Arif Keskin, ORSAM Ortadoğu Danışmanı
İran’ın nükleerleşme arzusu Humeyni rejimine özgü değildir. Bu süreç Pehleviler (1924-79) döneminde başlamıştır. Muhammet Rıza Pehlevi, bölgenin en büyük askerî gücü olma niyet ve iradesine sahipti. Bu doğrultuda İran’ın nükleer güce de sahip olması yolunda önemli adımlar atmıştır. İran’da ilk nükleer çalışma 1957’de ABD’nin desteği ile başlatılmıştır. ABD’nin İran’a sunmak istediği nükleer teknolojinin barışçıl amaçlı olduğu da belirtilmiştir. 1974’te Şah, 20 bin megavat gücünde 20 adet nükleer reaktör inşa etmek istediğini açıklamıştır. 1973 dünya petrol krizinin sağladığı getiriler, İran’a nükleer güç olmak için ekonomik fırsat vermiştir. Ancak Şah sadece altı nükleer reaktör kurmayı başarabilmiştir. İran’ın nükleer enerji çalışmalarının gelişmesinde sadece ABD değil Avrupalılar da çok önemli rol oynamıştır.
1979’ta gerçekleşen İslam Devrimi’nin hemen ardından İran’daki nükleer çalışmalar durdurulmuştur. Rejimin ABD ve Batı karşıtı olması nedeniyle, nükleer alandaki bütün antlaşmalar Batılılar tarafından iptal edilmiştir. Diğer taraftan, İslam rejimi yöneticileri de çalışmaları devam ettirmek istememiştir. Yeni yöneticiler nükleer çalışmaları, ülkenin zengin petrol ve doğal gaz enerjisine sahip olduğu için doğru bulmamış ve nükleer programı dinen sakıncalı saymıştır. Yeni yönetim, İran-Irak Savaşı (1980-88) ile birlikte devrimi sadece halka ve topluma dayanarak korumanın mümkün olmayacağını ve askerî anlamda güçlü olmak gerektiğini anlamıştır. Savaş sırasında hem askerî teknolojiye hem de nükleer programa yeniden önem vermeye başlanmıştır.
Güven Bunalımı
İşin aslına bakılırsa İran nükleer sorunu Batı ve İran arasındaki güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Batılılar İran’ın nükleer çalışmalarındaki gerçek niyetin, nükleer silah edinme olduğu düşüncesindedir. İran’a karşı olan güvensizliğin, bu ülkenin bölgesel, küresel ve nükleer faaliyetleri bağlamında çeşitli sebepleri vardır. İran’ın şeriat kuralları ile yönetilmesi, ABD ve İsrail ile ilişkilerinin gergin olması ve bölgede radikal örgütlerle geliştirdiği diyalog, nükleer çalışmalara karşı duyulan kuşkuyu beslemiştir. Ayrıca, askerî konseptte gerçekleştirdiği nükleer çalışmalarını 13 yıl dünyadan saklaması ve sürekli eksik bilgi vermiş olması, krizin oluşmasında önemli rol oynamıştır. Dahası, İran’ın petrol ve doğal gaz zengini bir ülke olmasına rağmen uranyum zenginleştirme konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi kuşkuları artırmaktadır. Batılıların İran’ın nükleer çalışmaları karşısındaki politikalarının temelini bu güven krizi oluşturmaktadır. Bu nedenle İran’ın nükleer silah elde edebileceği tüm yollar tutulmaya çalışılmaktadır. Bu doğrultuda, İran’ın uranyum zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojisine sahip olmasını engellemek istemektedirler.
İran, Batılıların iddialarını kesinlikle kabul etmemekte, nükleer silah üretme niyet ve iradesi olmadığını ısrarla vurgulamaktadır. İran resmi görüşünü nükleer enerji ve nükleer silah ayrımına dayandırmaktadır. İran'a göre nükleer enerjiye sahip olmak bir haktır. İran nükleer enerjiyi; teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanma hedefi doğrultusunda sahip olmak istemektedir. Güven krizini aşmak için nükleer silaha dair dinî bir yorum da geliştirmiştir. İran’a göre nükleer silah üretimi İslam dini açısından doğru değildir ve İslam rejimi olarak nükleer silah edinmeyi istemeleri söz konusu olamaz. Ayrıca nükleer teknolojiye sahip olmak, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na (NPT) taraf olmasından dolayı İran için bir haktır. İran nükleer enerjiyi teknolojik gelişmenin, özellikle de tıp, tarım ve elektrik üretiminin temeli olarak nitelendirmekte ve bu enerjiye barışçı amaçlarla kullanmak için sahip olmak istediğini iddia etmektedir. Nükleer faaliyetlerini şeffaf, güvenilir ve hukuksal bir zeminde yürüttüğünü söylemekte ve bütün çalışmalarını NPT ve Ek Protokol çerçevesinde devam ettirdiğinde ısrar etmektedir.
İran Ne Yapmak İstiyor?
İran iç ve dış politikadaki hamlelerini nükleer programı etrafında yoğunlaştırmıştır. Nükleer çalışmalara iki düzlemde bakmaktadır. Birinci düzlem, resmî söylemde saklasa da, başarabilirse nükleer silaha sahip olma niyetidir. Nükleer silaha sahip olma isteği Şah döneminden günümüze kadar devam eden bir devlet politikasıdır. Ancak İran nükleer silaha sahip olmanın kolay olmadığının da farkındadır. Bu girişimin ne denli tehlikeli olduğunu ve uluslararası sistemin buna izin verme olasılığının zayıf olduğunun bilincindedir. İkinci düzlemde ise, İran, rejiminin bekası doğrultusunda nükleer çalışmalarına çeşitli stratejik misyonlar yüklemiştir. İran’ın nükleer çalışmalarında gösterdiği kararlılık, aslında rejim değişikliğine karşı direnişin bir halkasını oluşturmaktadır. İran’da halkın, rejimin insan hakları ve demokrasi çerçevesinde değişmesi isteği bilinmektedir. İran rejimi bu sorunun Batılılar tarafından kullanılmasından tedirginlik duymaktadır. Buna karşın nükleer krizi tırmandırarak dünya ile arasındaki sorunun mahiyetinin değişmesine çalışmaktadır. İran dünya ile olan sorunlu ilişkisinin temeline nükleeri yerleştirerek İran’da insan hakları ve demokrasi gibi konuların ikinci plana itilmesini sağlamaya çalışmaktadır. “Nükleer çalışmaları” milli sorun haline getirmeye çalışmakta, yeni bir İran milliyetçiliği doğurmaya çaba göstermekte ve yeni bir “Amerikan karşıtlığı için zemin hazırlamaktadır”. Ayrıca, nükleer çerçevede oluşmuş dış politika krizi, ülke içindeki muhalefeti bastırma ve demokrasiyi tıkama fırsatı da vermektedir.
İran, nükleer programını “büyük pazarlıkta” kullanmaya hazırlanmaktadır. İran bu krizin sonunda, rejimin bekası garantiye alındığı takdirde, nükleer çalışmalarını istenilen şekilde biçimlendirebilir. İran’ın direncinin arkasındaki güdü ve sorunun çözümsüzlüğü de bu noktadan kaynaklanmaktadır. İran rejimi nükleer sorununun arkasında açıkça dile getirmediği rejimin güvenliği garantisini aramaktadır.
Kriz Döneminin Üç Cumhurbaşkanı
İran nükleer krizi 2002’de İran Ulusal Direniş Şurası’nın açıkladığı bilgilerle başlamıştır. Nükleer kriz başladığında dönemin cumhurbaşkanı olan Muhemmet Hatemi, Batıyla anlaşma yolunu seçmişti. Muhammet Hatemi döneminde (1997-2005) İran’ın nükleer politikası Batı-İran arasındaki güvensizliği aşmak temelinde şekillenmiştir. Bu nedenle, İran tüm uranyum zenginleştirme çalışmalarını durdurmuştur. Nükleer çalışmalar güven tesisi ile paralel yürütülmüş ve bu dönemde İran, Avrupalıların ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun birçok isteğini olumlu yanıtlamıştır.
Mahmut Ahmedinejad’ın (2005-13) iktidara gelmesi ile beraber İran söz konusu politikadan vazgeçmiştir. Bu dönemde İran’ın, Batıyla kendisi arasında güven tesis etme niyet ve iradesinden vazgeçtiği gözükmüştür. Çünkü Ahmedinejad’ın temsil ettiği radikal muhafazakârlara göre Batılılar ve İran arasındaki güven bunalımını çözmek mümkün değildir. Onlara göre nükleer bağlamındaki baskılar “emperyalist dayatmanın” ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Onlara, “Batılıların İran’dan istekleri nükleer çalışmalarla bitmeyecektir. Eğer bugün nükleer isteklerini kabul edersek yarın insan hakları, demokrasi ve terörizm gibi farklı bir talep listesi ile karşımıza çıkacaklardır” görüşü hâkim olmuştur.
Hasan Ruhani, nükleer krizde muhafazakârların doğru istikamette olmadıklarını düşünmektedir. Ruhani’ye göre nükleer sorun aslında güven bunalımının ürünüdür ve bu problemi aşmak mümkündür. Ona göre İran asla nükleer silaha sahip olma niyetinde değildir. Bu nedenle İran’ın dünyayla yaşadığı sorunları rasyonel bulmamakta ve bunların değişmesi gerektiğini düşünmektedir. Ruhani’ye göre İran’ın nükleer krizi, dünyayla kurduğu sorunlu ilişkilerin bir parçasıdır. Ona göre komşuları ve Batıyla güvenilir bir ilişki modeli geliştiren İran, nükleer çalışmalarında daha rahat olacaktır.
Kriz Nereye?
Başlatılan çözüm sürecinin nasıl seyredeceği belirsizdir. Tarafların hangi noktalarda ve ne kadar taviz vereceği meçhuldür. Ayrıca İran rejimi bir bütün değildir. Rejim içindeki bu çatışmadan beslenen ayrıcalıklı radikal grupların sürece nerede ve ne zaman dur diyecekleri bilinmemektedir. Hameney’in nereye kadar Ruhani'yi destekleyeceği belli değildir. Ayrıca bu sürecin işleyişinde; İsrail, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ilişkilerin iyileşmesinden memnun olmayanların nasıl tavır alacakları da önemlidir.
Nükleer krizde tarafların farklı ve bazen birbirine zıt beklentilerinin uzlaştırılması düşünüldüğünden daha güçtür. Batılıların; İran’dan uranyum zenginleştirilme çalışmalarının askıya alınması, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yurtdışına çıkartılması, Fordo gibi tesislerin kapatılması, uluslararası tüm denetimlere izin verilmesi ve plütonyum üretiminin durdurulması gibi çeşitli istekleri vardır. Buna karşın İran uranyum zenginleştirme hakkını ve teknolojik kapasitesini elinde bulundurmayı, tüm ambargoların kaldırılmasını ve nükleer dosyanın BM Güvenlik Konsey’den Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na geri gönderilmesi talep etmektedir.
Öncelikle gelinen noktada İran'ın uranyum zenginleştirme teknolojilerini askıya almasının imkânsız olduğu gözükmektedir. Uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin askıya alınması İran açısından açık şekilde yenilgidir. İran, nükleer çözüm sürecinin tarafların kazanımlarını güvence altına alacak şekilde seyretmesini istiyor. İran’da özellikle Hameney’in “onurlu çıkış” arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz. Hameney’e böyle imkan verilmediği taktirde anlaşmanın mümkün olamayacağını öngörmek mümkündür. Hameney’e “ben kazandım” diyebilecek şekilde ortam sağlanırsa; İran, ’lik uranyum zenginleştirme çalışmalarını askıya alınmasını müzakere edebilir; Fordo’yu kapatabilir; elindeki zenginleştirilmiş uranyumların bir bölümünü yurtdışına çıkartabilir.
Nükleer krizde çözümü zor meselelerin başında İran’a uygulanan ambargolar gelmektedir. İran tüm ambargoların kaldırılmasını istemektedir. Ancak Batılıların İran’ın bu isteğini ne derecede karşılayabileceği meçhuldür. İran 1979’dan günümüze kadar ambargolara maruz kalan bir ülkedir. Bu nedenle İran’a yönelik ambargoların önemli bölümü nükleer krizle ilintili değildir. Ayrıca Barak Obama’nın İran’a yönelik bazı ambargoları kaldırma imkânı da yoktur. Üstelik Irak tecrübesinde görüldüğü gibi ambargoların kaldırılma süreci genelde zor ve çok uzun süreye yayılmaktadır.
Geldiğimiz aşamada taraflar arasında anlaşma ihtimali yüksek gözükse de, İran nükleer krizini tam anlamıyla çözmek mümkün görünmemektedir. Tam çözüme ulaşmak isteniliyorsa ya İran tüm uranyum zenginleştirme teknolojisinden vazgeçmesi ya da Batılıların İran nükleer arzusuna saygı duyması gerekmektedir. Ancak tarafların iradesinin bu yönde olmadığı gözükmektedir. Bu nedenle nükleer krizin ateşini düşürmek mümkündür, ancak ortadan kaldırmak imkânsızdır. Krizi sürekli kılan önemli faktör İran’ın nükleer silaha sahip olma çalışmalarına yeniden dönme ihtimalidir. Batılılar, İran’ı güvenilir bir denetim altında tutabilecekleri bir düzenleme peşindedir. Bu denetlenmenin nasıl yapılacağı ve İran’ın buna ne kadar izin vereceği belli değildir. Uygulanacak denetimlerin İran’ın gelecekte yeniden nükleer silah çalışmalarına dönemeyeceğini nasıl güvence altına alacağı da belirsizdir. Hameney’in fetvasına dayanarak İran’ın nükleer silaha bir daha dönmeyeceğini düşünmek doğru değildir. Çünkü fetvalar zamanın şartlarına göre değişebilmektedir. Bu fetvaların nasıl değişken olduğuna 1979’dan günümüze kadar birçok konuda tanıklık edilmiştir.