Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Suriye’deki Aleviler: Kendileri Gizemli Gelecekleri Belirsiz

Gül Atmaca, Araştırmacı
Arap dünyasındaki “isyan ateşi” Suriye’ye de ulaşınca bu ülkeyle ilgili haberler de doğal olarak arttı. Haberlerde, ülkenin “Alevi azınlık” tarafından yönetildiği sıklıkla dile getiriliyor ki doğrudur Cumhurbaşkanı Beşar Esad Alevidir. Üst düzey asker ve bürokratlar da çoğunlukla Alevi kökenlidir. Ancak yabancı kaynaklı birkaç haberde Aleviliğin “Şiiliğin az bilinen, gizemli/gizli inanışı” şeklinde tanımlanması merak uyandırdığı kadar açıklamaya da muhtaç görünüyor.

Anadolu Aleviliği ile benzerliği kadar ciddi farklılıkları olan Arap Aleviliğini (Nusayrilik) bir parça açmadan önce şunu belirtmek gerekir: Suriye’deki gösterilerin arkasında esasen ülkede 48 yıldır süren olağanüstü hâle, siyasi baskılara, yolsuzluklara ve ekonomik sorunlara tepki yatıyor. Esad’ın daha önceki reform vaatlerin çoğunu yerine getirmemiş olması da halkın sabrını taşırmış görünüyor. Dera’da başlayıp ta diğer kentlere sıçrayan gösterilerin mezhep çatışmasına dönüp dönmeyeceğini ise zaman gösterecek. Bu arada, Suriye’de birçok yer insanda “burası 40-50 yıl öncesinde kalmış” duygusu uyandırıyor uyandırmasına ama bunun tek sorumlusu yönetimi değil; ABD’nin bu ülkeye yıllarca ambargo uyguladığını unutmamak lazım.

Konumuza dönersek Alevilerin (yazıda bazen Nusayriler olarak geçecek) Suriye’deki ana yerleşim bölgesi, Lazkiye yakınlarındaki Nusayri Dağları’dır. Liman kenti Lazkiye içinde Sünniler çoğunluğu oluştursa da çevresindeki nüfusun yüzde 70’i Alevidir. Peki, Suriye’de genel nüfusunun yüzde 12’sini oluşturan Aleviler kimlerdir? Onları diğer inanç gruplarından özellikle de Sünni Müslümanlardan ayıran özellikleri nelerdir?

Basra’da 11. İmam Hasan Askeri’nin öğrencisi ve yakın dostu İbn Nusayr tarafından IX yy. da kurulan; ibn Hamdan al Hasibi tarafından geliştirilen Nusayrilik, İslamiyetin batıni yorumuna, tasavvufa, ruh göçüne, yeniden doğuşa, Ehl-i Beyt sevgi ve saygısına dayanır.

Nusayriliğin yayılmasını ve tanınmasını sağlayan İbn Hamdan al Hasibi'nin Halep kentinde bulunan türbesi, bugün de Nusayrilerin önemli hac yerlerinden birisidir.

Nusayri Aleviliğinde, İslâm gizemciliği ve Ali kültü ile birlikte eski Anadolu ve Asya medeniyetleri, İran-Hind inançları, Yeni Platonculuk ve Hristiyanlık gibi farklı inanç ve kültürlerin izlerine rastlanır.

Nusayrilerde kökeni Pisagor, Platon’a (Eflatun) ve daha sonrasında ise Yeni Platonculuk'a dayanan düşünceler önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, “yeniden doğuş/ruh göçü düşüncesi, Pisagor ve onun düşüncelerinden etkilenmiş olan Platon'da vardır. Platon, insan ruhunun ölümsüz olduğunu savunur, beden öldükten sonra da değişik bedenlerde ruhun ölümsüzlüğünü sürdürdüğünü ileri sürer.

Nusayrilikte zahir (görünen)-batıni (saklı) ayrımının kökeni de Platon'a dolayısıyla Pisagor'a kadar gitmektedir. Nusayriler kullandığı “ebced sistemi” denilen sayı sistemi ve sayı kutsallığının kökeni de yine Pisagor’un düşüncelerine dayanmaktadır.

Nusayrilikte, Hz. Muhammed, onun kuzeni ve damadı olan İmam Ali’ye ve Hz. Muhammed’in İranlı takipçilerinden Selmân-ı Pak’a bağlılıkla kendini gösteren üçlü bir inanç sistemi karşımıza çıkmaktadır. “

Tek Tanrı inancına sahip olan Nusayrilerin “yaratan” olarak üç varlığa inanmaları kimi yazarlarca Nusayri inancının Hıristiyan inancının İslam içindeki bir formu olarak görülmesine sebep olmuştur. Halbuki, üçlü tapınmanın kökeni Hıristiyanlık öncesi döneme kadar gitmektedir. Eski Suriye ya da Fenike paganizminde güneşe, aya ve yıldızlara ya da gökyüzüne tapma vardır.

“Ali’yi Tanrı kabul etmek”

Nusayriler Ali’yi Tanrı kabul ederler. İnan Keser “Nusayriler/Arap Aleviliği” kitabında konuyu şöyle açıklar: “…Ali Ebû Talib’e insansı özellikler atfetmek Nusayri inancına göre en büyük suçtur. Ali, Allah’ın cisimleşmesinden başka bir şey değildir. Bu özelliği nedeniyledir ki Nusayriler Kuran-Kerim’de yer alan Allah’ın sıfatlarının tamamını Ali Ebû Talib için kullanırlar…”

Ali Ebû Talib’in Tanrı olduğu inancı, Nusayri halkı arasında sözlü kültür ile aktarılan hikâyelerin ana teması konumundadır.

Nusayriler, Kuran-ı Kerim’in zaman içinde farklı yorumları yapıldığını söyleseler de “Allah’ın sözleriyle yazılmış olduğu” için emirlerine uyulması gerektiğine inanırlar. Keser, Nusayrilerin Kuran-ı Kerim’e bakışlarında diğer bir farklılıktan daha bahsediyor: Kuran-ı Kerim’de bulunan söz, ayet, ve surelerin görünen anlamları dikkate alınarak hüküm çıkartılamaz; bunların görünmeyen-saklı (batın) anlamları vardır. Bu anlamları çıkarmak için sıkça kullandıkları yöntem ise kökenleri Gnostik dinlere ve özellikle de Pisagor’un fikirlerine dayanan; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam kaynaklı birçok mezhebin de sıkça kullandığı ‘ebced sistemi’dir.”

Nusayrilerin ikinci kutsal kitapları ise Kitab-ül Mecmu'dur. Nusayrilere ait yazılı metinler arasında en iyi bilinen kitap olan Kitab-ül Mecmu, bu dine mensup her fert tarafından bilinmektedir. Said al Mamun ibn-al Kasım at Tabarani (öl.1034-35) tarafından yazılan, daha sonra El Hüseyin bin Hamdan el-Hasibi tarafından yeniden düzenlenen ve onaltı sureden oluşan Kitab-ül Mecmu, dini merasimleri ve bayramları içerir. Kitap, Nusayri dininden dönen Süleyman el-Adani tarafından Hıristiyanların da desteğiyle ilk defa 1863 yılında Beyrut’ta basılmıştır. Nusayriler kutsal kitaplarını bir sır gibi saklar, yabancılara açmazlar.

Nusayrilikte dine girişin belli evreleri ve eğitim aşamaları vardır. Dine giriş töreni anne-babası Nusayri olan ve 15. yaşını doldurmuş erkek çocuklara yapılır. Nusayrilerde dini bilgilerin yeni nesillere aktarılması ve bu yolla devamlılığının sağlanması “din amcalığı kurumu” ile gerçekleştirilir. Bu kurum birçok özelliğiyle Katolik Hıristiyanlık içinde varolan “compadrazgo” yani vaftiz babalığı kurumu ile yakın benzerlikler içindedir. Yüzyıllar boyu zulüm gören Nusayrilerin dine girişte sıkı bir yol izlemeleri ve çeşitli kriterler koymalarının ana nedeni dinlerinin açığa çıkmaması içindir.

Nusayriler, tahminen 15.yüzyılın ortalarında Haydari ve Kilezi diye iki mezhebe ayrıldılar. Haydari mezhebine mensup olanlar “Şemsiler-Güneşçiler”, Kilezi ya da Kilazi mezhebine mensup olanlar ise “Kamerciler-Aycılar” olarak bilinir. Ayrıldıkları nokta ise inanç önderlerinin mekanı olarak Ay’ı, Güneş’i ya da gökyüzünü kabul etmeleridir.

Nusayrilerin çok sayıdaki bayramı içinde sadece Müslümanlarınki değil Hıristiyanların bayramları da vardır. On iki İmamları olduğu kadar  Azizleri önemserler.  Bu arada, Hızır İlyas inancının Nusayrilerde köklü ve çok yaygın olduğunu hatırlatalım, öyle ki her yerleşim merkezinde asıl ziyaretgâh, Hızır Makamı'dır.

Yüzyıllar boyu zulüm gördüler

Nusayriler, farklı inanç yapıları yüzünden özellikle Sünni din adamları tarafından haksız tanımlara ve suçlamalara maruz kaldılar. Kendilerine “Haşşaşin” diyen de vardır, Haçlılara destek verdiklerini söyleyenler de. Hatta, 14. yüzyılda, “seçkin” bir Sünni din alimi olan İbni Teymiyye, Alevilerin Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve diğer pek çok putperestten daha kâfir olduklarını ve onlara savaş açmanın Allah’ı memnun edeceğini belirten bir fetva vermişti.

Kaçgöç dalgaları Nusayrileri açlığa ve yoksulluğa mecbur etmenin yanı sıra, çeşitli sıfatlarla horlanmalarına neden oldu. Yoksul halk, açlıktan ölmemek için sarp dağların verimsiz topraklarını işleyerek, ağaçları kesip tarla haline getirerek ayakta durmaya çalıştı; Arapça `fellahü'l-ard' (toprağı işleyenler) ibaresinden kendilerine ırgat anlamına gelen “`fellah“ adı verildi bu yüzden. Kentlere giden Nusayriler ise Sünni ya da Hıristiyan toprak ağalarının topraksız serfleri, ırgatları ya da yanaşmaları olarak yaşadılar.

Nusayriler, özellikle Memlûklar (1250-1517) ve Osmanlılar döneminde (1517-1918) yoğun baskıya uğradılar. İşte bu dönemlerde Sünnileştirme politikası başladı. Mısır’daki İsmaililerle savaşan 4. Memlûk Sultanı I. Baybars (1223-1277), Suriye’yi ele geçirdikten sonra, buradaki batınî akımlara karşı da savaş açtı. Nusayriler üzerinde ilk defa yoğun ve sistematik bir dini asimilasyon politikası uygulandı. Memlûk Sultanı Kalavun döneminde (öl. 1290) baskılar daha da arttı, batınî mezhepler yasaklandı ve Nusayri köylerine zorla cami yaptırıldı.

Suriye, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle Osmanlıların egemenliğine geçti. Gerek Yavuz Sultan Selim (1516 Halep katliamı) gerekse II. Abdülhamid (1842-1918) döneminde aynı asimilasyon politikaları sürdürüldü. Bütün bölgelerde camiler inşa edildi, buralara Nusayri imam ve müezzinler atandı. 19.yüzyılın sonunda Hıristiyan misyonerlerin Nusayrilere yönelik faaliyetleri artması Osmanlıyı da tedbir almaya itmişti. Ancak Lazkiye’de o dönem açılan okul ve mescitlerin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil.

Aynı Lazkiye, 20.yy başında Alevi devletinin de başkenti oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmasının ardından bugünkü Suriye toprakları Fransız Mandası’na girdi. Manda yönetiminin ilk yıllarında Fransızlara karşı ciddi bir meydan okuma, kırsal kesimden, özellikle de Nusayrilerin yaşadığı dağlık bölgelerden gelmişti. Nusayri Dağları’nda tam bir anarşi hüküm sürüyordu ve burası asi Alevi çeteleriyle doluydu. Yani daha önceki yönetimler gibi Fransızlar için de bölgede asayişi sağlamak pek kolay olmadı!

Bölgede, 1922’de Lazkiye ve Tartus kentlerini kapsayan Alevi Devleti kurulsa da bu ismi alması 1925 yılını buldu. Bölge 1930 yılında Lazkiye Sancağı adını aldı. Bölgenin 1936'da bağımsızlığını ilan eden Suriye'ye katılmasıyla özerkliği devam etse de devlet olarak varlığı resmen sona erdi.

Aynı bölge, 1939 yılında tekrar Suriye'den ayrılıp Özerk Alevi Bölgesi haline geldi. Bölgenin Suriye sınırlarına tekrar dahil olması ise, Suriye sınırlarının ilan edileceği 1944 yılının haziran ayında gerçekleşti.

Suriye'de 1940’lardan itibaren, pek çok hırslı Alevi genci orduya ya da Humus Askeri Akademisi’ne girdi. Bunlardan birisi de 1970 yılında, darbeyle iktidara gelen Hafız el-Esad’dı. Kendisi çok sayıda Aleviyi, Baas Partisi’nin güvenlik birimlerinin en üst mevkilerine ve ordunun kilit noktalarına getirdi. O zaman, her üç askeri akademi öğrencisinden ikisi ve ordudaki yüksek rütbeli subayların yarısından fazlası Alevi kökenliydi.

Baas Partisi içinde ağırlıkta olsalar da, rejimi sert bir dille eleştiren Alevilerin sayısı da az değildir. Pek çok entelektüel Alevi, laik muhalefet partilerinde, özellikle de Alevilerin hakimiyetindeki Komünist Eylem Partisi’nde aktif olarak çalışmakta. Bu arada, Alevilerin statüsünü pek çok yönden yükseltilmiş olsa da, Baas Partisi Arap milliyetçiliği üzerine kurulu bir parti olduğundan sadece Alevilerden değil herhangi diğer bir azınlıktan bahsetmek Suriye’de tabu. Bugüne bakınca, ülkedeki ayaklanmaların nereye evrileceğini şimdiden kestirmek güç ancak en azından mezhep çatışmasına dönüşmemesini dileyerek yazıyı noktalayalım. 

Fotoğraf: Gül Atmaca

KAYNAKÇA

Atmaca, Gül, “Güneşin Altına Boyadığı Topraklarda Nusayriler”, Cumhuriyet, Ağustos, 2006.

Alevi Kimliği, Editörler:T.Olsson, E. Özdalga, G. Raudvere, Çev: Bilge Kurt Torun, Hayati Torun, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, Mart 1999.

Bulut, Faik, “Nusayriler/Bin Yemin”, Atlas Dergisi, Sayı 100, 2001.

Cumhuriyet Pazar Dergi, 9 Nisan 2006, sayı 1046.

Demir, Ataman, “Çağlar İçinde Antakya”, Akbank, 1996.

Ekinci Oktay, “Uygarlıkların İzinde”, 13 Ekim 2005, Cumhuriyet.

Griswold, William J., “Anadolu’da Büyük İsyan 1591-1611”, Çeviri: Ülkün Tansel

Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2000.

Gülçiçek, Ali Duran, “Nusayri Aleviler”, www.hbektas.gazi.edu.tr, 2005.

Hitti Philip K., “History of the Arabs, Revised: 10th Edition”, Palgrave Macmillan, London, 2002.

Holt, P.M., “Haçlılar Çağı, 11.Yüzyıldan 1571’ye Yakındoğu / The Age of the Crusades The Near East from the Eleventh Century to 1517”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları İstanbul, 1999.

Kaygusuz, “İsmail, Nusayrilik ve Nusayriler Üzerinde Kısa Değinmeler”, www.alevikonseyi.com.

Keser, İnan, “Nusayriler, Arap Aleviliği”, Chiviyazilari, İstanbul, 2002.

Güney Rüzgarı, sayı 39, 56, 62, 63,

www.aleviyol.com

www.hacibektas.com

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar