Ortak Arap Gücü’ kurulması fikri, teorik olarak istikrarsızlığa teslim olan Arap Dünyası’nın, başta terör olmak üzere, karşı karşıya kaldığı tehlikelerle mücadele olarak açıklanmaktadır. Ancak özelde bu oluşuma destek veren ülkelerin niyetleri ve kaygıları farklıdır.
29 Mart 2015’te Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde toplanan Arap zirvesinde radikal sayılabilecek bir karar alındı. Toplantıya katılan ülkeler, bir ‘Ortak Arap Gücü’ oluşturma konusunda anlaştı ve Arap ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin komutanları, konuyu masaya yatırmaları için bir ay içinde toplanmaya çağrıldı.
Son birkaç yıldır bütün dengelerin alt üst olduğu ve tam anlamıyla bir kaosa teslim olan Arap coğrafyasının temsilcilerinin bu kararı, Yemen’deki Ensarullah Hareketi ve eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih öncülüğündeki ittifaka karşı düzenlenen ‘Kararlılık Fırtınası Operasyonu’ndan sonra geldi. Suudi Arabistan öncülüğünde, Umman hariç olmak üzere başta Körfez ülkeleri ve bazı Arap Devletleri’nin destek verdiği bu operasyon bazı çevrelerce, kurulması planlanan ‘Ortak Arap Gücü’ için bir prova olarak da görüldü. Zira bu operasyonun katılımcı ülkeler nazarındaki amacı ‘bölge ülkelerinin güvenliğini sağlamaktı’. Kurulması planlanan ortak askeri gücün de görev tanımı, Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El-Arabi tarafından ‘terörle mücadele ve Arap güvenliğinin korunması’ olarak açıklandı.
Nebil El-Arabi’nin açıklaması önemli bir ayrıntıyı içermesi bakımından üzerinde daha fazla durmayı gerektirmektedir. El-Arabi, bu gücün yeni bir askeri oluşum olmadığını ve ‘herhangi bir ülkeye karşı kurulan bir ordu olmadığının’ altını çizdi. Bu ifadeler, ‘Ortak Arap Gücü bölgedeki yükselen ve etkisi gün geçtikçe artan İran’a karşı kuruluyor’ yönündeki eleştirilere bir cevap şeklinde yorumlanabilir. Ancak, Arapları ortak bir askeri güç oluşturma kararı almaya iten nedenler arasında, İran’ın özellikle nükleer konusundaki uzlaşmadan sonra bölgede elinin güçlenmesinin birinci sıralarda olduğu bir gerçektir. Bunu daha net görebilmek adına konuyu biraz açmakta fayda var.
Arapların İran Endişesi
Gerek ‘Körfez anlaşmazlığı’ gerekse bölgedeki (başta Suriye, Irak, Lübnan, Bahreyn ve Yemen) rekabet ilişkileri göz önüne alındığında Körfez Arapları ve Mısır gibi önemli müttefiklerinin gözünde İran, mücadele edilmesi gereken ‘varoluşsal’ bir tehdittir. Zira Körfez ülkelerinin Bahreyn’deki rejim karşıtı muhalif ayaklanmayı bastırmak için ‘Cezire Kalkanı’nı devreye sokması ve ayaklanmaya müdahale etmesinin nedenleri arasında, İran faktörü çok önemli bir unsurdur. Diğer taraftan Lübnan’daki İran destekli Hizbullah’ın karşısındaki 14 Mart Hareketi’nin dayandığı güç Suudi Arabistan’dır. Bu rekabet ilişkileri bilindiği gibi Suriye, Yemen, Irak özelinde de çoğaltılabilir.
İran’ın 5+1 ülkeleri ile nükleer konuda uzlaşmaya varması, Körfez önderliğindeki Arap ülkelerinin endişelerini daha da arttırdı. Araplar, bu gelişmeden sonra kendilerini müttefikleri ABD tarafından arkadan hançerlenmiş olarak görmeye başladılar. ABD’nin bölgeyi güvenlik açısından İran komiserliğine terk etmeye başladığı yönündeki düşünce, Arapların İran eksenli güvenlik endişelerinin artmasına ve yeni savunma mekanizmaları geliştirme arayışına yönelmelerine neden oldu.
Baş Aktörler: Suudi Arabistan ve Mısır
Son dönemde Arap ülkeleri arasında ortak bir güç oluşturulması fikri Abdülfettah El-Sisi’ye aittir. Sisi, bu fikrin uygulamaya konulabilmesi için 29 Mart tarihinde Şarm El-Şeyh’te düzenlenen zirveden sonraki toplantılara da önayak oldu. Sisi’nin bu konuyu bu derece önemsemesinin ardında Arap dünyasının güvenliğinden çok, kendi ülkesini tehdit eden unsurlarla mücadele etme isteği yatmaktadır. Mısır Cumhurbaşkanı ortak bir gücün oluşturulması halinde, bunu Libya’da kullanma düşüncesini taşımaktadır. Tobruk Hükümeti’ni destekleyen ve Libya’da IŞİD gibi radikal örgütlerin tehlikesiyle karşı karşıya olan Mısır, kurulacak ortak gücü, Libya’ya müdahale için harekete geçiremediği BM’ye alternatif olarak görmektedir.
Sisi’nin bu oluşumu bu derece desteklemesinin bir diğer nedeni de bölgesel etkinliğini daha fazla arttırma isteğidir. Çünkü söz konusu ortak gücün bel kemiğini Mısır Ordusu oluşturacak. Plana göre 40 bin askerden oluşturulması planlanan bu gücün iki merkezinden biri Kahire olacak. Diğer merkez ise kaçınılmaz olarak Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad olacak. Dolayısıyla bu gücün baş finansörünün de Suudi Arabistan olması öngörülüyor. Suudi Arabistan, bu projeyle Yemen’e yönelik Kararlılık Fırtınası Operasyonu için başka ülkelerden istediği ölçüde alamadığı askeri güç desteğini ilerleyen dönemlerde ihtiyaç duyması halinde elde etmeyi hedefliyor. Böylece, bölgesel rekabet çekişmelerinde de elini güçlendirmiş olacak.
Pan Arapçılık mı?
Şarm El-Şeyh Zirvesi’nden bu yana ortak güç oluşturma fikri, başta Mısır’da olmak üzere Arap Dünyası’ndaki medya organlarında enine boyuna tartışılıyor. Bazı Arap düşünür ve yazarlar, böyle bir gücün Arap Dünyası’nın birliği açısından önemine dikkat çekse de konunun Arap medyasında radikal Arap milliyetçiliği söylemleriyle ele alınış biçiminin aksine, bu oluşumun Pan-Arapçı politikalar ekseninde hareket etmeyeceği aşikârdır. Örneğin, konunun yakından takipçileri, böyle bir oluşumun, Filistin sorununu gündemine almayacağı konusunda hemfikirdir. Zaten Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil El-Arabi de böylesi bir oluşumun hedeflerinin sınırlarını çizerken bu noktaya da açıklık getirmişti.
Muhtemel ortak gücün tartışılmaya başlandığı süreç ve konunun baş aktörlerinin İran’a yönelik bölgesel politikalarında İran’ın etnik kimliğinden çok mezhepsel kimliğinin ön plana çıkarılması, söz konusu ortak gücün ‘mezhep temelinde yapılandırılacağı ve Arap Birliği’ne daha fazla zarar vereceği’ şeklinde eleştirilerin de artmasına neden olmaktadır.
‘Ortak Askeri Güç için Önce Ortak Hedef’
Bölgesel çekişmelerin bu denli derinleştiği bir dönemde Arap ülkelerinin, Arap Dünyası’nın güvenliğini tehdit eden unsurlara karşı ortak bir oluşuma gitmeleri fikri, en başından beri ciddi soru işaretleri barındırmaktadır. Arap Dünyası’nın önde gelen aktörlerinin bölgedeki güç dengeleriyle ilgili uzun vadede sürdürülebilir ortak bir tavrının ve hedefinin olmayışı, bu soru işaretlerinden sadece bir tanesidir. Zira her Arap ülkesi bölgedeki gelişmeler karşısında kendi milli çıkarları doğrultusunda hareket etmek durumundadır. Zaten başı çeken ülkelerin dışında kalan ve ilkesel olarak ortak askeri oluşumu destekleyen diğer Arap ülkeleri, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle olan çıkar ilişkileri doğrultusunda bu kararı aldılar. Yemen’de Ensarullah-Ali Abdullah Salih ittifakına karşı düzenlenen Kararlılık Fırtınası Operasyonunu destekleyen Körfez ülkeleri haricindeki Arap devletlerinin tutumunu tamamen Körfez ile olan bağlar ve ekonomik ilişkiler belirlemiştir.
Sonuç olarak, ‘Ortak Arap Gücü’ kurulması fikri, teorik olarak istikrarsızlığa teslim olan Arap Dünyası’nın, başta terör olmak üzere, karşı karşıya kaldığı tehlikelerle mücadele olarak açıklanmaktadır. Ancak özelde bu oluşuma destek veren ülkelerin niyetleri ve kaygıları farklıdır. Bu da daha kurulmadan ‘Ortak Askeri Gücü’nün kendine nasıl ortak bir zemin bulacağı konusunda şüpheleri arttırmaktadır. Bunun yanı sıra, fikir babası Mısır olsa dahi, söz konusu oluşumun Körfez ve başta Suudi Arabistan tarafından finanse edilecek olması, bu oluşumun şimdiden belli bir eksende konumlanacağını; dolayısıyla birleştiricilikten ziyade ayrıştırıcı bir zeminde olacağı düşüncesini güçlendirmektedir. Bu bağlamdan bakıldığında, Suudi Arabistan’ın bu projeyle beraber, Körfez İşbirliği Konseyi’ne (KİK) bağlı olan El- Cezire Kalkanı güçlerinin daha aktif bir versiyonunu hedeflediği yönünde de ciddi şüpheler oluşmaktadır.
Ortak askeri gücün hedefi olarak belirlenen ‘terörle mücadele’ özellikle IŞİD terör örgütünün Arap Dünyası’nın bütününü tehdit ettiği bu dönemde belki ‘ortak hedef’ olarak görülebilir. Ancak, uzun vadede ‘terör’ kavramı Arap ülkelerinin nazarında ‘tanımlanabilmesi zor, ucu açık’ bir kavram olarak karşımıza çıkacaktır.
Bu yazı “Ortadoğu’da Yeni Bir Denge Arayışı Olarak “Ortak Arap Askeri Gücü”” başlığıyla Ortadoğu Analiz Dergisi'nde yayınlanmıştır.