Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılar, Süveyş Kanalı üzerinden geçen küresel ticaretin aksaması ve büyük güçlerin Afrika Boynuzu’ndaki artan rekabeti, uzun yıllar bölgesel krizlerle anılan bu coğrafyayı uluslararası güvenlik gündeminin merkezine yerleştirmiştir. Bugün Babülmendep Boğazı’nda yaşanacak bir güvenlik krizi, bölge ülkelerinin yanı sıra Avrupa’nın enerji arzını, küresel tedarik zincirlerini ve NATO üyesi ülkelerin ekonomik güvenliğini de doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu, NATO açısından yalnızca uzaktaki bir istikrarsızlık alanı değil; ittifakın güney kanadının güvenliğiyle doğrudan bağlantılı stratejik bir jeopolitik havza olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda bölgenin güvenlik dinamikleri, NATO’nun yalnızca askeri araçlara dayalı geleneksel yaklaşımlarının ötesine geçmesini zorunlu kılmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin, Somali başta olmak üzere Afrika Boynuzu’nda son yirmi yılda geliştirdiği güvenlik, diplomasi ve kapasite geliştirme temelli çok boyutlu angajman modeli dikkat çekmektedir. Ankara’nın sahada oluşturduğu tecrübe ve kurumsal birikim, NATO’nun Güney Komşuluk stratejisinde giderek daha fazla önem kazanan yerel ortaklıklar ve sürdürülebilir güvenlik anlayışı açısından önemli dersler sunmaktadır.
Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu neden NATO’nun gündeminde?
Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO’nun güvenlik gündemi büyük ölçüde Avrupa-Atlantik coğrafyasındaki tehditlere odaklanmış olsa da son yıllarda ittifakın dikkatinin giderek güney yönüne kaydığı görülmektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa güvenliği yeniden ön plana çıkmış olsa da düzensiz göç, terörizm, deniz güvenliği, kritik tedarik zincirlerinin korunması ve büyük güç rekabeti gibi sınır aşan güvenlik sorunları NATO’nun Güney Komşuluk yaklaşımını daha stratejik bir zemine taşımıştır. Bu bağlamda Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu, yalnızca bölgesel krizlerin yaşandığı çevresel alanlar olmaktan çıkmış; küresel ticaret, enerji güvenliği ve jeopolitik rekabet açısından NATO’nun dikkatle takip ettiği kritik bir jeostratejik havza haline gelmiştir.
Bölgenin artan önemi öncelikle küresel ticaret yollarıyla ilişkilidir. Dünya deniz ticaretinin yüzde 12’si Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı üzerinden gerçekleşmektedir. Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz ulaşım hattını oluşturan bu koridor, enerji sevkiyatından konteyner taşımacılığına kadar küresel ekonominin can damarlarından biri durumundadır. Ancak son yıllarda Yemen merkezli Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları, deniz taşımacılığının ne denli kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. Çok sayıda şirketin Ümit Burnu rotasına yönelmek zorunda kalması yalnızca navlun maliyetlerini artırmamış, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerinde ciddi aksamalara yol açmıştır. Bu durum, Kızıldeniz güvenliğinin artık yalnızca bölgesel bir mesele değil, doğrudan NATO üyelerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarını etkileyen küresel bir güvenlik konusu olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte bölgenin önemi yalnızca deniz güvenliğiyle sınırlı değildir. Afrika Boynuzu, son yıllarda büyük güç rekabetinin yeni sahalarından biri haline gelmiştir. Çin’in Cibuti’deki askeri üssü, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki altyapı yatırımları ve ekonomik nüfuzu bölgedeki etkinliğini artırırken; Rusya da Sudan başta olmak üzere çeşitli ülkelerde askeri ve güvenlik iş birlikleri yoluyla kalıcı bir varlık oluşturma arayışındadır. Körfez ülkelerinin liman yatırımları, İran’ın bölgesel nüfuz faaliyetleri ve Batılı aktörlerin güvenlik girişimleri, Afrika Boynuzu’nun uluslararası sistemde çok kutupluluk tartışmalarının gündemindeki merkezi jeopolitik rekabet alanlarından biri olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla NATO açısından mesele, belirli tehditlere karşı askeri tedbir geliştirmekle birlikte bölgesel istikrarı destekleyecek sürdürülebilir ortaklıklar inşa etmektir.
Nitekim son yıllarda NATO’nun Güney Komşuluk yaklaşımında da bu yönde bir dönüşüm dikkat çekmektedir. İttifak, güvenliği yalnızca askeri güç projeksiyonu üzerinden tanımlayan geleneksel anlayıştan uzaklaşarak kapasite geliştirme, yerel ortaklarla iş birliği ve dayanıklılık oluşturma gibi unsurları daha fazla ön plana çıkarmaktadır. Libya, Afganistan ve Sahel örnekleri göstermiştir ki dışarıdan sağlanan askeri çözümler, yerel sahiplenme ve kurumsal kapasiteyle desteklenmediğinde kalıcı sonuç üretmekte zorlanmaktadır. Bu nedenle NATO’nun güney kanadında karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının çözümünde yerel aktörlerin güçlendirilmesi ve bölgesel ortaklıkların geliştirilmesi kritik önem taşımaktadır.
Türkiye’nin Afrika Boynuzu tecrübesi ve NATO için stratejik çıkarımlar
Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki tecrübesi dikkat çekici bir örnek sunmaktadır. Ankara, son yirmi yılda kıta genelinde geliştirdiği çok boyutlu Afrika politikasını özellikle Somali üzerinden somutlaştırmıştır. Türkiye’nin Somali’deki varlığı yalnızca askeri iş birliğiyle sınırlı olmayıp diplomasi, kalkınma yardımları, insani destek, eğitim ve kurumsal kapasite geliştirme faaliyetlerini kapsayan bütüncül bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Türkiye’nin bölgedeki angajmanı, NATO’nun son dönemde öne çıkarmaya çalıştığı kapsamlı güvenlik anlayışıyla önemli ölçüde örtüşmektedir.
Somali’de faaliyet gösteren TÜRKSOM Askeri Eğitim Üssü bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biridir. Türkiye burada yalnızca askeri eğitim vermemekte; aynı zamanda Somali güvenlik kurumlarının profesyonelleşmesine, komuta-kontrol kapasitesinin geliştirilmesine ve ulusal güvenlik mimarisinin yeniden inşasına katkı sağlamaktadır. Somali’nin uzun yıllardır mücadele ettiği devlet kapasitesi eksikliği ve El-Şebab tehdidi düşünüldüğünde bu tür faaliyetlerin kısa vadeli operasyonel kazanımların ötesinde stratejik sonuçlar ürettiği görülmektedir. Bu durum, NATO açısından da önemli dersler içermektedir. Nitekim güvenlik sektörünün yerel kapasite temelinde güçlendirilmesi, dış müdahaleye dayalı modellerden daha sürdürülebilir sonuçlar ortaya koyabilmektedir.
Deniz güvenliği alanında da Türkiye’nin bölgesel katkıları dikkat çekmektedir. Somali ile imzalanan denizcilik ve savunma iş birliği anlaşmaları, Somali’nin münhasır ekonomik bölgesinin korunması, yasa dışı balıkçılıkla mücadele edilmesi ve deniz güvenliği kapasitesinin artırılmasına yönelik önemli fırsatlar sunmaktadır. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu arasında yer alan Somali kıyıları düşünüldüğünde bu iş birlikleri yalnızca Somali’nin değil, uluslararası deniz ticaretinin güvenliği açısından da stratejik değer taşımaktadır. NATO’nun deniz güvenliği perspektifi ile Türkiye’nin sahadaki uygulamaları arasında bu nedenle güçlü bir tamamlayıcılık ilişkisi bulunmaktadır.
NATO’nun güney komşuluk stratejisinde Türkiye’nin katma değeri
Türkiye’nin NATO açısından öne çıkan bir diğer katkısı ise kolaylaştırıcı diplomasi kapasitesidir. Somali ile Etiyopya arasında 2024 yılında yaşanan gerilim sonrasında başlatılan Ankara Süreci, Türkiye’nin bölgesel krizlerde yalnızca güvenliğe katkı sağlayıcı değil aynı zamanda diplomatik kolaylaştırıcı rol üstlenebildiğini göstermiştir. Tarafları aynı masa etrafında buluşturan ve diyalog kanallarını açık tutan bu girişim, NATO’nun giderek önem verdiği kriz önleme ve çatışma yönetimi anlayışıyla da uyumludur. Zira günümüzde güvenlik, askeri tehditleri bertaraf etmeyi ve krizlerin ortaya çıkmasını engelleyecek siyasi mekanizmaların oluşturulmasını da gerektirmektedir.
Diğer taraftan Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki etkinliği, yalnızca devlet kurumlarıyla kurduğu ilişkilerden kaynaklanmamaktadır. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Türkiye Maarif Vakfı, Türk Kızılayı, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör yatırımları aracılığıyla oluşturulan geniş etkileşim ağı, Ankara’ya bölgede önemli bir toplumsal meşruiyet kazandırmıştır. Bu durum, güvenlik ve kalkınma arasındaki ilişkinin giderek daha fazla önem kazandığı günümüzde NATO açısından kayda değer bir deneyim sunmaktadır.
Sonuç olarak, NATO’nun Güney Komşuluk stratejisinin başarısı, ittifakın bölgeye ne kadar askeri güç gönderebildiğinden ziyade ne ölçüde sürdürülebilir ortaklıklar kurabildiğine bağlı olacaktır. Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda ortaya çıkan yeni güvenlik ortamı, askeri caydırıcılık ile diplomatik angajmanı, kapasite geliştirmeyi ve yerel sahiplenmeyi birlikte gerektirmektedir. Türkiye’nin Somali başta olmak üzere bölgede son yıllarda geliştirdiği çok boyutlu yaklaşım, bu açıdan NATO için önemli bir referans noktası oluşturmaktadır. Ankara’nın sahada oluşturduğu kurumsal birikim, yerel aktörlerle geliştirdiği güven ilişkisi ve güvenlik-kalkınma-diplomasi ekseninde şekillenen deneyimi, NATO’nun güney kanadında şekillenen yeni güvenlik anlayışına somut katkılar sunabilecek stratejik bir ortaklık modeli olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki tecrübesi yalnızca ulusal dış politikanın bir başarısı değil, aynı zamanda NATO’nun Güney Komşuluk vizyonunun uygulanabilirliği açısından da önemli bir test alanı olmaya devam edecektir.
Bu yazı, SAVTEK Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.