddi olaylar gerçekleşti. Kaçar ve hatta Pehlevi zamanındaki devrim öncesinde, İran halkının sesini duyurması ya hiç mümkün değildi ya da bunun için çok az bir imkan vardı. Halk, kendi geleceğini ve kaderini etkileyecek karar alma konusunda gerçek bir role sahip değildi. Belki de en başta bu yüzden devrim gerçekleşti. Sivil toplum kuruluşlarının eksikliği belki de bunun en önemli sebeplerinden biriydi. Anayasa devriminin ardından bir parlamento olmasına, ve yeni anayasanın bazı demokratik kurumlar yaratmasına rağmen, bunlar düzgün şekilde işlemiyorlardı. Dolayısıyla devrim geldiğinde yaşanan en büyük değişimlerden biri, İran halkının büyük bir çoğunluğunun, ulusun geleceğini şekillendirmede yer alma imkanı bulmuş olmasıydı. İranı ve İran siyasetini, devrim öncesi ve devrim sonrası dönemleri olarak karşılaştırırsak, bu büyük bir meseleydi. Yani devrim geldiği zaman, hanedan ailesini destekleyen gruplar, liberaller ve sol kesim muhalefeti oluşturdu, ve dini eğilimle ezici bir çoğunluk yaratan toplumun geri kalan kısmı ise anayasal kanallar yoluyla iktidara gelmiştir. Bu bağlamda, din ve dini figürler, kurumlar (Velayet-i Fakih, Camiler vs.) doğal olarak kontrolü ele aldılar, zira İran toplumu dini bir toplumdu ve o zamanlar siyasi sistemimizin tamamı dini bir kimliğe doğru yön değiştiriyordu. Birçok Batılı araştırmacıya göre ise, burada çok büyük bir yanlş anlama gerçekleşti. Bu büyük değişim yanlış yöne doğru hareket ettiğini görüyorlardı. Ve bunu, İran siyasi sisteminin demokratik olmayan bir sisteme doğru yol aldığı şeklinde yorumladılar.Peki neden? Çünkü onların düşünce yapısına göre, kontrol dinin elinde olunca demokrasiye yer yoktur. İran siyasetinin dinamiğini anlama konusunda bu büyük bir hataydı. Çünkü din, belki diğer birçok İslam ülkesinde de olduğu gibi, toplumun ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla halk iradesinden bahsettiğinizde, din bunun merkezinde yer alır. Camiler ve İmamlar da öyle. Eğer halkın iradesini araştırmak istiyorsak, ve ben burada çoğunluktan bahsediyorum, er ya da geç, kurum olarak ve insanların niyetlerini, hayallerini, istedikleri yaşam tarzını ve tercih ettikleri siyasi sistemi ifade etmeye çalıştıkları yol olarak dinin bu derin  birleşimine geliriz. Bu ikisini birbirinden ayırmak, ve ayırt etmek çok zor ve neredeyse imkansızdır. Yani söylemeye çalıştığım şey, İran'daki son 30 yıllık siyasi gelişim hakkındaki batılı yorumun aksine, bana göre İran siyasi sistemi demokratik bir sistem yolunda ilerlemektedir. Ve bunun belirtileri de daha fazla katılım, sorumluluk, ve daha fazla şeffaflıkta görülebilir. Bunlar gerek liberal gerek dini açılardan İran toplumunun lügatından asla silinmemiştir. Dolayısıyla, bu noktada, devrimden veya Hatemi'nin cumhurbaşkanlığının sona ermesinden birkaç yıl sonra demokratik sürecin durduğunu veya tersine döndüğünü düşünenlerin fikrine katılmıyorum. Demokrasi hala var ve dediğim gibi toplumun derinlerinden hedef ve ideallerine doğru yol alıyor. Ve bunun ardındaki felsefe de çok net. Batılı kavramlardan pek de hoşnut olmayan birçok dini alimin gözünde, bu sözünü ettiğim daha fazla siyasi katılım, daha fazla sorumluluk ve daha fazla şeffaflıktan oluşan üç husus, toplumun kendi ayakları üzerinde durabilmesi, düzgün şekilde işleyebilmesi, ve 21. yüzyılda ilerleme kaydedebilmesi için hayati öneme sahip. Az önce açıkladığım bu varsayım konusunda hemfikirsek, o zaman şimdiye dek bu sürecin nasıl işlediğini sormamız gerek. Tabii ki engeller ve iniş çıkışlar yaşandı. Bazen çok hızlandık, bazen yavaşladık ve bazen de durma noktasına geldik. Ama eğer buradaki hem parlamento hem de cumhurbaşkanlığı seçim süreçlerine bakacak olursanız, bu iniş çıkışları görmek kolay, fakat bu süreçlerde ne kalıcı bir duraksama ne de tersine dönüş yaşanmıştır. Toplum, hiç de farkında olmadan bir şekilde bunun nereye gittiğinin bilincinde. Şimdi de “koşula bağlı durumlar” olarak adlandırdığım bu etkenler veya durumlardan söz etmek istiyorum. Gerçek bir demokratik siyasi sisteme doğru alınan yolda, engel oluşturan ve süreci yavaşlatan birçok başka husus ve faktör etkili olmuştur. Örneğin, devrimden sonraki ilk on yıl içerisinde, Saddam Hüseyin'in İran'ı işgal ettiği ve milletimize sekiz yıl süren kanlı bir savaşı yaşattığı bir zamandan geçtik. Bu süreç, savaş ve savaşın doğurduğu sonuçlar yüzünden olumsuz şekilde etkilendi. Bir savaşın içindeyseniz acil durum halinde yaşıyorsunuz demektir, ve olanlar sizin isteğiniz doğrultusunda yürümez. Bazen o veya bu şekilde asıl hedefinize ters düşen kararlar almak durumunda kalırsınız. Fakat bunu yapmak zorundasınızdır, zira düşman tam sınırdadır veya sınırı geçmiş ve size doğru yaklaşıyordur. Böylesi bir durumda hiçbir siyasi sistem hoşgörülü olamaz. Dolayısıyla savaş, bu süreci etkileyen ve yavaşlatan o koşullardan biriydi. Bunun ardından, yine birçok bakımdan söz konusu süreci olumsuz etkileyen, ABD ile sorunlu bir ilişki yaşadık. Eğer ABD ve İran'a yönelik bu düşmanlık olmasaydı, eminim ki bu süreç, şu an gördüğümüzden çok daha hızlı işleyecekti. Ancak tüm bunlar olduğu için, bu doğal sürecin devam etmesine de imkan vermiyor. Ben de, İran'ın tam işleyen bir demokratik sisteme doğru ilerleyişinde engellere sebep olan durumlara yol açan bir numaralı etkenin ABD'nin olumsuz rolü olduğunu şiddetle savunanlardanım. Ve bunu kanıtlayan bir dizi örnek ve hikaye de mevcut. Bu sadece devrimden sonra da değil. Yalnızca İran'da değil aynı zamanda tüm Ortadoğu çapında da, ilk demokratik seçimle kurulmuş hükümetin başkanı olan Dr. Musaddık'a karşı gerçekleştirilen 1953 darbesinde, Amerika Birleşik Devletleri İran'daki demokrasi ve demokratik sürece karşı hareket etmeye karar vermişti. İngiliz hükümetinin de yardımıyla Musaddık'ı görevden indirdi. Tabii ki kendilerine ait amaçları, güvenlik kaygıları ve kendilerine ait milli çıkarları vardı. Ama İran için bu, ülkeyi uzun yıllar boyunca zalim bir diktatörlüğün ellerine bırakan ve tüm bu demokratik sürece indirilmiş ağır bir darbeydi. Yani bu bakımdan, bence bu koşullar söz konusu süreci bazen çok olumsuz ve kötü şekilde ekledi. Başka bir güzel örnek de, 2008 yılındaki son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşandı. Bu seçimdeki süreç, oyların verileceği günden tam bir önceki güne kadar doğal işleyen bir süreçti. Her gece canlı yayında adayların öfkeli tartışmalarının yer aldığı İran TV kanallarına bakma fırsatınız olsaydı; inanılmaz, eşsiz ve doğal bir şeylerin olduğu izlenimine kapılırdınız. Ama birdenbire Batılı ülkeler, ve onlardan da evvel Amerika Birleşik Devletleri bunu İran'daki siyasi sistemin istikrarını bozmak ve İslam Cumhuriyetini devirmek için olağanüstü ve nadir bir fırsat olarak gördüler. Bu söylediğim yalnızca bir iddiadan ibaret değil. Bahsettiğim şey gerçek, ve bunun için ne çok gizli evraklara ne de wikileaks belgelerine erişmeye lüzum var. Batılı basına, gazetelere, analizlere, konuşmalara, konferanslara ve farklı ABD'li yetkililerin röportajlarına baktığınızda, bunu kolaylıkla görebilirsiniz. Yani olan şunun kadar basit: İran'da daha iyi işleyen bir demokratik sisteme doğru ilerleyen evrim sürecinde yer alması gereken bir başka aşama, Ortadoğu'daki bu değişken bölgedeki çıkarlarına hizmet etmesi için ellerine geçen bu imkanı altın fırsata dönüştürmek için başta ABD olmak üzere genel olarak Batı tarafından gasp edilmiştir. Yani sürece yine müdahale edildi ve sebebi de ABD idi. Dört rakip olan Musavi, Kerrubi, Rezai ve Ahmedinejad'ın güçlü göründükleri ve her birinin arkalarında büyük miktarda destekçilerinin bulunduğu bir cumhurbaşkanlığı seçimiydi. İran siyasetinde ve İran'ın demokrasi deneyimi açısından bu eşsiz bir deneyimdi, ama bu yabancı unsur yüzünden ve ABD ve bazı diğer Batılı ülkelerin bunu İslam Cumhuriyeti'ne karşı koymak ve sadece İslam Cumhuriyetini değil aynı zamanda Siyasi İslam fikrini de yok etmek istedikleri için boşunaydı. Ama iyi haber ise, başarı olamadılar ve hemen ardından süreç kaldığı yerden ilerlemeye devam etti. Yakın zaman sonra gerçek ve orijinal bir siyasi rekabetin olduğu gerçeği, sürecin aktif bir şekilde işlediğini gösteren iyi bir işaretti. Bunun örneklerini, 2008'den bugüne dek kurulan yeni siyasi engellerde görmekteyiz, ve Ahmedinejad'a yönelik ve ona meydan okuyan muhalefetin yükselen seslerini duymaktayız. Bu da, sağlıklı bir demokratik sisteme olan talebi gösterir, bu aynı zamanda Mardomsalar-ye-Dini fikrinin nispeten işe yaradığını kanıtlayan bir iyiye işarettir. Bu, yola taş koyarak durdurulamayacak bir süreçtir, ve bir şekilde ilerlemeye devam edecektir. Bu bağlamda, gelecek parlamento seçimi çok önemlidir. Bu, katılmasına izin verilen bir takım reformcu grup ile aşırı muhafazakarlar olarak adlandırılan kesimin bünyesinde kurulmuş iki yeni gruptan oluşan üç ana grup arasında bir restleşme olacaktır.                          
  
ORSAM: Yanlış anlamadıysam “Merdomsalari-ye dini”, bu ilerleyen doğal sürecin sona ereceği İran'daki halkın arzusu. Acaba bu kavramın teorik esasını, ve nasıl işlediğini açıklayabilir misiniz? 
 
Muhammed Hasan Khani: “Merdomsalari-ye dini”, İngilizceye çevrilmesi çok zor olan Farsça bir terimdir. “Merdomsalari”, demokrasi kavramına çok yakın olmasına rağmen tam olarak aynı şey değildir. “Dini”, türkçedeki gibi “dini” (ingilizcede “religious”) anlamına gelir. Ne var ki, “dini demokrasi”nin, bunun doğru çevirisi olduğunu söylemek çok zor. Yine de Farsçasını kullanarak izah etmeye çalışacağım.    
 
Bu kavram, İran İslam Cumhuriyeti'nde, siyasi bir doktrin olarak kuramlaştırılmıştır. İran siyasi sisteminin adı da (İslam Cumhuriyeti) “Merdomsalari-ye dini” kavramını oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır. İki sözcükten oluşur. Cumhuriyet, demokratik olan sisteme gönderme yaparken, İslam sözcüğü de nitelendirilen ve esas alınan özelliğine göndermede bulunur. Bu kavramı kuramsallaştıranların akıllarında ise iki şey vardı. Bunlardan ilki, liberal veya laik diplomasi olarak bilinen batılı siyasi felsefesi tarafından önerilen, evrensel standartta bir demokrasi olduğu gerçeğidir. İkincisi ise, İslam ve demokrasinin birbirleriyle uyum içinde olduğu, ve aynı zamanda hem demokratik hem İslami olabilen bir siyasi sistemden bahsedip böyle bir sistem kurulabileceği gerçeğidir. “Merdomsalari-ye dini” kavramının tanımına geri dönecek olursak, gördüğünüz gibi iki kelimeden oluşuyor. “Merdomsalari”, (veya demokrasi) bir isim, “dini” ise bir sıfat. Yani öznesi bir isim. Buradaki asıl öge “merdomsalari”. Yani kontrolün halkta olduğu bir siyasi sistemden bahsediyoruz burada. Halk dikkate alınıyor, ve halkın varlığı ve kararları ise bu siyasi sistemin ayakları. Burada zorba bir yönetimden, diktatörlükten; veya halkın, oylarının, iradelerinin, seslerinin, isteklerinin ve hayallerinin görmezden gelindiği despot bir siyasi sistemden söz etmiyoruz. Dolayısıyla, teorik olarak “merdomsalari”, halka çok büyük önem verilen, ve halkın seçme ve kendi kaderini belirleme hakkının var olduğu bir siyasi sistem anlamına gelmektedir. Öte yandan “dini” sözcüğü ise, “merdomsalari” ismine bağlı bir sıfat görevindedir. Bunun anlamı da, köklerini dinden alan bir takım ilke ve değerlere dayalı bir siyasi sistem olduğu anlamına gelmektedir. Buradaki dinden kasıt İslam'dır. Soyut bir dünyada, demokratik bir sistemin bazı değer ve ilkelerle sınırlandırılamayacağı ve sınırlandırılmaması gerektiğini savunanlar olabilir. Ama gerçekte hiçbir demokratik sistem değersiz değildir. “Merdomsalari-ye dini” kavramını kuramsallaştıran bilginler, aslında tüm demokratik siyasi sistemleri çevreleyen bazı değer ve ilkeler olduğunu savunurlar. Örneğin demokrasinin batıdaki tanımında hoşgörü, özgürlük, laiklik ve diğer birçok şeyin değer ve ilkeler olduğu; ve bunların birbirlerinden ayrılamayacağı söylenir. Yani onlara göre, herhangi bir değer veya ilke atfetmeden demokratik bir sistemden bahsetmek gerçek dışı ve mantıksızdır. Böylesi bir şey dış dünyada söz konusu değildir. Bazı kavram, ilke ve değerlere çok derinden bağlı bir mantık ve zihniyete sahip insanlardan söz ediyoruz. Şimdi ise, “merdomsalari-ye dini” hakkındaki bir sonraki soruya geliyoruz, soru şu: “Merdomsalari-ye dini” sistemindeki değer ve ilkeler nelerdir, ve nereden gelmektedirler? Cevap: Bunlar dini değerlerdir ve İslam öğretilerinden gelmektedirler. Bu da bizi ikinci büyük soruya getirir: Aynı zamanda hem demokratik hem dini bir siyasi sistemden bahsedersek, burada herhangi bir çelişki söz konusu mudur? Teknik olarak HAYIR. Nasıl mı? Size bir örnek vereyim. Dünya üzerinde bir yerde, 50 milyon insanın yaşadığı ve çoğunluğunun veya tamamının inançsız kişilerden oluştuğu bir ülke hayal edin. Orada bir “merdomsalari-ye dini” kuracağımızı iddia edebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Teknik açıdan olmaz. Çünkü, inancının üzerine dini bir demokratik siyasi sistem kuramayacağınız inanç sahibi kişiler (veya yeteri miktarda inançlı kişi) yoktur. Ne var ki, çok dindar olup dine tutkun olan ve ezici çoğunluğunu Şii Müslümanların oluşturduğu (burada çoğunluktan bahsediyoruz çünkü tabii ki İran'da Şii olmayanlar, müslüman olmayanlar ve inanç sahibi olmayanlar azınlıkta kalıyor) 75 milyon nüfuslu İran gibi bir ülkeden söz ettiğimizde, bu kulağa mantıklı geliyor. Söz konusu olan, İslamı ve İslam öğretilerini, siyasi sistemlerinin ve sosyal yaşamlarının temeli olarak görmek isteyen bir çoğunluk. Yani bu durumda “merdomsalari-ye dini” işleyebilir. Mantığı oldukça net; çoğunluğu dindar olan bir toplumda halkın hayallerinin, dileklerinin ve isteklerinin gerçekleşmesini istiyorsan, taleplerini de dini açıdan belirleyeceksin. Sonuç ise apaçık ortada: siyasi düzen ve din el ele. Dolayısıyla bu anlamda, herhangi bir çelişkiden söz edilemez, hatta ve hatta bir uyum söz konusu. Zira burada dinin, toplumun kendi yapısında bulunduğu bir toplumdan söz ediyoruz. Ve halk kendi kaderini belirleyeceği zaman, din bir numaralı etken olur. Elbette bu tür siyasi sistemlerin işleyişine, eksikliklerine ilişkin diğer meseleler ve sorular söz konusu olduğunda, konu akademik ve bilimsel tartışmalara açıktır. Azınlık hakları, bu çoğunluğun ne ölçüde azınlığa saygı duyması gerektiği, veya mekanizmalarının ne olduğu ve güvencesinin ne olduğu gibi sorular tartışmaya açık sorulardır.    
                                                   
Dolayısıyla, temel argüman, “merdomsalari-ye dini” kavramının mantıken çelişkili olmadığıdır. Ancak herhangi başka bir sosyal ya da siyasi kavramda da olabileceği gibi, teknik olarak yanlış yorumlanabilir, yanlış kullanılabilir veya yanlış yönetilebilir. 
  
ORSAM: Bu ideal “merdomsalari-ye dini”ne ulaşmada ortaya çıkan engeller nelerdir?
 
Muhammed Hasan Khani: İçlerinden İKİSİNİN en önemli olduğu çok farklı engeller ve zorluklar vardır, ve bunlar, “merdomsalari-ye dini” nin tam ortada yer aldığı bir spektrumun iki tarafındaki aşırı görüşlerden kaynaklanır. Sol tarafta, “merdomsalariyi ve halkı unutun. Biz Tanrı'nın egemenliğinin uygulanmasını istiyoruz,” diyen bir aşırı görüş mevcut. Bu görüş bir tehdit oluşturmaktadır, zira bu görüş halkın oynayacağı herhangi bir rolü inkar eder ve bu görüşü benimseyen kişiler de sanki mutlak verilere dayanarak Tanrı'yı ve Onun takdirini temsil eder gibi konuşmaktadırlar. Bir başka aşırı görüş de, “dini unutun; demokrasi, tamamen ve sistematik olarak dinden ayrı olan bir platform üzerine inşa edilmelidir,” diyerek demokrasi konusunda kesin bir ifadede bulunur. Bu, halkın dini inançlarını dikkate almayan laik bir demokratik sistem olan laikliktir. Yani ikisi de bir şekilde zorlayıcı kavramlardır. Bu iki aşırı görüşe ilişkin sorun ise, o veya bu şekilde ikisinin de bilerek büyük gerçekleri görmezden gelip yok sayıyor olmalarıdır. “Hadi, mutlak veriler ışığında dini düşünceler hakkında konuşalım” diyen kişiler, dinin dış olaylardan kopuk olmadığı gerçeğini görmezden geliyorlar ve yoksayıyorlar demektir. Sizin ideolojinizi kabul edip, size meşruiyet ve yönetim gücü verecek bir toplum, bir millet olmalı. Sizin inandığınız dinin değerlerini kabul etmeye istekli ve bu değerlere göre hareket edecek bu insanlar ve onların izinleri olmadan, dış dünyadan kopuk bir şekilde konuşuyorsunuz demektir. Bu ise gerçekçi değil. Ve dine tamamen karşı olup, “görmezden gel veya yok say” diyenler de, aslında büyük bir hata yapıyorlar, zira onlar da gerçekten uzaklaşıyorlar. Çünkü en azından İran'ın bu durumuna ilişkin olarak, dinin büyük öneme sahip olduğu bir milletin demografisinden bahsediyoruz. Burada, demokrasinin öznesi olan, ve dinin bu unsurunun ve öğretilerinin toplumun yönetildiği yasalarda geçmesini isteyen insanlardan bahsediyoruz. Bu, tam ortada durup dengeyi sağlamak isteyenler için oldukça zor bir iş. O noktada durup, dengeyi korumak, belki de en zorlayıcı ve kritik şey.    
 
ORSAM: Türk-İran ilişkilerine geri dönecek olursak, özellikle son 4-5 yıl içinde Türkiye ve İran'ın ilişkilerini geliştirmekte olduklarını görüyoruz. Elbette bazen bu ilişkiler, başta bölgesel etkenler olmak üzere bazı faktörler yüzünden sekteye de uğruyor. Ancak siz, gelecek parlamento seçimlerinden sonra bu çizginin yeni parlamento tarafından takip edileceğini düşünüyorsunuz, ve sizce bu işbirliği birtakım mevcut koşullar yüzünden mi güncelliğini koruyor?   
 
Muhammed Hasan Khani: Bence İran ve Türkiye arasındaki ilişkinin durumu, tek bir yönetim ve hükümetin ötesindedir. Tahran ve Ankara arasında çok iyi bir ilişkiyi gerektiren çok daha önemli ve ciddi etkenler söz konusu. En önemli etkenlerden biri de komşuluk. Aynı coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafya, her iki milletin ve hükümetin, jeopolitik açıdan işbirliği üzerine düşünmelerini zora koşuyor. Ve bana kalırsa iki ülke de rasyonel hükümetlere sahip. Eğer bunlar rasyonel karar-alıcılarsa, coğrafya da onlara işbirliğine gitmelerini ve sadece işbirliği değil entegrasyon konusunda da ilerlemelerini söyler. Bir başka etken ise, benzer tarihi geçmiş ve kültürel benzerlikler. Tahran sokaklarında yürürken, İstanbul sokaklarından yürüyormuşum hissine kapılıyorum. Çok benzer bir duygu. Örneğin Riyad, Kabul veya İslamabad sokaklarında yürürken kapıldığım histen çok farklı. Bu da, İran ve Türk kültürleri arasında çok anlamlı bir benzerlik bulunduğunu göstermektedir. Bu, faydalanmamız gereken bir kazanım. Elbette birçok başka benzerlik daha mevcut. İran'da hangi hükümet iktidarda olursa olsun, Türkiye ile işbirliği arayışında olan ve Türkiye ile ekonomik, kültürel, siyasi bakımdan çok daha iyi ve güçlü bir ilişki kurma konusunda İran'da daimi, hakiki ve samimi bir eğilim söz konusudur. Geçtiğimiz son birkaç yıl süresince, özellikle de 2005 ve 2011 yılları arasında, İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin çok iyi olduğu ve benim “balayı dönemi” diye adlandırdığım bir dönem yaşanmaktadır. Bu yıllar boyunca, cumhurbaşkanı, başbakan ve dış işleri bakanı da dahil olmak üzere Türk siyasetçiler iki sebepten dolayı ülkede çok meşhur olmuşlardır. Öncelikle, son 40-50 yıldır Türkiye'nin uzakta olduğuna dair Filistin yanlısı ve İsrail karşıtı söylemini gösteren Müslüman devletler kulübünde yer alan bir devlet olarak Türkiye'den faydalanmayıbaşarmıştır. Ve bu popülerliğin bir kısmı da, özellikle söz konusu nükleer meseleler olduğunda İran'a ilişkin konulardan söz açıldığında Türkiye'nin Batı'ya ve ABD'ye karşı takındığını tavırdan kaynaklanmaktadır. İran'da, Türkiye ve Brezilya'nın girişimde bulunduğu ve yakıt meselesi ile ilgili Tahran Anlaşması'na yol açan zirve de, ikili ilişkiler söz konusu olduğunda Türkiye ve İran'ın çok daha fazlasını yapabileceği gerçeğini kabul etmek için bir başka iyi nedendir. Ne var ki, iki taraf arasında bir çeşit sekteye neden olup taraflar arasındaki gerilimi arttıran iki ani ve tahmin edilemez olay gerçekleşti. Bunlardan ilki, Türkiye topraklarına kurulacak NATO füze-savar radar sistemi konusunda Türk hükümetinin anlaşmaya vardığı konusunda almış olduğu karardı. Birçok İranlıya göre, Türkiye'nin nasıl böylesine bir şeyi kabul ettiği gerçekten şok ediciydi, zira onlara göre bu durum, iki ülke arasındaki samimi ilişkiyi tehlikeye sokabilecek düşmanca bir davranış. Bu bakış açısına göre, söz konusu sistem Türk topraklarına kurulacakken, NATO veya ABD tarafından İran'a karşı açılacak bir savaş halinde Ankara teknik olarak savaşta Tahran ile birlikte olacaktır. İran görüşüne göre Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nin, NATO ve ABD'nin bu sisteme ev sahipliği yapmaları için kendilerine götürdükleri teklifi kabul etmeleri anlaşılabilirken, böylesine bir şeyi dost bir Müslüman komşu ülkenin kabul edebileceği hiç beklenmedik bir şeydi. İkinci gelişme ise, İran'da İslami Uyanış adı verilen Arap Baharı olmuştur. Bu belki de, Tunus ve Mısır'da yaşananlardan birkaç hafta veya birkaç ay sonra, İran ve Türkiye'nin çıkarları arasında bir çatışma  olduğu, ve belki de bu meselede daha büyük bir rol oynamak adına Tahran ve Ankara arasında bir rekabet olduğu hissiydi. Model olacak olan kim? İran siyasi sistemi mi, yoksa Türk siyasi sistemi mi? Bu, iki taraf arasındaki gerilimi yaratan sebeplerden biriydi. Ve son olarak, her iki ülke için de en önemli zorluk olarak görünen diğer konu ise Suriye meselesidir. Her iki ülke de Mısır, Libya ve Tunus'taki ayaklanmalara yönelik oldukça benzer politikalar yürütse de, söz konusu Suriye olduğunda aradaki farkın çok büyük olduğu ortaya çıkmıştır. Bu da, Suriye'de neler olup bittiğiyle ilgili İran ve Türkiye'deki iki farklı yorumdan gelmektedir. İran bakış açısından, Suriye hükümeti de bölgedeki diğer birçok hükümet gibi mükemmel değildir, ve siyasi reform için imkan olsa da, İran'ın gözünden Suriye; Türk hükümetinin şu anda işbirliği yapmakta olduğu Suudi Arabistan ile demokratik olmayan diğer Basra Körfezi Şeyhlikleri gibi birçok hükümetin çok üzerinde bulunmaktadır. Yani İran bakış açısına göre, Suriye bunlarla kıyaslanmaz ve kaynar kazana atılmayı da hak etmemektedir. Eğer demokrasi buysa, neden yalnızca Suriye üzerine baskı uyguluyoruz da Suriye'den hiç de daha iyi bir kaydı bulunmayan diğerlerini görmezden geliyoruz? Bu İran'ın bakış açısı. Bir başka konu ise, İran'ın, bütün bu Suriye meselesini daha geniş bir perspektif olan bölgesel perspektifte görüyor olmasıdır. Suriye, İsrail'e karşı direnişin bir parçası olarak bölgede iyi bir oyuncu olarak hareket etmiştir. Aynı zamanda, Filistin ve Lübnan devletlerinin gerçek temsilcileri olan bölgesel siyasetteki iki önemli isim olarak bilinen Lübnan'daki Hizbullah'a yardım etme, ve Hamas'ı destekleme konusunda da yardımcı olmuştur. Böylesi iyi bir kaydı olduğu için, Beşar Esad'a kredi vermeli ve tabii ki reformlar konusunda kendisine yardım etmeliyiz, ama onu iterek düşmesine izin vermemeliyiz.                                                                    
 
İran'ın bakış açısından, Beşar Esad rejiminin devrilmesi, ne Suriye halkının ne de milletin veya bölgenin çıkarına olacaktır, bu durum yalnızca İsrail ve ABD'nin çıkarlarına hizmet edecektir. Suriye halkı için büyük miktarda can kaybı ve Suriye ekonomisinin altyapısının ağır şekilde zarar görmesine yol açacak olası bir iç savaş söz konusudur. İran için mühim olan bir diğer çok önemli konu ise, Beşar Esad rejimini devirme yolunda adım attığımız takdirde, hem Suriye sınırlarında hem de sınırların ötesinde kaotik bir durum yaratmada payımız olacağı gerçeğidir. Elbette sırf, rejim devrildiği gün iktidara gelecekleri için bu politikadan memnun olacak Suriyeli muhalefet grupları da var; ama ya Suriye halkının çoğunluğuna ne olacak? Peki ya rejim değişikliği beraberinde gelecek bu nedensellikler ve maddi yıkım? Ve İran'ın bölgesel saygınlığı konusunda da, halk dengesi, ABD ve İsrail lehine yön değiştirecektir. Peki bu durum bölge için iyi mi? İran halkı bundan emin değil. Bu bir ikilem. Türkiye'nin bulunduğu noktadan Suriye'ye baktıklarında, İran halkının zihninde çok büyük bir soru işareti beliriyor. İranlı siyasiler ile İranlı bilginler ve kamuoyu için, Türk hükümetinin, bölgesel politikasında neden ve nasıl böylesine keskin ve ani bir değişikliğe gittiğini, ve komşu ülkelere sıfır müdahale politikasını neden ve nasıl müdahale politikasına çevirdiğini görmek, idrak etmek ve gerekçelendirmek bir şaşkınlık sebebi oldu.          
 
Tabii ki gelecek, neler yaşanacağını gösterecektir, fakat hem İran hem de Türkiye'deki siyasetçilere, birbirleriyle daha sık temas kurmalarını ve birbirlerine daha kolay erişmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Haftalık, hatta günlük olarak birbirleriyle konuşmalı, fikir teatisinde bulunmalı, korkularını ve endişelerini paylaşmalılar. Eğer birbirleriyle konuşurlarsa, eminim ki birçok yanlış anlama da ortadan kalkacaktır. Umarım bu diyalog gittikçe daha da artar ve diğer tarafın gerçek düşüncesini bilmeye olanak sağlar, zira bu bazen yalnızca yanlış anlamadan ibaret olabiliyor. Bu duruma o kadar sık rastlanıyor ki, karşı taraf, aslında olmayan bir şeyi düşündüğünüzü zannedebiliyor. Ve yanlış algılamalara dayalı kararlar verecek olursak, bu durum tam bir trajediye dönüşür. Bir diğer hususa gelince; İran ve Türkiye'nin, işbirliği arayışında olup aynı zamanda da birbirlerinin rakipleri olduklarını da kabul ederek bir arada çalışmaları gerektiğine inanıyorum. Bunda bir yanlışlık yok. İşbirlikçi bir rekabeti benimseyebiliriz. Neden olmasın? Dünyada bunu yapan başka ülkeler var. Avrupa Birliği'nde bunu uzun zamandır yapıyorlar. İran ve Türkiye, mevcut ortak çıkarlarının bulunduğu çizgi ve alan arayışına girmelidir. Gerçekten işbirliğine yönelik çalışmalar yürütmeliyiz ve bazı hususlarda kendi gündemlerimiz olduğu konusunda da dürüst bir şekilde ortak karara varmalıyız. Bunun gerçekten işe yarayabileceğine eminim. İşbirliği olanakları çok fazla olduğu için ve aynı bölgede yaşadığımız için birçok ortak çıkarı paylaştığımız için de, tarih, bunun işe yarayabileceğini ispat etti. Eğer bu bölge refah yolunda ilerlerse, bundan hepimiz kazançlı çıkarız ve meyvelerini de birlikte tadarız. Ama eğer çatışmalara, savaşlara ve olumsuz rekabete yönelinirse, kaybeden yine hepimiz oluruz. Dolayısıyla kazan-kazan politikasını benimseyebiliriz. Gerçekleştirmesi ve zaptetmesi çok zor bir denge noktası olduğu için, elbette bunu sağlamak oldukça zor bir iş. Türkiye ve İran bir kazan-kazan politikası seçtiklerinde ve işbirliği içerisinde çalıştıklarında, kazanımlar ve faydalar sadece bu iki ülke adına değil, bölgenin geri kalanı adına da olacaktır. İran ve Türkiye, bölgesel entegrasyona doğru ilerleyen güçlü makineler gibi hareket eden iyi adaylardır. Türkiye'de İranafobi, ve İran'da da Türkofobi politikası izleyerek, bu kazanımların sağlanmasına engel olmak için çok çabalayanlar da var elbet. İsrail ve ABD alenen bu yolu izliyorlar. Fakat dışardan hiçkimsenin, bir aile olarak bizim çıkarlarımızı etkilemesine izin vermeyelim.                             
 
ORSAM: Çok teşekkürler. Sizinle bu röportajı gerçekleştirmek büyük bir zevkti. 
 
Muhammed Hasan Khani: Ben de sizinle tanıştığıma memnun oldum.    
  
 
* Muhammed Hasan Khani, İran'daki Tahran İmam Sadık Üniversitesi'nde doçent doktor ve araştırma ilişkileri genel müdürüdür. Doktorasını İngiltere'deki Bradford Üniversitesi Barış Çalışmaları Bölümünde tamamlamıştır. Uluslararası ilişkiler, uluslararası kuruluşlar ve bölgesel çalışmalar üzerine dersler vermektedir Farsça ve İngilizce dillerinde birkaç eseri ve makalesi bulunmaktadır.  
 
** Bu röportaj ORSAM Ortadoğu Danışmanı Pınar Arıkan tarafından, Aralık 2011'de, Tahran'da gerçekleştirilmiştir.  
 
 

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar