Gül Atmaca, Araştırmacı, [email protected]
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın geçen ay Lübnan’a yaptığı iki günlük ziyaret adeta bir gövde gösterisine dönüştü. Beyrut’un güneyinde Ahmedinejad için düzenlenen mitingdeki kalabalık ve çoşku Hizbullah’ın buradaki gücünü bir kez daha gözler önüne seriyordu
Ahmedinejad, konuşmasında Lübnan'ın, kendi ifadesiyle “dünyanın zalimlerine” karşı direnişini övmüştü. İran’ın desteklediği Hizbullah, Lübnan’da sadece radikal Şiilerden değil Hıristiyanlar dahil toplumun değişik kesimlerinden taraftar bulabiliyor. Bunda örgütün, sosyal anlamda muhafazakârlığı bir kenara koyup toplumsal alt yapı inşa ederek Lübnan'da devletin yok olduğu yerlerde boşluğu doldurmasının da rolü var.
Sadece Hizbullah değil, Filistin’de Hamas, Mısır’da Müslüman Kardeşler ve Türkiye’de AKP’nin oylarını arttırmasının tek nedeni Ortadoğu’da direnişin olmazsa olmazı İsrail karşıtlığı değil. Sosyal adaletin bir türlü sağlanamadığı ve işsizliğin giderek arttığı bölgede, söz konusu siyasi yapıların sorunları temelden olmasa bile sadaka-yardım gibi geçici yaklaşımlarla çözmesi bile onlara binlerce taraftar kazandırıyor.
Yani, dünyanın geri kalmış çoğu yerinde olduğu gibi Ortadoğu’da da “iş ve aş“ nereden gelirse kitleleler de ona doğru yöneliyor. Örnek vermek gerekirse
Oslo Barış Görüşmeleri’nden bu yana Filistinli işsiz sayısı arttı. İsrail’in duvarlar örerek kalıcı kıldığı izolasyon politikası buna katkıda bulundu. İşte bu aşamada, Hamas 90'larda Gazze'de ve Batı Şeria'da hastaneler, okullar yapmış, işsizlere iş imkanı yarattı. Giderek yoksullaşan Filistinliler için Hamas toplumsal alandaki faaliyetleriyle önemli bir çekim merkezi haline geldi. Tabi burada Filistin Yönetimi’ndeki yolsuzluklarla; İsrail’in Filistin Kurtuluş Örgütü‘nün elini zayıflatmak için Hamas’ın yükselmesine izin vermesinin de rolünü unutmamak gerekiyor.
Keza Mısır' daki İslami hareket de, Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın öncülük ettiği devlet sosyalizminin ve popülist milliyetçi söylemin 70'lerden itibaren değişmesiyle ortaya çıkmıştı. İslami hareket – özellikle Müslüman Kardeşler, orta sınıflardan beslense de yoksullardan da destek almaktaydı. Türkiye’de kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlayan iktidar partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) oy aldığı kitleye bakınca onun da yoksul kesimden yüksek oy aldığını olduğunu görüyoruz.
Ulus yerine ümmet, kurtuluş yerine Cihad
Lübnanlı tarihçi, köşe yazarı ve solcu aktivist Fawaz Trabulsi, “Dinci siyaset ya da siyasalaşan dinin devri“ diyor. Trabulsi’nin de Beyrut’ta ders verdiği Amerikan Üniversitesi’nin arşivinde bulunan yüzlerce poster, Ortadoğu’daki direniş hareketlerinin nasıl da kızıldan yeşile renk değiştirdiğini gösteriyor. *Anthony Şadid, “Ortadoğu’da siyaset yok Allah var“ başlıklı makalesinde, 60’ların ve 70’lerin yaşanan şiddete rağmen bir şeylerin değişeceğine ve değiştirilebileceğine dair umutların da en yüksek olduğu yıllar olduğunu söylüyor.
O yıllara ait posterlerde, sıklıkla laik Filistinli grupların propagandaları göze çarpıyor. Bugünkü “Cihad“ kelimesinin yerine o günlerde “silahlı mücadele“ deyimi kullanılıyor. Örneğin, bir posterde “Devrim kadınları özgürleştirir“ deniyor, bir diğeri “Dini ne olursa olsun Filistin Halkındır“ diyor. Bugün Filistin davasında dinci Hamas ile laik Filistin Yönetimi arasındaki çekişmeyi düşününce zamanla neyin değiştiğini anlıyor insan. Lübnanlı eski bir seçim posterinde “Yeni yönetim ne İslam ne de Hıristiyan, ulusal olacaktır“ deniyor. Yine Lübnan’a ait bir başka posterde, feodal sistemin yıkılmasından bahsediliyor. Eski posterlere bakınca “kadın hakları, laiklik, vatandaşlık, sınıf mücadelesi“ gibi bugün pek kullanılmayan kavramlar göze çarpıyor. Ortadoğu’da bugün artık mezhep ve etnik kimlik ön planda. “Sınıf mücadelesi“ kavramı ise neredeyse unutuldu. Refah devletinden sadaka ve yardımlar anlaşılıyor.
Lübnan’da, 1982’de Hıristiyan milislerin çoluk çocuk kadın demeden yüzlerce insanı katlettiği Şatilla mülteci kampında duvarlardaki Arafat ve FKÖ posterleri artık solmaya yüz tutmuş. Onların yerini “Muhammed’in Ümmedi“ sloganları alıyor. Yani, bir zamanlar “ulusal varoluş“ mücadelesi verilen bu kamplarda, şimdi “ümmet“ sloganları atılıyor. Filistin’e dönme umudunun iyiden iyiye solduğu mülteci kamplarının, kaçak elektrik tellerinin havada birbirine dolaştığı çamurlu sokaklarında duvarlara bakınca, “Şehit olmak yaşamaktır“, “Zafere ya da şehit olana kadar Cihad“ yazıları göze çarpıyor.
Peki, Ortadoğu’da özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda şaha kalkan laik, ulusalcı ve sol hareketler neden başarılı olamadı? Bir başka deyişle, direniş ve kurtuluşun rengi neden kızıldan yeşile döndü?
Bu soruyu, 1970’li yıların başında FKÖ’nün ana birimi sayılan El Fetih hareketine Türkiye’den katılan devrimcilerden gazeteci-yazar Faik Bulut’a sorduk. FKÖ’nün kamplarında askeri ve siyasi eğitim gören Bulut, İsrail güçlerinin 1973'te kampa saldırmasıyla yaşanan çatışmada yaralanmış. Rehin alınıp “İsrail'i yıkmayı amaçlayan terörist FKÖ üyesi olmak” suçuyla yargılandıktan sonra 7 yıl hapis yatmış. Cezaevinde siyasi kitaplar yasak olduğu için yıllarını Arapça, Fransızca, İngilizce ve İbranice öğrenmeye adayan Bulut, “farklı ülkelerin devrimcileri ve Filistinlilerle gerçek bir enternasyonalist dayanışma içinde olduklarını“ söylüyor.
Sorumuzun yanıtına dönersek, Bulut’a göre Ortadoğu'daki muhalif ve ulusal kurtuluş hareketlerinin renginin kızıldan yeşile dönüvermesinde birkaç nedeni var:
İlk olarak, 1967 Arap-İsrail savaşında Arapların büyük bozgun yaşaması, ulusal kurtuluşçu hareketlerin (Nasırcılık, Baasçılık gibi) sorgulanmasına yol açtı.
İkincisi, Afganistan'ın Sovyet birliklerince 1979'da işgal edilmesi ile 1980'deki İran'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulması, bir yandan sosyalizmin sorgulanmasına; öte yandan İslamcı güçlerin sosyalizme bir alternatifmiş gibi gösterilmesine yol açtı. Sözgelimi Afganistan'daki Maoist solcular ve kitlesi (Şii mezhebinde olan Hazaralar) işgal ile birlikte İran yanlısı İslamcı hareketlere katıldılar; Irak'ta bir dönem komünist partisinin en temel kitlesini oluşturan yoksul Şiiler, komünizme alternatif bir sistem (sosyo-ekonomik ve siyasal) yaratmaya çalışan Ayetullah Sadr'ın peşinden sürüklenerek, günümüzdeki üç Şii partisinin (Maliki liderliğindeki İslama Davet, El Hekim önderliğindeki İslam Yüksek Meclisi ve Muktada el Sadr liderliğindeki İslamcı hareket) militanları haline geldiler; Lübnan'da komünist partisi yandaşı kitleler, günümüzdeki Hizbullah ile Emel örgütlerinin yandaşları oluverdiler. Filistin komünist partisi yandaşı Araplar (1948 sınır içindeki İsrail yurrttaşı sayılan) bugün Arap-İslam sentezine dayalı partilerin aktif elemanlarına dönüştüler.
ABD’nin Yeşil Kuşak Politikası
Üçüncü olarak, ABD ile Batılı ülkeler, Arap ülkeleriyle işbirliği halinde büyük bir seferberlik ilan ettiler: Suudi Arabistan, 10 yıl boyunca yaklaşık 20 milyar dolarlık petrodolar sarfederek tüm Arap ülkelerinden cihatçı militan toplayıp Afganistan'a gönderdi; Sovyet birliklerinin işgaline karşı direnen bu cihatçılar, 1990'lardan itibaren günümüzde El Kaide ve Taliban olarak karşımıza çıktılar. Arap ülkelerine dönen cihatçı militanlar kendi silahlı hareketlerini oluşturdular. “İslam çözümdür” diye alternatif siyasi arayışlarını solcu-ilerici ve ulusalcı hareketlerin karşısına çıkardılar. Hamas, bu çabaların ve amaçların bir ürünüydü. FKÖ'ye alternatif olması amacıyla petrodolar zenginleri ve Müslüman Kardeşler hareketi sayesinde şekillendirilip güç kazandı. İsrail, FKÖ'ye karşı çıksın diye bu hareketin oluşum ve gelişimine maksatlı biçimde göz yumdu, gelişimi teşvik etti. Unutmayalım; El Kaide lideri Usame bin Ladin ve benzerleri, birer Amerikan imalatıdıydı. CIA'nın kara kutularıydılar. New York'ta seferberlik büroları açılmıştı onlar adına. ABD'nin Yeşil Kuşak projesi, esasında anti-komünist ve anti ulusal kurtuluşçu temelde İslamcı (Türk-İslamcı, Arap-İslamcı, Pakistan-İslamcı) oluşumlar yaratmayı içeriyordu.
Bulut’un söylediklerine ek olarak, Batı İslam'la terörizmi özdeşleştirip, Ortadoğu'yu ötekileştirdikçe Ortadoğu'da İslamı hareketler prim kazandı. Ortadoğu’daki direniş ve kurtuluş hareketleri ulusların var olma mücadalesi olmaktan çıkıp dinlerin/mezheplerin tarihsel kavgasına doğru kaydı ki bu daha tehlikeli ve çözümü daha zor. Çatışma konusunun “kutsal“ olması uzlaşmayı daha da zorlaştırıyor. Bunu İsrail-Filistin meselesinde görmek mümkün: İslam köktenciliği Yahudi köktenciliğine karşı! Lübnanlı yazar ve eleştirmen Elias Huri’nin dediği gibi “Bu felaketin alameti ve biz şimdi bu durumdayız.“
*Shadid, A. “In the Mideast, No Politics but God’s“, www.nytimes.com, October 23, 2010.