Suriye devrimi açısından 18 Ocak 2026 tarihi yeni bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Devrimin ardından şekillenen ve uluslararası kamuoyunda kabul gören Ahmed Şara yönetimi bir yandan Suriye’nin yeniden yapılanması için çaba sarf ederken öte yandan Suriye’nin toprak ve kurumsal bütünlüğünü sağlamaya dönük ciddi meydan okumalarla karşı karşıya kaldı. Bu anlamda en önemli dosyalardan birisi de ABD desteği ile kurulan ve ABD tarafından DEAŞ’a karşı yürütülen mücadele sürecinde silahlandırılan SDG dosyası idi. SDG her ne kadar Kürt ve Arap unsurları barındırsa da YPG’nin kontrolünde olduğu da bilinen bir gerçekti. Devrimden sonra Şam yönetiminin, ABD’nin ara buluculuğunda silaha başvurmaksızın çözmeye çalıştığı bu mesele ile ilgili en önemli süreçlerden birisi de 10 Mart Mutabakatı oldu.
10 Mart Mutabakatı Suriye Kürtlerini, ülkenin asli bir unsuru olarak kabul ederek Kuzeydoğu Suriye’deki tüm sivil ve askerî kurumların, Suriye devleti yönetimi çerçevesinde entegre edilmesi, sınır kapıları, havaalanları ve petrol ile gaz sahalarının devlet kontrolüne geçmesini öngörmekteydi. Bu ilkelerin hayata geçirilmesi için kurulacak komitelerin çalışmalarını 2025 yılı sonuna kadar tamamlaması ve süreci fiilen yürütmesi beklenmekteydi. Ancak SDG tarafının anlaşmayı “özerklik” temelinde anlamlandırması ve bu çerçevede ısrar etmesi, bu amacını gerçekleştirmek için -İsrail ile ittifak yapma girişimleri dâhil- oldukça agresif bir tutum içine girmesi ve nihayetinde süreci baltalamaya dönük girişimleri nedeniyle anlaşmanın uygulanması akamete uğradı.
Şara yönetiminin Lazkiye ve Süveyda’daki isyanlar nedeniyle bir yol kazası yaşayacağı beklentisi ile İsrail’in Suriye güvenlik güçlerini doğrudan hedef alması, SDG yönetiminin mutabakatı uygulamak yerine farklı beklentilerle hareket etmesine yol açmış olabilir. Nitekim bu dönemde Nusayri ve Dürzilerin bir kısmının, SDG ile “özerklik” konusunda söylem birliğine varmış olması tesadüf değildi. Öte yandan 10 aylık süreçte Şam yönetiminin uluslararası arenadaki tanınırlığını artırması ve meşruiyet kazanması, zamanın Şam’dan yana olduğuna dair önemli işaretlerdi. Bu çerçevede Ahmed Şara’nın Cumhurbaşkanı sıfatıyla Birleşmiş Milletlere (BM) davet edilmesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisiyle doğrudan görüşmesi ve daha da önemlisi Esed dönemi ile iç savaş yıllarında Suriye’ye uygulanan bütün yaptırımların süreli de olsa askıya alınması; Şam yönetiminin, Lazkiye ve Süveyda kaynaklı meydan okumaları sancılı süreçlerin ardından da olsa kontrol altına almayı başardığını göstermiştir. Söz konusu gelişmeler, mevcut yönetimin uluslararası meşruiyetinin ve iç siyasal dayanıklılığının güçlenmesine işaret eden önemli göstergeler olarak öne çıkmaktadır.
Mutabakata Giden Süreç
10 Mart Mutabakatı’nın hayata geçirilmesi için belirlenen 2025 yılının sonuna gelindiğinde, mutabakatın uygulanması bir yana, YPG’ye bağlı güçlerin Halep’te kontrol altında tuttukları Beni Zeyd, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde SDG unsurlarının gerçekleştirdiği saldırılar, Şam yönetiminin güvenlik operasyonunu başlatmasını tetikledi. 6 Ocak’ta başlayan güvenlik operasyonu, 11 Ocak’ta bu mahallelerin YPG’den arındırılması ile sonuçlandı ancak bu noktada kalmadı. Operasyonlar Meskene ve Deyr Hafir’e yerleşen YPG’li gruplara karşı kaldığı yerden devam etti. Bu bölgelerin de kontrol edilmesi ile tamamlanması beklenen güvenlik operasyonu, PYD’nin silah zoru ve ABD’nin desteği ile kontrol altında tuttuğu Rakka ve Deyrizor şehirlerine yönelik olarak genişledi. Arap aşiretlerinin de SDG’den koparak Şam yönetimi ile birlikte saf tutması bu iki büyük şehrin Şam yönetimi tarafından kontrol edilmesi ile sonuçlandı. Rakka ve Deyrizor şehirleri yalnızca teritoryal büyüklükleri ve demografik yapıları açısından değil Suriye’nin doğal gaz ve petrol yataklarının önemli bir kısmını barındırması açısından da önem taşımaktadır. Dahası YPG’nin domine ettiği SDG yapılanmasının Arapları da içerdiği ve temsil ettiğine yönelik propaganda da çökmüş oldu.
Şam yönetimi lehine oluşan bu askerî tablonun bir siyasi çıktıya dönüşmesi artık kaçınılmaz oldu. Böylece güvenlik operasyonunun devam ettiği süre zarfında yürüyen müzakereler sonunda, Şam yönetiminin elinin oldukça güçlü olduğu bir bağlamda yeni bir mutabakat metni ortaya çıktı.
18 Ocak Mutabakatı’nın İçeriği
ABD yönetiminin aracılığı ile ortaya çıkan mutabakat metninin içeriği açısından 10 Mart Mutabakatı’nı andırsa da bazı açılardan önemli oranda farklılaşmaktadır. Bu anlamda en önemli ayrışma noktası Şam yönetiminin hedeflerine ulaşan bir güvenlik operasyonunun ardından imzalanmış olmasıdır. Bu yönüyle -ABD’nin ara buluculuğunda imzalansa da- kazanan tarafın perspektifini yansıtması doğaldır.
14 maddeden oluşan metin, Şam-SDG müzakerelerine yeni bir hukuki çerçeve olarak ortaya çıkmıştır. Suriye’nin topraksal, kurumsal ve kimliksel bütünlüğü temelinde oluşturulan metin 10 Mart Mutabakatı’na göre teritoryal ve kurumsal düzenlemeleri daha somut bir düzlemde şekillendirdiği açıktır. Mutabakat metninde yer alan maddelerin, güvenlik, idari düzenlemeler ve egemenliğin tesis edilmesine ilişkin önemli boyutları haizdir.
Güvenlik kapsamında, tüm cephelerde ve temas hatlarında derhal ve kapsamlı ateşkes ilan edilmesi ve SDG’ye bağlı tüm askerî birliklerin Fırat’ın doğusuna çekilmesini ayrıca Deyrizor ve Rakka illerinin, idari ve askerî olarak tamamen Suriye hükûmetine devredilmesini öngören maddeler, güvenlik operasyonu ile elde edilen askerî kazanımları garanti altına almaktadır. Güvenlik alanına ilişkin bir başka madde ise 10 Mart Mutabakatı’nda üç tümen olarak Suriye ordusuna entegre olması teklif edilen SDG’nin askerî ve güvenlik unsurlarının, yeni anlaşmaya göre bireysel olarak savunma ve içişleri bakanlıkları bünyesine alınmasının planlanmış olmasıdır. Suriye devriminin ruhu ve amaçları açısından önemli bir gösterge sayılabilecek bir başka madde ise SDG yönetiminin, Esed rejimi kalıntılarının saflarına katılmasına izin vermeyecek ve bölgede bulunan eski rejim subaylarına ait listeleri hükûmete teslim edecek olmasıdır. SDG’nin bu maddeyi kabul etmiş olması, eski rejim kalıntıları ile iş birliği yapmış olmasını zımnen kabul etmesi anlamına gelmektedir.
Mutabakat, çatışma alanında olmayan ve hâlen SDG’nin kontrolünde olan Haseke’ye dair iki madde içermektedir. Birincisi Haseke’deki tüm sivil kurumların, Suriye devletinin idari yapısına entegre edilmesini öngören maddedir. İkincisi ise Haseke Valiliği için bir aday atanmasına yönelik cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak olmasıdır. Bu ifadeler Haseke Valiliği konusunda SDG yönetimine tercih hakkı tanırken karar yetkisinin Şam hükûmetinde olduğunu teyit etmektedir. Benzer şekilde Ayn el-Arab bölgesine dair alınan karar da dikkati çekicidir. Buna göre Ayn el-Arab bölgesi ağır silahlardan arındırılacak, kent halkından oluşan yerel güvenlik gücü kurulacak ve polis teşkilatı da İçişleri Bakanlığına bağlanacaktır.
Suriye’nin egemenliği ve ekonomik kaynaklara ulaşmasına ilişkin en önemli madde ise sınır kapıları ile petrol ve doğal gaz sahalarının, tamamen Suriye hükûmetine devredilecek olması ve bu bölgelerin güvenliğinin düzenli ordu tarafından sağlanacak olmasıdır. DEAŞ tutukluları ve ailelerinin tutulduğu kamplarının yönetimi de ilgili güvenlik güçleriyle birlikte Suriye hükûmetine devredilecektir. Bu maddenin asıl amacı SDG yönetiminin zaman zaman kullandığı DEAŞ’lıları serbest bırakma şantajının ve bu senaryoda ortaya çıkacak DEAŞ tehdidinin bertaraf edilmesidir.
Mutabakatın ortaya çıktığı askerî şartlar ve içeriğine bakıldığında SDG’nin kontrol ettiği teritoryal alanlar ve sahip olduğu ekonomik kaynakları önemli ölçüde kaybettiğini ifade etmek mümkündür. Dahası güvenlik operasyonunun dışında kalan Ayn el-Arab ve Haseke’ye dair düzenlemelerin yer alması, örgütün kontrolünü konsolide ettiği bu bölgelerde de Şam yönetimine karşı inisiyatif kaybettiğine işaret etmektedir. Ortaya çıkan bu tablo ve Arap aşiretlerin önemli bir kısmının Şam yönetimi ile iş birliği yapması, resmen feshedilmemiş olsa da SDG’nin fiilen parçalandığı anlamına gelmektedir.
SDG Mutabakata Uymazsa!
SDG’nin, 10 Mart Mutabakat sürecindeki tutumu, 18 Ocak Mutabakatı’na riayet etmeyeceğine dair şüpheleri haklı olarak gündeme getirmiştir. Böylesi bir senaryoda SDG’nin çok daha büyük riskleri göğüslemek zorunda kalacağı açıktır. 10 Mart Mutabakatı ile elde edebileceği birçok kazanımı çatışma ile kaybettiği gerçeği ortadadır. Dahası 6 Ocak’ta başlayan Güvenlik Operasyonu, SDG’nin çatışma düzleminde oldukça düzensiz, kırılgan ve uluslararası meşruiyetten yoksun olduğunu göstermiştir. Mutabakata uymayan taraf olarak bir kez daha çatışma düzlemine dönmesi SDG içindeki çatışmaları büyütecektir. 2011 yılından bu yana inşa ettiği söylemler işlevselliğini yitirecek, fiili kontrol alanlarını da kaçınılmaz olarak kaybedecektir.
Bu görüş yazısı 19 Ocak 2026 tarihinde Anadolu Ajansı web sitesinde “Suriye’nin toprak ve kurumsal bütünlüğünde yeni bir dönüm noktası: 18 Ocak Mutabakatı” başlığıyla yayımlanmıştır.