Türkiye ile Mısır arasında son iki yılda yeniden ivme kazanan diplomatik normalleşme süreci, 4 Şubat 2026’da Kahire’de düzenlenen “Türkiye–Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi” ikinci toplantısıyla kurumsal ve stratejik bir çerçeveye kavuşmuş görünmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin ortak basın toplantılarında verdikleri mesajlar, ilişkilerin yalnızca ikili düzeyde değil, bölgesel jeopolitik denklemler bağlamında da yeni bir safhaya girdiğine işaret etmektedir. Bu toplantının en dikkat çekici yönü, tarafların ilişkileri “normalleşme”nin ötesine taşıyarak “çok boyutlu bir stratejik ortaklık” çerçevesine oturtma iradesini açık biçimde ortaya koymalarıdır. Ekonomi, enerji, ulaştırma ve kültürel alanlarda derinleşen iş birliği vurgusu; Gazze, Libya, Sudan ve Somali gibi kriz dosyalarında artan diplomatik eşgüdümle birlikte düşünüldüğünde, Ankara-Kahire hattının Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan geniş bir jeopolitik havzada yeniden yapılandığı söylenebilir.
Ekonomik Zemin: Siyasetin Taşıyıcı Kolonu
İki liderin açıklamalarında öne çıkan 9 milyar dolarlık ticaret hacmini 15 milyar dolara çıkarma hedefi, ilişkilerin stratejik derinliğinin ekonomik ayakla desteklenmek istendiğini göstermektedir. Türkiye açısından Mısır hâlihazırda Afrika’daki en büyük ticaret ortaklarından biri konumundadır. Türk firmalarının Mısır’daki yatırımlarının 4 milyar dolara yaklaşması ve yaklaşık 100 bin kişiye istihdam sağlaması, ekonomik bağların siyasi dalgalanmalara karşı bir tür “dengeleyici sigorta” işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Bu tablo, iki ülkenin ilişkilerini “karşılıklı çıkarların kurumsallaşması” üzerinden konsolide ettiğini göstermektedir. Enerji ve ulaştırma alanlarında ortak projeler geliştirme isteği özellikle Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz jeopolitiği bağlamında daha geniş anlamlar taşımaktadır. Deniz taşımacılığı, liman bağlantıları ve enerji nakil hatları, iki ülkeyi yalnızca ekonomik ortak değil aynı zamanda “bölgesel lojistik ve enerji mimarisinin eş paydaşları” hâline getirebilir. Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur, kültürel ve kurumsal diplomasi araçlarının yeniden devreye alınmasıdır. Yunus Emre Enstitüsü, TİKA, Anadolu Ajansı ve TRT’nin Mısır’daki varlığının canlandırılması yönündeki mesajlar, yumuşak gücün ekonomik ve siyasi ilişkileri destekleyici bir tamamlayıcı unsur olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu yaklaşım, ilişkilerin yalnızca devletler arası değil, yaklaşık 1000 yıllık ortak tarihsel geçmişin temeline oturan toplumlar arası bir zeminde de güçlenmeye devam etmesi isteğine dayanmaktadır.
Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e Türkiye–Mısır Eşgüdümüyle Bölgesel Kriz Yönetimi
Ankara ile Kahire arasında en belirgin örtüşmenin yaşandığı alanların başında Gazze krizi ve Filistin meselesi gelmektedir. Her iki lider de Gazze’de ateşkes sağlanmış olsa bile insani dramın sürdüğünü vurgulayarak İsrail’in saldırılarını ve ateşkesi zedeleyen adımları açık biçimde eleştirmiştir. Mısır’ın sınır kapıları ve insani yardım koridorları üzerinden oynadığı rol ile Türkiye’nin insani yardım ve yeniden imar konusundaki hazırlığı, iki ülkeyi tamamlayıcı aktörler hâline getirmektedir. Burada ortaya çıkan tablo, Filistin meselesinin yalnızca ortak bir diplomatik söylem değil aynı zamanda “iş birliğini meşrulaştıran normatif bir zemin” oluşturduğunu göstermektedir. Bu alan, iki ülkenin bölgesel krizlere yaklaşımında insani boyutu öne çıkaran ortak bir dil geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki doğal gaz üretimi ve enerji ihracatı denkleminde İsrail gazıyla gelişen “enerji temelli stratejik karşılıklı bağımlılık ilişkisi”, Kahire’nin Filistin dosyasındaki diplomatik manevra alanını etkileyen yapısal bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bu tablo, Mısır’ın bölgesel meselelerde zaman zaman daha dengeleyici ve temkinli bir çizgi izlemesini gerektirebilmektedir. Türkiye ile Mısır arasında son dönemde gelişen siyasi eşgüdüm ise enerji jeopolitiğinden kaynaklanan söz konusu hassasiyetlerin diyalog ve diplomasi yoluyla dengelenebileceği bir zemin oluşturma potansiyeli taşımaktadır.
Geçmişte Ankara ile Kahire arasında en belirgin görüş ayrılıklarından birinin yaşandığı alanlardan olan Libya konusunda artık daha uyumlu bir söylem dikkat çekmektedir. Erdoğan ve Sisi’nin açıklamalarında “Libya’da birlik, bütünlük ve istikrarın korunması” ortak hedefi vurgusu, tarafların Libya’daki farklı aktörlerle olan temaslarını tamamen terk ettikleri anlamına gelmemektedir ancak önceliğin “Libya’nın kurumsal bütünlüğünü koruyacak bir siyasi sürecin desteklenmesine” verildiğine güçlü bir şekilde vurgulamaktadır. Bu da geçmişte rekabet alanı olan Libya dosyasının artık kontrollü bir diplomatik eşgüdüm zeminine kaydırıldığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, iki ülkenin doğrudan karşı karşıya gelmek yerine “kriz yönetiminde asgari müştereklerde buluşma eğilimini güçlendirdiğine” işaret etmektedir.
Sudan konusunda her iki liderin de önceliği ateşkes ve sürdürülebilir barış olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Mısır’ın Sudan’la tarihsel ve coğrafi bağları, Türkiye’nin ise son yıllarda artan diplomatik ve insani angajmanı düşünüldüğünde, bu dosyada rekabetten ziyade krizin derinleşmesini önleme yönünde örtüşen bir yaklaşım söz konusudur. Bu örtüşme, iki ülkenin Sudan’ı nüfuz alanı rekabetinin bir sahası olarak görmekten ziyade, “bölgesel istikrarsızlığın yayılmasının engellenmesi gereken bir kırılganlık alanı” olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Nitekim Libya dosyasının Sudan’daki gelişmelerle de doğrudan bağlantılı olduğu dikkate alındığında, Türkiye-Mısır arasındaki bölgesel eşgüdümün yalnızca ikili düzeyde değil, kriz coğrafyalarına yayılan daha geniş bir stratejik zeminde konsolide olduğu söylenebilir.
Erdoğan’ın, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını reddettiklerini açıkça ifade etmesi, Ankara’nın Somali’nin toprak bütünlüğü konusundaki tutumunu net biçimde ortaya koymaktadır. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin de Somali’nin bölünmesine karşı olduklarını vurgulaması, iki ülkenin Afrika Boynuzu’nda “devlet egemenliği ve toprak bütünlüğü ilkesinde buluştuğunu” açıkça göstermektedir. Bu dosya, Türkiye ile Mısır’ın Afrika Boynuzu’na bakışında örtüşen bir güvenlik perspektifi geliştirmekte olduklarını ortaya koymaktadır. Devlet dışı aktörlerin güçlenmesi ve bölgesel parçalanma riskleri her iki ülkenin de istemediği bir senaryo olarak görülmektedir.
Erdoğan’ın “istikrarlı ve siyasi birliği sağlanmış bir Suriye’nin tüm bölgenin kazancı olacağı” yönündeki vurgusu ile Sisi’nin Suriye’nin birliğini destekleyen açıklamaları, tarafların Suriye konusunda da benzer bir çerçeveye yaklaştığını göstermektedir. Ancak burada kullanılan dilin Libya ve Gazze dosyasına kıyasla daha temkinli olduğu dikkat çekmektedir. Bu temkin, tarafların Suriye krizine ilişkin farklı öncelik ve hassasiyetlere sahip olduğunu ima etse de söylem düzeyinde “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunması” ortak paydasında buluşulması, ayrışmaların çatışmaya dönüşmesini engelleyen bir diplomatik zemin oluşturmaktadır. Bu ortak zemin hem Mısır’ın hem de Türkiye’nin üyesi olduğu Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi bölgesel örgütlerin Suriye’nin egemenliği, toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunmasına yönelik ilkesel kararlarıyla da uyumludur. Bu kurumsal çerçeve, taraflar arasındaki yaklaşım farklılıklarının rekabet üretmek yerine çok taraflı diplomasi zemininde yönetilmesine imkân tanıyan tamamlayıcı bir referans noktası sunmaktadır.
Her ne kadar ortak basın toplantılarında güçlü bir uyum tablosu çizilmiş olsa da iki ülkenin bölgesel krizlere bakışında ton farklılıkları ve öncelik sıralamalarında nüanslar bulunması doğaldır. Ancak dikkat çekici olan, bu farklılıkların kurumsal istişare mekanizmalarına bırakılmasıdır. Bu bağlamda Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi’nin düzenli toplanması ve üçüncü zirvenin Ankara’da yapılacak olması, tarafların görüş ayrılıklarını kriz başlığına dönüştürmek yerine “yönetilebilir diplomatik dosyalar” olarak ele alma iradesini ortaya koymaktadır. Bu da ilişkilerin kırılgan değil, aksine giderek daha kurumsal ve öngörülebilir bir zemine oturduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, Türkiye ile Mısır arasında şekillenen yeni dönemin yalnızca ikili diplomatik ilişkilerin normalleşmesi değil, bölgesel dengeleyici bir eksenin oluşumu anlamına geldiğine işaret etmektedir. Doğu Akdeniz’den Gazze’ye, Libya’dan Sudan’a, Somali’den Suriye’ye uzanan geniş bir kriz coğrafyasında Ankara ile Kahire’nin giderek daha fazla dosyada benzer ilkeler etrafında pozisyon alması, Ortadoğu ve Kuzey Afrika jeopolitiğinde yeni bir istikrar hattının doğmakta olduğuna işaret etmektedir. Bu hat, mutlak bir görüş birliğine değil; “farklılıkların çatışmaya dönüşmeden yönetilebildiği bir stratejik olgunluğa” dayanmaktadır. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın güçlenmesi, diplomatik diyaloğun kurumsallaşması ve bölgesel krizlerde asgari müştereklerin genişlemesi, Türkiye–Mısır ilişkilerini sadece iki ülke için değil, çevre bölgeler için de istikrar üreten bir çerçeveye dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla Kahire’de verilen mesajlar, Türkiye ile Mısır’ın artık “rekabetten çok eşgüdümü önceleyen bir jeopolitik akla yöneldiğini” güçlü biçimde ortaya koymaktadır.