Suların hiç durulmadığı Ortadoğu’da, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı hava, kara ve denizden sürerken, Gazze içlerinde de Hamas’ın direnişi ve çatışma devam etmektedir. Gazze yanarken, Ortadoğu’nun diğer sıcak bölgesi Irak’ta da şiddetli patlamalar yaşanmakta ve çok sayıda insan hayatını kaybetmektedir. Önce 2 Ocak 2009’da Bağdat’ın güneyindeki Yusufiye bölgesinde, ulusal uzlaşma toplantısı düzenleyen Uyanış Konseyleri’nin bölge sorumlusunun evine yönelik saldırıda 23 kişi yaşamını yitirirken, 42 kişi de yaralanmıştır. Ölen kişilerin birçoğunun ulusal uzlaşı için bir araya gelen aşiret liderlerinden olması, saldırının Irak’taki istikrara darbe vurmayı amaçladığını akla getirmektedir. Öte yandan bu olaydan 2 gün sonra Bağdat’ın Kazımiye bölgesinde bulunan ve Şiiler için kutsal sayılan İmam Musa türbesi dışındaki kontrol noktasına düzenlenen saldırıda da 35 kişi yaşamını yitirirken 79 kişi de yaralanmıştır. Ölenlerden çoğunun İranlı hacı olması, İran’a bu saldırı üzerinden bir mesaj verilip verilmediğini düşündürtmektedir.
Bu tarz saldırılara alışık olan Irak halkı ve dünya medyası, olaylara çok fazla ilgi göstermese de, Irak’ta yaşanan siyasi gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda saldırıların detayları önem kazanmaktadır. Öncelikle her iki saldırının da bir kadın intihar bombacısı tarafından yapılması, saldırıların bu yöntemi çok sık kullanan El-Kaide tarafından düzenlenmiş olma ihtimalini yükseltmektedir. Bu noktada ABD’li yetkililer tarafından, 2007 yılında ABD tarafından uygulanan plan dâhilinde, El-Kaide’nin zayıfladığı ve etkinlik bölgelerinin azaldığı iddia edilmekte ve Irak’taki asker ve sivil kaybı sayısının azalması buna ispat olarak gösterilmektedir. Ancak ABD, bu plan çerçevesinde Irak’taki asker sayısını arttırmış ve ABD’ye en çok zayiat verdiren grupların başında gelen Sünni direnişçilerle anlaşarak “Uyanış Konseyleri” adında bir oluşum kurmuştur. Uyanış Konseylerine para ve silah desteği sağlayan ABD, bu oluşumla birlikte hem kendi askerlerine yönelik tehdidin önüne geçmiş hem de El-Kaide’yle savaşan yaklaşık yüz bin kişilik bir silahlı güce sahip olmuştur.
2008 yılı içerisinden Irak’taki 18 vilayetin 14’ünün (Bağdat, Musul, Selahaddin ve Kerkük hariç) güvenliği Irak yönetimine devredilirken, aynı yılın sonlarında, ABD ile Irak arasında, ABD askerlerinin Irak’taki varlığını ve çekilme takvimini düzenleyen anlaşma da imzalanmıştır. Böylece, 2009 yılı itibariyle işgalin simgesi haline gelen, devlet dairelerinin bulunduğu sıkı korunan “Yeşil Bölge”, Irak’ın hava sahası ve Basra Limanı’nın denetimi de Irak güvenlik güçlerine geçmiştir.
2008 yılı içerisinde Irak’ta, güvenlikte görece bir gelişme sağlansa da 2009 yılı itibariyle güvenliğin birçok bölgede Irak güvenlik güçlerine geçmesi akıllarda bazı soru işaretleri ortaya çıkarmaktadır. Yukarıda ifade edilen bu son saldırılar, Irak güvenlik güçlerinin güvenliği sağlamada yeterli olup olmayacağı şüphesini uyandırmaktadır. El-Kaide ve direnişçilerin toparlanmak amacıyla faaliyetlerini askıya almış olabileceği, güvenliğin Irak güvenlik güçlerine geçmesiyle birlikte, koalisyon güçlerine nazaran kabiliyet açısından daha az özelliğe sahip Irak güvenlik güçlerinin zaaflarından yararlanarak tekrar faaliyetlere başlayabileceği düşünülmektedir.
Bu noktada 31 Ocak’ta yapılması planlanan yerel seçimler önem taşımaktadır. Son dönemlerde medyada yaygın bir biçimde yer almasa da yerel seçimlerde aday olan kişilere yönelik saldırılarda artış gözlemlenmektedir. Birçok bölgeyi riskli çatışma alanları olarak görmek mümkündür. Özellikle Kürtler ve Sünni Araplar arasında Musul, Diyala (daha yerelde Hanekin), Şii gruplar arasında da Basra, Necef gibi önemli vilayetlerde gerginlik yaşanması ve bu gerginliklerin çatışmaya dönüşmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ayrıca Sünni Araplar arasında da bölünmelerin yaşanabileceği değerlendirilmektedir. Uyanış Konseylerinin yanı sıra yerel seçimlerde direnişçilerin de etkin rol oynaması bu iki grubu karşı karşıya getirebilir. Zira 2005’te yapılan yerel seçimlere Sünniler katılmamış, Sünni çoğunluğun olduğu bölgelerde yerel yönetim ya Kürt ya da Şii grupların eline geçmiştir. Sünnilerin 31 Ocak’ta yapılan seçimlere ciddi bir şekilde hazırlandıkları göz önünde bulundurulduğunda, gruplar arasında gerginliklerin yaşanabileceği söylenebilir. Aynı şekilde Sadr grubu da seçimlere katılmamış, yeni yapılacak seçimlere de grup halinde katılmayacağını açıklamıştır. Ancak Sadr Grubu’nun bağımsız adaylarla katılacağı ve çeşitli gruplara destek verebileceği düşünüldüğünde, bu grup ile diğer gruplar arasında da gerginlik ortaya çıkabilir. Bilindiği gibi daha önce Sadr Grubuna bağlı Mehdi Ordusu ile Irak İslam Yüksek Konseyine bağlı Bedr Örgütü Necef’te çatışmış ve çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, İran ve Büyük Ayetullah Sistani’nin müdahalesi üzerine çatışmalar son bulmuş ve ateşkes ilan edilmiştir.
Bu noktada Maliki hükümeti meşruiyetini sağlamaya ve güçlenmeye çalışırken, yerel seçimlerde çıkacak gerginliklerin, Maliki hükümetini sarsabileceği düşünülmektedir. Öte yandan Kerkük’te seçim yapılmayacak olsa bile, gruplar arasında yaşanabilecek gerginliklerin bu bölgeye de sıçraması muhtemeldir. Gerginliklerin Kerkük’e sıçraması halinde, Kerkük’teki kıvılcımın Irak’ı daha büyük bir yangına sürükleyebileceği değerlendirilmektedir. Bu durumda Irak’ta güvenlik ve istikrar sağlamanın kolay olmadığını söylemek mümkündür. Irak’ta güvenliğin sağlanamaması halinde ABD’nin Irak’tan çekilmesi çok çabuk ve kolay olmayabilir. Bu nedenle ABD Irak’tan çekilmek istiyor, Irak da ülkesinde yabancı asker varlığını istemiyorsa, Irak’ta istikrar üretici bir ulusal uzlaşmanın sağlanmasının gerekli olduğu ve Irak’ın komşu ülkelerinin de bu sürece dahil edilerek, Irak’a yönelik istikrarı bozucu hareket etmelerinin önüne geçilebileceği düşünülmektedir.