Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Kuvvet Kullanma Yasağı Bağlamında İsrail’in İran Saldırısı

Uluslararası hukukta kuvvet kullanma, devletlerarasında her türlü silahlı çatışmayı bünyesinde barındırmaktadır. Nitekim geniş çaplı savaşların yanında abluka, bombardıman gibi sınırlı zararlar ve meşru müdafaa kapsamında gerçekleştirilen eylemler kuvvet kullanma kapsamında yer almaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Şartı madde 2/4’te “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı gerek BM’nin amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” hükmü ile kuvvet kullanma fiiline yönelik bir yasak getirilmiştir. İlgili hüküm uluslararası hukukun normlar hiyerarşisi içerisinde en üst konumda bulunun jus cogens (buyruk kurallar) arasında yer almaktadır.

Kuvvet kullanma yasağı, jus cogens arasında yer almasına rağmen ilgili yasağa yönelik şart ile bazı istisnalar getirilmiştir. Nitekim bunlardan biri BM Şartı’nda devletlerin doğal hakkı (inherent right) olarak tanımlanan meşru müdafaa hakkıdır. Meşru müdafaa, devletlerin kendilerine yönelik başka bir devletin silahlı saldırısına karşı yönelttiği müdafaa hakkıdır. Meşru müdafaa sebebiyle kuvvete başvuran devlet, saldırıyı bertaraf edecek düzeyde ve kendisine yönelen saldırı ile orantılı seviyede kuvvet kullanmalı ve statükoyu yeniden tesis etme amacına sahip olmalıdır. Yani meşru müdafaa; elverişli, orantılı ve zorunlu başvurulan bir yol olmalıdır. Bu açıdan meşru müdafaaya başvuran devlet, belirli sınırlar dâhilinde hareket etmek durumundadır.

Önleyici Meşru Müdafaa ve Ön Alıcı Saldırı

Önleyici meşru müdafaa kavramı; doktrinde gerçekleşmesi ya da tekrarlanması muhakkak bir saldırıya karşı önleyici amaçla başvurulan kuvvet kullanımı olarak tanımlanmaktadır. Önleyici meşru müdafaa hakkının uluslararası hukukta yeri olduğunu kabul edenler bunu iki görüşe dayandırmaktadır. Birinci görüş, BM Şartı 51. madde hükmü olan “Bu antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması hâlinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez.” maddesinde “doğal hak (inherent right)” tabirine dayanmaktadır. Buna göre ilgili maddede meşru müdafaaya yol açabilecek durumlar sınırlı sayıda (numerus clausus) belirtilmemiş olmakla hakka yönelik herhangi bir sınırlama getirilmemiştir. Bu açıdan ilgili hükümde yer alan meşru müdafaa hakkı, önleyici meşru müdafaa kavramını da kapsamaktadır. İkinci görüşe göreyse 51. maddede yer alan “silahlı saldırı” ifadesi geniş yorumlanmalı ve saldırı için yapılan hazırlık aşamasını da kapsamalıdır.

Önleyici meşru müdafaa kavramının temel unsuru bir saldırı fiilinin gerçekleşmesinin kesin ve yakın bir tehdit oluşturmasıdır. Zira gerçekleşmesi muhakkak bir saldırının göz ardı edilmesi, saldırgan tarafa ilk hamle üstünlüğünü tanımak anlamına gelecektir. İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşları sırasında Suriye, Mısır, Ürdün ve Irak’a yönelik başlattığı saldırıda önleyici meşru müdafaaya başvurduğunu iddia etmiştir. Buna gerekçe olarak vukuu muhakkak bir saldırı ihtimali ile karşı karşıya olduğunu ve BM Acil Gücünün (UNEF) Mısır’ın talebiyle Sina’dan çekilmesini göstermiştir. Fakat İsrail’in bu saldırganlığı, BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) 242 sayılı kararı ile oy birliğiyle kınanmıştır. Yine İsrail, 7 Haziran 1981’de nükleer silah üreteceği gerekçesiyle Irak’taki Osirak Nükleer Tesisi’ni bombalayarak önleyici meşru müdafaa hakkını kullandığını ileri sürmüştür. Ne var ki bu saldırılar, BMGK’nın 9 Haziran 1981’de oy birliğiyle kabul ettiği 487 sayılı kararla kınanmıştır. Zira söz konusu İsrail saldırısını gerektirecek kesinlikte bir saldırı tehdidi mevcut olmamıştır. Bu açıdan önleyici meşru müdafaa kavramı İsrail devleti tarafından istismar edilmiştir.

11 Eylül saldırısı sürecinde önleyici meşru müdafaa kavramı Bush doktrini ile genişletilerek ön alıcı saldırı (pre-emptive strike) ve önleyici savaş (preventetive war) kavramı ortaya atılmıştır. Ön alıcı saldırı kavramına göre ABD, saldırı düzenleme ihtimali şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık olduğu düşünülen devletlere yönelik askerî saldırı düzenleme hakkının var olduğunu ileri sürmüştür. Bu açıdan ön alıcı saldırı kavramı, önleyici meşru müdafaa ile benzerlik arz etmektedir. Önleyici saldırı ise muhtemel bir saldırı yönünde emarelerin varlığı hâlinde bu ihtimalin önlenmesi için gerçekleştirilen kuvvet kullanımıdır. Amerika’nın 11 Eylül’den sonraki süreçte Irak ve Afganistan işgalleri göz önüne alındığında ilgili kavramların istismara açık olduğu ortadadır. Zira söz konusu devletlerden ABD’ye yönelik vukuu muhakkak ya da muhtemel bir saldırı tehdidi gerçekleşmemiştir. Bu anlamda Bush doktrini ile kuvvet kullanma yasağına yönelik getirilmeye çalışılan istisna durumu, Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemin egemen gücü ABD lehine istismara yol açmıştır. Buradan anlaşılacağı üzere Bush doktrini ile ortaya konan anlayış, devletlerin tek taraflı değerlendirmesi ile uygulandığı takdirde sınırları belirli olmayan, kolektif bir görüşün yansıması olmayan ve öznel bir değerlendirmenin ürünü olması yönüyle istismara açık bir kavramdır.

İsrail’in İran’a Saldırısı

İsrail, 13 Haziran 2025’te Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Lideri Hüseyin Selami ve İran Ordusu Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’nin yanında önde gelen İranlı nükleer bilim adamlarını hedef almak suretiyle İran’a yönelik bombalı saldırılar gerçekleştirmiştir. İsrail saldırısını gerekçelendiren Binyamin Netanyahu, bu saldırıları İran’ın “çok kısa bir süre içinde nükleer silah üretebileceği” iddiasına dayandırmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından yapılan açıklamada söz konusu hava harekatının “İran’ın nükleer programını vurmak ve İran rejiminin İsrail’e karşı devam eden saldırganlığına karşılık vermek üzere” ön alıcı saldırı (preemptive strike) olarak gerçekleştirildiği ileri sürülmüştür. Eski Uluslararası Adalet Divanı üyesi Prof. Dr. Michael Becker, İsrail’in saldırılarının meşru müdafaa kapsamında değerlendirilemeyeceğini zira İsrail’e yönelik doğrudan ve yakın bir İran saldırısının söz konusu olmadığını, İran’ın nükleer üretim gerçekleştirmesinin ABD ile İran arasındaki müzakereler de göz önüne alındığında İsrail’e yönelik yakın bir tehdit olarak algılanamayacağını belirtmiştir. Neticede İsrail, gerçekleşmesi ya da tekrarlanması muhakkak bir saldırı söz konusu olmadığı hâlde önleyici saldırı argümanına başvurarak uluslararası hukukta yer alan kuvvet kullanma yasağını ihlal etmiştir. İran’a karşı gerçekleştirilen saldırıları kınamak üzere Güvenlik Konseyi daimi üyeleri Çin ve Rusya öncülüğünde karar tasarısı hazırlanmış olsa da daimi üyelerden Amerika doğrudan olaya müdahil olarak İran’daki nükleer tesisleri bombardıman altına almıştır. ABD’nin daimî üye olarak sahip olduğu veto yetkisi sebebiyle BMGK’nin gündeme gelmesi muhtemel kınama kararının kabul edilmesi imkânsız hâle gelmiştir. Bu açıdan 1967 ve 1981’deki İsrail saldırganlığına yönelik konseyde oybirliği ile kınama kararı verildiği göz önüne alındığında günümüz itibarıyla uluslararası sistemin hegemon güçlerin çıkarları lehine geriye doğru adım attığından bahsedilebilir. 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırganlığının dizginlenemez bir hâle geldiği ve uluslararası hukukun emredici normlarının hiçe sayıldığı bu sürecin gelecekte alternatif bir uluslararası sistem arayışına yol açması muhtemeldir. Zira mevcut dünya sistemi, BMGK öncülüğünde uluslararası barış ve güvenliği güçlendirmek bir yana gitgide daha kaotik bir ortama doğru sürüklenmektedir. Konsey daimî üyesi olarak ABD’nin de kaotikleşme yolunda seyreden bu sürecin parçası olduğu göz önüne alındığında alternatif arayışların gün yüzüne çıkması olası bir durumdur.

Etiketler

ORSAM  asdasd

Zekeriya Koç

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar