Suriye’de gerçek anlamda ne olduğu ve Suriye sorununun nasıl çözüleceği soruları son ayların en fazla merak edilen konuları durumunda. Bilgi almanın son derece zor olduğu bir ortamda içerden bir bakış alabilmek daha fazla önem kazanıyor. Yakın zaman öncesine kadar Şam’da faaliyet gösteren bir araştırma merkezinin başkanlığı görevini yürüten Samir Taki aynı görevi şimdi ülke dışında yürütüyor. Suriye denince akla ilk gelen uzmanlardan biri olan Samir Taki ile gerçekleştirdiğimiz röportaj bu açıdan daha fazla önem kazanıyor. Kendisi Suriye’de son durum, toplumsal grupların olaylara bakışı, senaryolar ve Türkiye’nin Suriye politikası gibi konularda merak edilen sorulara yanıt verdi.
Röportaj: Hasan Kanbolat, Oytun Orhan
ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?
TAKİ: Adım Samir el-Taki. Suriye krizi üzerine çalışan bir think-tank’in başındayım. Dubai’de çalışıyoruz ve Basra Körfezi’ndeki stratejik durum üzerine de yoğunlaşıyoruz.
Suriye rejimi, protestocuların terörist olduğunu iddia ediyor. Bunun yanı sıra, protestocular sivil olduklarını ve hükümetin sivilleri öldürdüğünü söylüyor. Suriye’de gerçekte ne oluyor, siz Suriye’deki durumu nasıl tanımlıyorsunuz?
Başlangıçta, ilk silahlı protestolara beş ay sonra rastladık. Sivillerin öldürülmesi beş ay boyunca sürdü. Fakat sonra yavaş yavaş her mahallede, gençler eğer tutuklanırlarsa öldürüleceklerini düşünmeye başladılar. Bu şekilde silahlanma yoluna gittiler. Hükümetin sivilleri öldürmesi, onların silahlanmasına yol açtı. Sonrasında, rejimin denetiminde olmayan bu mahallelerde bir protesto olacağı zaman bu silahlı gençler bölgeyi kuşatıyordu. Gösteriler otuz dakika sürse bile bu gençler orada oluyor, kalabalığı koruyor, fotoğraflar çekip internete dağıtıyorlardı. Gösterileri koruma ihtiyacı bir nefsi müdafaa idi. Bu gençler hükümeti protesto edebilsinler diye halkı koruyorlardı. Elbette daha sonra, bazı güvenlik güçlerine kendi halklarını öldürmeleri emredilince onlar da taraf değiştirdiler. Dahası da var. Sınırlara yakın şehirlerde aşiret kökenli insanlar kendi mahallelerini savunmaya başladı. Kardeşlerinin, akrabalarının öldürüldüğünü gören bu insanlar kendilerini savunmaya başladılar. Bir tür aşiret dayanışması anlayışları var. Bütün bunlar bizim, ayaklanmanın silahlı kanadı olarak adlandırdığımız şeyler. Örgütlü değiller. Bunlar normal ve sıradan insanlar. Bunlar, kendilerini savunmaya mecbur bırakılmış fakir ve kenara itilmiş kişiler. Elbette gün geçtikçe daha iyi organize oluyorlar. Beşar Esad’ın askerleri öldürmeye devam ettikçe, bu rejimle barışçıl görüşme olanağı kalmıyor. Rejim barışçıl protestolara izin vermiyor. İnsanlar perişan bir halde. Yiyecek, petrol gibi temel ihtiyaçların şehirlere gelmesi engelleniyor ve insanların durumu daha da kötüye gidiyor. İnsanlar silahlarına güvenmek zorunda kalıyorlar. Suriye’de, özellikle kırsal kesimde her ailenin silahı var. Silah edinmek de zor değil. Askerlerin davranışlarına tepki olarak insanlar kendilerini savunmak zorunda hissediyorlar. Çünkü askerler bir eve girdiklerinde yakıp yıkıyorlar ve hatta tecavüz edip öldürüyorlar. İnsanlar öfkeli ve bütün bunlara karşı koyuyorlar.
Sizce Suriye’deki olaylar nasıl sona erecek? Birkaç olasılıktan bahsediliyor ne yazık ki hepsi de şiddeti içeriyor. Birincisi, rejimin devamı, gösterilerin güç yolu ile bastırılması ki bu düşük bir ihtimal. İkinci senaryo ise rejimin yıkılışıyla birlikte daha çok şiddet ve kaosun doğması ihtimali. Sizce Suriye’de halen demokrasiye barışçıl geçiş imkanı kaldı mı?
Öncelikle rejimin zaferinin mümkün olmadığını düşünüyorum, neden? Suriye Kuzey Kore olamaz. Suriye geçirgen bir ülke, çevrelemek veya kapatmak mümkün değil. Suriye bir savaş ekonomisine dönüştürülemez. Bunun için ne kaynaklar ne de kültür müsait. Suriye bir ticaret ülkesi. Kapatamazsın. Yıkık bir toplumu yönetmeye çalışan zayıf bir lider düşünülemez. Bu pratik değil. Bu yüzden Beşar’ın gideceğinden eminim. Dolayısıyla iki senaryomuz var. Birincisi, ekonomik, sosyal ve siyasi olarak devletin yıkılışı için gereken farklı koşulların olgunlaşması. Bütün bu koşullar olgunlaşınca herkesin tehlike içinde olmasa dahi kendilerini tehlikede hissettikleri ve tehlikeden kaçınmaya çalıştıkları bir noktaya gelinecek. Bu şekilde bir iç savaşa kayış engellenecek. Sonra insanlar bir şeyler yapmaya çalışacaklar. Biz bahsimizi buna oynuyoruz. Elbette bu kriz faktörlerinin yanı sıra başka faktörlere de ihtiyacımız var. Topluluklar arası diyalogu teşvik edecek ve böylece barışçıl bir geçiş ortamı yaratacak yardımsever bir uluslararası destek de gerekli. Hiç kimse, girişimde bulunarak geçiş sürecini yönetecek, istikrarı sağlayarak Suriye toplumundaki çeşitli unsurları, Alevileri, Hıristiyanları koruyacak ve bu şekilde ülkeyi kurtaracak birine hayır demez. Bence bu bir hayal değil. Bu imkansız değil. Topluluklar arası diyaloga ve uluslararası desteğe ihtiyacımız var. İkinci senaryo ise çok tehlikeli bir iç savaş. Bence bu çok yakın. Zaman bizim aleyhimize. Daha çok vakit harcadıkça daha çok insan öldürülüyor. Rejim, Humus’u, özellikle Humus’taki bazı mezhep bölgelerini bombalıyor. Neden; neden çatışmaya mezhep boyutunu katıyorsun? Buna gerek yok.
Suriye’de ayaklanma henüz Halep ve Şam merkezine çok fazla yayılmadı. Herkesin görüşü bu iki şehrin merkezinde gösteriler artarsa rejimin yaşama şansının çok azalacağı. Siz bu şehir merkezlerinde neden çok fazla olay olmadığını düşünüyorsunuz?
Şam’da da pek çok şey oluyor ancak şehrin dış ve marjinal kesimlerinde yer alıyor. Rejimin cinayetleri ve zalim tutumu yüzünden orta sınıf kendini koruyor. Hazır değiller diye anlaşılmasın, eğer rejim askerleri geri çekerse sokaklar milyonlarla dolar. Herkes gösteri düzenler. Sokaklara inerler ve kendilerini gösterirler. Bildiğiniz gibi Hama valisi askerleri geri çekti ve bir hafta içerisinde sekiz yüz bin kişilik şehirde beş yüz bin katılımlı gösteriler oldu. Eğer Suriye’de işkence biterse rejim de yıkılır.
Suriye halkının belli bir kesiminin rejimi desteklediğine dair iddialar var…
Eğer masaya bir silah koyup “Beni seviyor musun?” diye sorarsanız size “Evet, seviyorum” derim elbette. Bunun bir anlamı yok. Masadan silahı çekmeniz gerekir.
Dürziler, Hıristiyanlar ve Arap Alevilerin duruşu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dürziler ayaklanmaya katıldı, fakat çok zayıflar. Küçük topluluklardan kahramanlık beklemiyoruz. Sadece rejime yardımcı olmamalarını istiyoruz. Ayaklanmanın ön saflarında olmalarına gerek yok. Onlardan çok fazla şey beklemiyoruz.
Peki ya Hıristiyanlar?
Hıristiyanlar, Dürziler, İsmaililer. Siyasal olarak devrimcidirler. Ayrıca ayaklanan pek çok Alevi köyü de var. Onların geleneksel bir devrimci tutumu var.
Suriye rejimi, yıkılması durumunda ülkeyi daha büyük felaketler beklediği şeklinde bir korku yayıyor. Bu korku özellikle azınlık gruplar arasında yaygın. Irak örneği Suriye toplumu için ne anlam ifade ediyor?
Elbette korkular mevcut; ancak tehlike İslamcılar değil. Esas tehlike fanatiklik, bağnazlık. Suriye halkı İslamcı değildir. Bize Osmanlı döneminden kalan bir çeşit Halk İslamı var. Hoşgörü sahibi, ticaretle uğraşan pratik insanlar Hıristiyanlarla birlikte yaşıyorlar. Ben Halep’te yaşadım. Yahudiler ve Hıristiyanlar da vardı. Birçok arkadaşımız vardı. Onlara kökenlerini hiç sormadım. Bir arkadaşımın Hıristiyan olduğunu on sekiz yıldan sonra düğününe davet edildiğimde bir kiliseye gittiğim zaman öğrendim. Biz Suriye’de böyle yaşıyoruz. Bu çeşit bir İslam anlayışı hakim. Fakat mezhepsel gerginlikler büyürse ve rejim de bunları alevlendirirse çatışma kaçınılmaz olacaktır. Biz bu yarayı kapatmak gerektiğini savunuyoruz. Çok fazla açık kalırsa etrafa yayılacak bir yara bu. Biz bunu bitirmek istiyoruz. Bazı rahatsızlıklar olabilir. İşte bu yüzden uluslararası destek lazım. Suriye kendi başına halledemez.
Son olarak Türkiye’nin Suriye politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle Türk halkına sadece mültecilerle ilgili değil de, genel anlamda dost canlısı yaklaşımlarından ötürü teşekkür ederim. Türkiye elbette başlangıçta rejimin içeriden dönüşmesini tercih etti. Bu iyi niyetli bir adım ancak pratik değil. Şimdi Türkiye’nin, Suriye’nin tümünü kucaklayan bir tutum geliştirmesi gerekir. Türklerin sadece belli bir grubu destekledikleri izlenimini ortadan kaldırmalıyız. Bu Türkiye’nin çıkarına değildir. Türkiye için yaşamsal olan demokratik dönüşümlerin yumuşak bir geçişle sağlanmasıdır. Bölgede veya dünyada Türkiye’nin rolünü oynayabilecek başka bir devlet göremiyorum. Bu yüzden bu süreçte Türkiye’nin desteğine ihtiyacımız var. Türkler, bu amaçla, Suriye’deki sadece bir kesimle değil tüm kesimlerle diyalog geliştirme kapasitesine sahip olmalı. Yanlış olarak Türkiye’nin sadece kendisine yakın kişileri desteklediğine dair bir izlenim var. Bu algılamayı değiştirmek zorundayız. Günün sonunda siyaset dediğimiz algılamadan ibarettir.
* Bu röportaj 18 Şubat 2012 tarihinde, Rusya’nın Soçi kentinde düzenlenen Valdai Forumu sırasında ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat ve ORSAM Uzmanı Oytun Orhan tarafından gerçekleştirilmiştir.