Arif Keskin, ORSAM Ortadoğu Danışmanı
Suriye’de kimyasal silah kullanılması ve muhtemel askeri müdahale tartışmaları en çok yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi zor durumda bırakmıştır. Öyle ki, Hasan Ruhani’nin siyasi projesinin kaderi onun Suriye konusunda nasıl bir strateji izleyeceğiyle bağlantılı hale gelmiştir. İran’daki "Suriye için savaşırız" sesleri, aslında siyasal ortamın radikallerin kontrolüne geçme tehlikesini gösteriyor. Suriye krizinden faydalanarak askeri ve güvenlikçi radikal gruplar ılımlı ve reformcu güçleri etkisizleştirme yoluna gireceklerinin işaretlerini veriyorlar. Nitekim askeri çevreler var olan durumda pragmatist dış politikanın sonuç vermeyeceği, batıyla nükleer konusunda anlaşmanın hayal olduğunu ve "devrimci dış politikanın doğruluğu ve zorunluluğunu" yeniden gündeme taşıyorlar. Radikal Muhafazakârlardan sayılan Alâeddin Burcerdi’nin bir grup milletvekiliyle kimyasal krizin patlak vermesinin hemen akabinde Suriye ve Beşar Esad’ı ziyaret etmesi, 170 milletvekilinin yayınlanan "Suriye için savaşırız" içerikli bildirisi ve İran genelinde Suriye savaşına yönelik toplumsal seferberlik çağırıları gibi siyasal eylemler radikallerin dış politikada tek söz sahibi olma arzularının göstergeleri olarak yorumlanabilir.
Hasan Ruhani kendisi açısından çelişkili sonuçlar doğuracak bu durumun karşısında alacağı muhtemel pozisyon; bir taraftan onun demokratikleşme projesine zarar vermeyeceği, diğer taraftan da radikal muhafazakârların bu süreci fırsata çevirmesini engelleyeceği stratejisi çerçevesinde şekillenmesi gerekiyor. Yukarıdaki belirtilen stratejik hesap doğrultusunda İran hükümeti birinci önceliğini askeri müdahaleyi engellemek olarak tanımlamıştır. İran'dan gelen bütün açıklamaları ve girişimleri bu doğrultuda okumak lazımdır. İran hükümeti askeri müdahaleyi engellemek için bir taraftan savaşın ağır ve yıkıcı sonuçlarına dikkat çekiyor, diğer taraftan Rusya ve Çin üzerinde diplomatik girişimlerde bulunarak onları müdahaleyi engellemek için daha fazla sorumluluk almaya zorluyor. Söz konusu strateji doğrultusunda Türkiye dâhil bütün bölge devletleriyle görüşmeler yapıyor. Üstelik İran hükümetinin ABD ile de görüştüğü belirtiliyor. Suriye'deki son kimyasal krizin ilk günlerinde Umman Kralı Sultan Kabus İran'da bulunuyordu. İranlı yetkililerin Sultan Kabus aracılığıyla Amerika'ya mesaj gönderdikleri biliniyor. Ayrıca aynı dönemde BM Teşkilatı Genel Sekreteri Siyasi İşler Yardımcısı Jeffrey Feltman'ın Suriye konusunu görüşmek üzere İran'da bulunması dikkate değerdir.
İranlı yetkililerin askeri müdahaleyi engelleme doğrultusunda siyasi çözüm üzerinde daha fazla vurgu yaptıkları da gözüküyor. İran hükümeti son dönemde Suriye krizinin siyasi yollardan çözülmesi gerektiğini ve bunun da mümkün olduğunu daha fazla tekrarlıyor. İranlı yetkililerin girişim ve açıklamalarından anlaşıldığı gibi, askeri müdahale ihtimali İran’ın Suriye siyasetinde yumuşama zorunluluğunu doğurmuştur. Son dönemde İranlı hükümet yetkililerinin Suriye muhalefetini terörist olarak adlandırmaktan kaçınmalarını bu doğrultuda yorumlamak gerekir. Ayrıca İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif’in Suriye krizini "kardeşler arası savaş" olarak nitelemesi de söz konusu yumuşama ihtimalinin göstergeleri olarak okunabilir.
İran hükümeti pragmatik ve rasyonel strateji izlerken, Devrim Muhafızları ve radikal muhafazakârların daha radikal tutum sergiledikleri gözüküyor. Radikal gruplar Suriye’yi “İsrail’e karşı direnişin ön cephesi” olarak tanımlayarak “sonuna kadar savunacaklarını” ve “gerekirse savaşacaklarını” belirtiyorlar. Onlara göre Suriye’ye yönelik askeri müdahale aslında İran’a yapılmış sayılır. Üstelik muhtemel müdahale İran’a gözdağı vermekle birlikte; onun gücünü, direniş kabiliyetini ve imkânlarını sınama anlamlarını da içermektedir. Radikal Muhafazakârlara göre bu müdahalede İran’ın pasif kalması rejimin imajını sarsabilir. Bu nedenle Radikallerin İran genelinde Suriye’yi desteklemeye dönük seferberlik hareketleri başlattıkları gözüküyor. Radikal muhafazakârların söylem ve pratiklerini doğru anlamak için onların iç siyaset hesaplarını analiz etmek gerekir.
İran’ın Suriye krizindeki stratejisi bellidir ve bu stratejinin önümüzdeki süreçte değişme ihtimali zayıftır. İran, Suriye iç savaşı başladığı 15 Mart 2011’den itibaren Beşar Esad lehinde çatışmaya dâhil olsa da, Hizbullah’tan farklı olarak savaşın bir tarafı olma görüntüsünü vermekten kaçınmıştır. Yeni dönemde radikallerin arzuladığının aksine İran’ın Suriye’ye yönelik bir askeri müdahalede savaşın doğrudan tarafı olması ihtimali düşüktür. İran rejimi savaşa doğrudan taraf olmak istemese de, Beşar Esad iktidarını ayakta tutmak için diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve mezhepsel bütün imkânlarını seferber edeceği aşikârdır.
İran’ın muhtemel siyasi davranışını anlamak ve öngörmek için Tahran’ın dış politika geleneğinin de doğru analiz edilmesi lazımdır. İran rejimi 1979'dan günümüze (4 Kasım 1979 ABD Büyükelçiliği baskınını hariç tutarsak) Batı ve İsrail karşıtı bütün faaliyetlerini taşeronlar üzerinden yürütmüş ve yüz yüze çatışmadan kaçınmıştır. Hatta Irak ve Afganistan’da olduğu gibi bazı dönemlerde Batılılara hayati derecede önemli yardımlar sağlamıştır. 1998’de Afganistan’ın Mezar-ı Şerif kentinde Taliban tarafından İranlı diplomat ve gazeteciler öldürülmüştü. İran ordusu Afganistan sınırında askeri yığınak yapmış, ancak müdahale etmekten kaçınmıştı. Ayrıca İran, 2007’de İsrail’in Hizbullah’a yönelik 33 günlük baskınında doğrudan taraf olmamıştı. İran, İsrail’in HAMAS’a yönelik bütün operasyonlarında aynı siyaseti izlemiştir.
İran'ın çatışmalara doğrudan taraf olmaktan kaçınmasını sağlayan acı ve travmatik tarihsel tecrübeleri mevcuttur. İran'ın 1980-88 yılları arasında Irak'la yaptığı savaş, İranlılar üzerinde derin etkiler bırakmış ve savaşın ne denli yıkıcı olduğu bilincini oluşturmuştur. İran-Irak Savaşı 1979 İran İslam Devrimi’nin heyecanını tüketmiş ve rejimi, siyasal, toplumsal, ekonomik ve diplomatik olarak çok boyutlu sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. İran Devriminin ikinci bir savaşı taşıyıp taşıyamayacağı rejim açısından hayati derecede önemli sorunsaldır.
İran'ın ABD ve İsrail ile ilişkisinin mahiyeti onun çatışma stratejisinin şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır. İranlılar sürekli ABD ve İsrail tarafından "tuzağa düşürülüp" "istemedikleri bir savaş içine çekilme" endişesi taşımaktadır. Suriye'deki son gelişmeleri de "İran'ı savaşa sokma" komplosu şeklinde yorumlamaktadırlar. Bazı İranlılara göre görüntülerin ötesinde, aslında bütün gelişmelerin Tahran'ı direkt bir savaşın içine çekme komplosu doğrultusunda planlandığı açıktır. İranlıların bu “pusuya düşürülme korkusu” onları kriz dönemlerinde daha ihtiyatlı hareket etmeye zorluyor.
İran’ın Suriye’ye yönelik müdahaleye doğrudan taraf olması Hasan Ruhani’nin siyasi projelerini gerçekleştirme imkânını zayıflatır. Bu olay özellikle Ruhani’nin dış politikada Ahmedinejad’tan farklı yol izleyeceği ve dünya ile iyi ilişki kuracağını sürekli tekrarladığı bir dönemde gerçekleşmesi düşündürücüdür. Ruhani ülkenin ekonomik, siyasi, kültürel ve toplumsal hayatında değişim vaatleriyle iktidara geldi. İran rejimi yaşanan gelişmeler karşısında radikal strateji benimserse Ruhani’nin vaatlerini gerçekleştirme zemini yok olabilir. Ayrıca rejim içinde “pusuya yatmış” radikal gruplara demokratikleşme dosyasını kapatma fırsatını doğurabilir.
İran toplumunun geniş bölümü rejimin Suriye savaşına müdahil olmasını istemeyeceğinin öngörmek zor değil. İran toplumu 2013 cumhurbaşkanı seçimlerinde Hasan Ruhani'ye oy vererek Suriye siyaseti dâhil olmakla birlikte rejim tarafından sürdürülen radikal dış politikayı tasvip etmediğini belli etmiştir. 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sürdürülen dış siyasetin simgesine dönüşen Seid Celili’ye verilen düşük oy; İranlıların nasıl bir dış politika istediklerinin açık göstergesi olarak yorumlanmıştır. İran toplumu bu tercihlerle rejimin Suriye siyasetinin ulusal çıkarlara aykırı olduğunu ve değişmesi gerektiğini söylemektedir. Bu istek yeni değil ve herkes tarafından bilinmektedir. Nitekim 2009 Yeşil Harekâtı’nda “ne Gazze ne Lübnan” sloganı protesto gösterilerine damgasını vurmuştu.
İran rejimi açıkça bir ekonomik kriz içindedir. Dolar sürekli yükseliyor ve bu yükselişe paralel olarak enflasyon kendini gösteriyor. İşsizlik artmakta ve bazı ekonomik alanlarda durgunluk yaşanmaktadır. Ruhani'nin birinci seçim vaadi ve önceliği ülke ekonomisini iyileştirme olmuştu. Ruhani; ülke ekonomisinin düzeltilmesinin en önemli şartlarından birinin, dış politikanın gözden geçirilmesi olduğunu belirtmişti. Muhtemel bir Suriye savaşına dâhil olmak İran'ın dış politikada, hem komşuları hem de batılılarla iyi ilişki kurma olanağını yok edebilir. Söz konusu durum İran ekonomik krizini daha derinleştirerek Ruhani'nin siyasi karizmasını sarsabilir. Üstelik İran ekonomisi kriz içindeyken sonu belli olmayan bir savaşı kaldırıp kaldırmayacağı hükümet açısından da temel meseledir.
İran rejimi etnik, mezhepsel, dinsel, siyasal ve toplumsal olarak çok çeşitli ve karmaşık sorunlarla karşı karşıyadır. İran rejimi göründüğünün aksine patlamaya ve kışkırtılmaya müsait çeşitli toplumsal ve siyasal kriz alanları üzerinde yürümektedir. İran'ın Suriye yönelik müdahaleye taraf oluşu onun iç istikrarını alt-üst edecek ortamın oluşmasını sağlayabilir.
İran rejimini oluşturan gruplar ve siyasi seçkinler arasında Suriye krizine yönelik görüş birliğinin olmadığı açık şekilde görülmektedir. Haşemi Rafsancani ve Ali Mutahhari gibi etkin isimlerin Esad yönetiminin "kimyasal silah kullandığını" ve "ekmek kuyruklarında sivil halkı katlettikleri" şeklindeki ifadeleri rejim içindeki fikir farklılıklarının dışavurumudur. İran'ın Suriye yönelik muhtemel müdahalede açıktan taraf olması durumunda, rejim içi ihtilafın derinleşebileceği ve siyasi ortamın yeniden kutuplaşacağı ihtimalini öngörmek mümkündür.