Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Trump–Putin Zirvesi Yeni Bir Yalta Olur mu?

Alaska’nın Elmendorf-Richardson Ortak Üssü’nde 15 Ağustos 2025’te yapılması planlanan Donald Trump–Vladimir Putin zirvesi, 2021’den bu yana iki lider arasındaki ilk yüz yüze görüşme olacaktır. Resmî gündem öncelikle Ukrayna krizi olsa da zirvenin etkileri çok daha geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Avrupa güvenlik mimarisinin geleceği, ABD–Rusya ikili ilişkilerinin seyri ve küresel güç dengeleri bu toplantının kritik parametreleri arasında yer almaktadır.

Zirve öncesinde Putin, ABD Başkanı’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Moskova’da üç saat süren bir toplantı gerçekleştirdi. Kremlin Dış Politika Danışmanı Yuriy Uşakov, görüşmede Ukrayna’daki çatışmanın uzun vadeli çözüm senaryoları ile iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin yeniden tesis olasılıklarının ele alındığını aktardı. Bu temas, Moskova’nın diplomatik manevra alanını genişletmeyi ve ABD ile eşit düzeyde bir müzakere zemini yaratmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır. ABD tarafında ise Trump, Putin’den savaşı sonlandırmasını talep edeceğini ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Rusya Devlet Başkanı Putin’i bir araya getirmeyi planladığını açıkladı. Ancak Trump’ın zirve öncesinde somut bir bedel veya ön koşul talep etmemesi, Kremlin’e önemli bir manevra alanı sağladı.

Eski ABD Deniz Piyadeleri İstihbarat Analisti Scott Ritter, Alaska’daki görüşmeyi “Ukrayna’daki çatışmayı sona erdirme şansı” olarak değerlendirirken Kremlin cephesi toplantıyı farklı bir stratejik perspektiften okumaktadır. Putin, 1945’teki Yalta Konferansı’na referans vererek Trump ile “büyük güç liderleri” düzeyinde masaya oturmayı ve Ukrayna üzerinde fiili hâkimiyetini Batı’nın onayı ile pekiştirmeyi hedeflemektedir.

Putin’in Yalta referansı, stratejik hedeflerin tarihsel meşruiyet kazanmasına yönelik bir retorik olarak da okunabilir. 1945’teki konferansta Stalin, Batılı liderlerden Orta Avrupa üzerinde söz sahibi olma onayı almıştı; Putin de benzer bir zemini Ukrayna için sağlamayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda Trump ile doğrudan eşit liderler olarak görüşmek, Kremlin’in hem psikolojik üstünlük hem de diplomatik prestij elde etme stratejisini pekiğştirmektedir. Putin’in bakış açısında Ukrayna bağımsız bir aktör değil, Batı’nın etkisi altındaki bir satranç taşıdır; bu nedenle masada verilecek kararlar, Kiev’in kendi iradesi olmaksızın alınacaktır. Bu yaklaşım, Ukrayna’yı kendi kaderini tayin edebilen bir devlet olarak değil, Batı’nın –özellikle ABD’nin– kontrolündeki bir piyon olarak konumlandıran Kremlin anlatısı ile uyumludur. Böylece masada yapılacak herhangi bir diplomatik uzlaşı aslında küçük bir devletin kaderi üzerinde büyük güçlerin kararını simgelemektedir.

Trump tarafında ise dikkat çeken husus, görüşme öncesi herhangi bir somut “bedel” talep edilmemesi oldu. Ateşkes şartı, Kiev’e yönelik saldırıların durdurulması veya diğer somut koşullar masaya konulmadı. Bu durum, Putin’e hem psikolojik hem de diplomatik bir üstünlük sağlarken ABD’nin müzakere esnekliğini sınırlamaktadır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “zemin yoklama” olarak tanımladığı zirve, uluslararası analistlerce dikkatle izlenmekte ve beklentilerin sınırlı tutulması gerektiğine işaret etmektedir.

Zirvenin stratejik önemi yalnızca Ukrayna ile sınırlı değildir. Moskova, Arktik’te kârlı iş birliği fırsatları, enerji ve teknoloji projeleri ve İran’ın bölgesel kontrolünün ele alınması gibi konuları da masaya taşımaktadır. Alaska’nın seçilmesi, Arktik boyutunu sembolize etmekte ve Rusya’nın coğrafi avantajları üzerinden diplomatik kazanç elde etme niyetini ortaya koymaktadır. Ayrıca ABD’nin Suriye’den çekilmesi gibi bölgesel konular, Putin açısından “zafer” olarak değerlendirilmekte ve zirvenin yalnızca Ukrayna krizinden ibaret olmadığını göstermektedir.

Ekonomik ve teknolojik perspektiften bakıldığında yaptırımların devam etmesi Rusya için kritik bir risk oluşturmaktadır. Kremlin, yaptırımların kaldırılmasının uzun vadede küresel rekabette stratejik üstünlük sağlayacağı görüşündedir. Bu çerçevede olası senaryolar arasında cephe hattında bir “donmuş çatışma” düzenlemesi öne çıkmakta ayrıca diplomatik tavizler ile beklenmedik anlaşma ihtimalleri de gündemde yer almaktadır. Putin’in önceliği hem savaşın sona ermesi hem de yaptırımların kaldırılmasıdır. Bu iki unsurun bir araya gelmemesi hâlinde, Rusya’nın ekonomik ve teknolojik gerilemesi sürecek ve bu durum, ülkenin küresel rekabette dezavantajlı bir konuma düşmesine yol açacaktır.

Zirvenin sonuçları Avrupa güvenliği açısından da kritik önemdedir. Putin’in 14 Ağustos’ta vurguladığı üzere, zirvede sağlanacak uzun vadeli anlaşmalar sadece Moskova–Washington ilişkilerini değil tüm Avrupa’daki barış ve istikrarı da şekillendirecektir. Stratejik silahların kontrolü, bölgesel denge ve NATO’nun caydırıcılık kapasitesi gibi konular, toplantının ikinci aşamasında masaya gelecektir. Söz konusu durum, zirveyi klasik bir diplomatik temasın ötesinde, uluslararası güvenlik sisteminin olası yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayan bir platform niteliğine kavuşturmaktadır. Ayrıca zirvenin Ortadoğu bağlamı da ihmal edilmemelidir. Rusya ve ABD’nin bölgedeki askerî ve diplomatik hamleleri, Suriye’deki güç dengesi, İran ve Körfez enerji güvenliği ile yakından ilişkilidir. En son İsrail-İran çatışmalarında Rusya bölgeyle ilgili farklı bir tutum sergilemiş ve beklenenlerin aksine daha pasif davranmıştı.

Uzmanlar, ABD’nin çatışmaya müdahil olabileceği yönünde Moskova’da ciddi endişelerin bulunduğunu ve bunun yerel bir savaşı, dünyanın en güçlü ordusunu da içeren uluslararası bir çatışmaya dönüştürebileceğini ifade etmişlerdi. Rusya o dönemde diplomasiyle yetinmiş ve müttefiki ile Hazar Denizi’ndeki komşusuna doğrudan askerî yardımda bulunmakta acele etmemişti. Bu durumun iki nedeni vardı: Birincisi, Kremlin’in istememesi; ikincisi ise fiilen kapasite sorunu yaşamasıydı.

Rusya, doğrudan Ortadoğu çatışmalarına yalnızca bir kez 2015’te Suriye’de müdahil olmuştu. Bunun dışında Moskova her zaman diplomasiyi ve tarafsızlığı önceliklendirmiş büyük olasılıkla bu kez de aynı yaklaşımı benimsemişti. Kremlin her zaman arabulucu rolünü üstlenmeye talip olmuş ve “Rusya, bölgedeki tüm taraflarca konuşulmaya hazır tek devlet” olduğunu savunmuştu. Buna karşın, Rusya’nın güvenilir bir partner olarak itibarı sorgulanır hâle gelmişti. Altı ay önce Moskova, zayıflayan Suriye rejimine destek vermemiş aynı şekilde o dönemde güçsüz durumdaki İran’a yardım etmenin de anlamlı olmayacağı kanaati hâkim olmuştur. Kremlin ayrıca yeni bir nükleer devletin ortaya çıkmasını istememişti. Bu nedenle Rusya, Körfez monarşileriyle ilişkilerini korumayı ve İsrail ile bağlarını sürdürmeyi tercih etmişti.

Gözlemci rolü o dönemde Putin için oldukça elverişliydi. Savaş nedeniyle petrol fiyatları yükselmiş bu da Rusya’nın ana ihracat gelirini artırmıştı. Aynı zamanda nükleer reaktörlerin bulunduğu sıcak bölgelerdeki çatışma, uluslararası toplumun ve medyanın dikkatini Ukrayna’daki Rus saldırılarından uzaklaştırmıştı. Rusya’nın bu durum üzerinde müdahale etme olanağı ise neredeyse yoktu.

Sonuç olarak Alaska’daki görüşmede Arktik ve ticaret başlıklarının gündeme gelmesi, enerji ve stratejik kaynaklar üzerinden Ortadoğu’daki etkilerin dolaylı biçimde tartışılacağı anlamına gelmektedir. ABD’nin bölgedeki çekilme stratejileri ve Rusya’nın güç gösterileri, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir. Zirve, Ukrayna, Avrupa ve Ortadoğu’da uzun vadeli stratejik etkiler yaratabilecek bir platform olarak öne çıkmaktadır. Moskova’nın diplomatik manevra alanı, ABD’nin yaklaşımı ve bölgesel aktörlerin tepkileri, toplantının sonuçlarını belirleyecek temel faktörler olarak dikkat çekmektedir. Güç dengeleri, algısal üstünlük ve diplomatik manevra ekseninde, zirve küresel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesinde kritik bir dönemeç olarak değerlendirilebilir.

ORSAM  asdasd

Sabir Askeroğlu

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar