Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Artan Gerilimler Arasında İran-ABD Müzakerelerinin Analitiği

İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında 7 Ekim 2023 sonrası süreçte meydana gelen muhtelif gerilimler geniş kapsamlı anlaşmazlıkların sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlaşmazlıklar 2018’de ABD’nin 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) tek taraflı olarak çekilmesi sonrası artan gerilim eğilimleriyle de temellendirilebilir. Her ne kadar Umman’da yeniden başlayan müzakere süreci sadece nükleer tema dâhilinde işlense de gerilimler nükleer harici konuları da kapsamaktadır. Öyle ki 2024 yılının Nisan ve Ekim aylarında İsrail’in İran’a yönelik hedefli hava saldırılarında söz konusu anlaşmazlıklara dair önemli somut göstergeler ortaya çıkmıştır.

İsrail tarafından ABD’nin iradesi ve desteğiyle gerçekleştirilen, İran’ın hava savunma sistemlerini baskı altına almayı (SEAD) amaçlayan hedefli saldırılar sonucunda; İran’a ait katı yakıtlı balistik füze üretim tesislerinin (Hocir-Parçin) hedef alındığı ayrıca uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin yürütüldüğü nükleer tesisler (Natanz-Fordo) ile enerji alt yapısını koruyan hava savunma ağının kırılgan hâle geldiği açık kaynaklardan elde edilen uydu görüntülerince de anlaşılmıştır. Bu doğrultuda Umman’da ABD Başkanı Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi arasında başlayan ilk görüşmelerin gündeminde; nükleer konular haricinde İran’ın balistik füze programı ve bilhassa katı yakıtlı füzelerin olduğu ileri sürülebilir. Öte yandan 1 Nisan 2024’de İsrail’in Şam’daki konsolosluk binasına yönelik gerçekleştirdiği saldırısı sonrasında İran’ın bölgesel olarak konuşlandırdığı “Direniş Ekseni”ne bağlı vekil güçlerinin aşamalı şekilde tasfiye edildiği görülmüştür. Bu doğrultuda, ilk olarak Lübnan’da Hizbullah’ın komuta ve orta kademe unsurlarının devre dışı bırakılması, ardından 8 Aralık’ta Suriye’de “Direniş Ekseni”ne bağlı vekil güçlerin tasfiyesi, söz konusu sürecin kademeli bir şekilde ilerlediğine işaret etmektedir. Benzer eğilim Yemen’de Husiler dâhilinde de devam etmektedir. O hâlde ikinci önemli nükleer dışı müzakere konusunun İran’ın bölgesel olarak konuşlandırdığı vekil güçler olduğu söylenebilir. 7 Ekim sonrası süreçte vekil güçlerin askerî-siyasi komuta kademelerine yönelik düzenlenen hedefli suikastlar zinciri de bu eğilimi ortaya koymaktadır. Bir diğer anlamda 7 Ekim sonrasında başlayan süreçle birlikte İran’ın de facto olarak müzakerelere zorlandığı ileri sürülebilir. Her ne kadar taraflar 12 Nisan’da açıkça görüşmeye başladığını duyursa da bu sürecin 7 Ekim sonrası dönemde şekillendiği yönünde bir değerlendirme yapılması mümkündür.

Güncel gelişmelere bakıldığında, müzakerelerin fiili göstergeleri olarak İran’ın mart ayında yer altı balistik füze envanterini sergilemesi ve mühimmat stoklarını görünür kılması bu süreçle doğrudan ilişkilidir. İran bu yolla taraflara olası bir savaş durumunda caydırıcı maliyetleri sunmaya çalışmaktadır. İran, ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer müzakere ve tehdit mektubunu aldığı sıralarda füze programına dair kararlılık mesajları vermeye başlamış ve bunu çeşitli psikolojik harp ve propagandalar yoluyla destekleme eğilimleri içerisine girmiştir.  Müzakerelerin başlamasına paralel olarak açık kaynaklara müzakerelerin muhtevasına yönelik bazı teknik iddialar yansımıştır. Bunlar; balistik füze programından orta menzilli füzelerin kaldırılması ve programın 300 km menzil ile sınırlandırılması, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması ve mevcut birikimin sıfırlanması (yüzde 60 zenginleştirme oranı/yaklaşık 275 kg), askerî üslerin tamamının kapsamlı bir denetim mekanizmasına tabi tutulması ve vekil güçlerin ekonomik kaynaklarının kesilmesi suretiyle tasfiye edilmesi şeklinde özetlenebilir. Özellikle nükleer programın sıfırlanması ve balistik füze programının sınırlandırılması şartlarından ötürü bu durum Libya modeli olarak nitelendirilmektedir. Bu modeli İsrail’in de desteklediği Binyamin Netanyahu’nun açıklamalarında da görülmüştür.  2003 yılında ABD’nin Libya ile yaptığı anlaşmada nükleer faaliyetler, mevcut varlıkların Rusya’da imha edilmesi suretiyle durdurulmuş ve balistik füze programı da sınırlandırılmıştır. Ancak İran tarafının bu modele karşı çıktığı, Roma’da görüşmelerin ikinci turu itibarıyla nükleer faaliyetlerin sıfırlanması yerine barışçıl maksatlarda belirli bir oranda sürdürülmesi üzerine uzlaşıldığı anlaşılmıştır. Ayrıca 19 Nisan 2025 Cumartesi günü gerçekleşen Roma görüşmeleri sonrasında tarafların uzlaştığı ve teknik görüşmelerin başlayacağı duyurulmuştur. Bu doğrultuda 2015’te imzalanan nükleer anlaşmasında olduğu gibi uranyum zenginleştirme oranının yüzde 3,67’de tutulması, geriye kalan zenginleştirilmiş uranyumun (275 kg- yüzde 60 zenginleştirme oranı) Rusya’ya transfer edilmesi ve seyreltilerek barışçıl maksatlara uygun hâle getirilmesi argümanı gündeme gelmiştir. Buna karşın bir diğer önemli argüman da zenginleştirilmiş uranyumun üçüncü bir ülkeye transfer edilmesi yerine İran içinde üçüncü bir ülke ya da uluslararası kuruluşların gözetimi ve denetimi altında tutulmasıdır. Bu kapsamda, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin Moskova ziyareti ile Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman’ın Tahran ziyareti başta olmak üzere gerçekleşen temasların, Rusya ve Suudi Arabistan gibi üçüncü aktörler bağlamında öne çıktığı görülmektedir. Roma görüşmeleri sonrasında İran Dışişleri Bakanı Erakçi’nin Rusya’nın nükleer konulardaki uzmanlığını ve BM Güvenlik Konseyinin daimî üyesi olmasını vurgulaması bu kapsamda önem kazanmaktadır. Yine şubat ayında nükleer müzakereler öncesi Suudi Arabistan’da gerçekleşen ABD-Rusya görüşmeleri de “üçüncül ülkeler” vurgusunda karşılık bulabilir. Bu tarafıyla 2015 Nükleer Anlaşması’ndan farklı olarak ABD’nin Avrupa üçlüsünü (Almanya, İngiltere ve Fransa) görece sürecin dışında tuttuğu görülmektedir.  Benzer şekilde ABD Başkanı Trump’ın diplomasi süreci devam ederken İran’a yönelik olası bir saldırıya sıcak bakmadığını ve bu yolla İsrail’i de sürecin görece dışında bıraktığını hatta İsrail’i Suudi Arabistan ile dengelediğini söylemek mümkündür. Diğer taraftan İran, balistik füze programını müzakereye dâhil etmek istememektedir. Nitekim İran balistik füze programını ulusal güvenliği ile eşleştirmekte ve kırmızı çizgi olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda balistik füze programının sınırlandırılmasının Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) yükselen tepkilerle karşılaştığı değerlendirilmektedir. Zira balistik füze programının 300 km ve altı menzille sınırlandırılması; uzay-uydu ve S/İHA programının da bitirilmesi anlamına gelmektedir.  Ancak bu tür müzakere ortamında pazarlığın yüksek seviyelerden başladığını ve de psikolojik harp ile enformasyon savaşlarının etkinleştiğini dikkate almak gerekir. Diğer taraftan İran’ın ilgili müzakere konuları dâhilinde muhtelif tepkiler verdiği de görülmektedir. Yemen’de Husilerin son üç hafta içinde İran menşeli füzelerle düşürdüğü ABD’ye ait MQ-9 Reaper S/İHA’lar bu tepkilere örnek olabilir.  Ayrıca Husilerin ABD ağır bombardımanlarına rağmen asimetrik saldırılarına devam etmesi bu tepkilere örnek gösterilebilir. Bununla birlikte, 26 Kasım 2024 tarihinde varılan İsrail-Hizbullah anlaşmasının ardından, Hizbullah’ın şartlı bir silahsızlanma sürecine girdiğine dair güncel raporlar ile Irak’taki Haşdi Şabi’nin silahsızlandırılmasına ilişkin yeniden gündeme gelen tartışmalar, devam eden müzakere süreçlerinde vekil güçler meselesinin bir taviz alanı olarak değerlendirildiğine işaret etmektedir. İran ihtimaller dâhilinde tüm vekil güçlerinden vazgeçmek yerine bazıları (Irak-Yemen) arasında tercih yaparak kazanç-taviz dengesi de gözetebilir. Bu noktada Irak’taki gelişmeler müzakerelerle bağlantılı olarak önemli göstergeler sunabilir.

Bunların karşılığında İran’a yönelik ekonomik yaptırımların hafifletilmesi, yaptırımları yeniden başlatacak tetikleme mekanizmasının önlenmesi, esir takasları ve İran-ABD yatırım anlaşmalarının gerçekleşebileceği argümanları ileri sürülmektedir. Yatırım anlaşması kapsamında muhtemel silah anlaşmaları da iddia edilmektedir. Tüm bunlar aşamalı bir şekilde tarafların kazanç-taviz dengelerini gözetmesi temelinde sürdürülecektir. Sürecin aşamalı ve kapsamlı olması tarafların ara ve somut bir formül geliştirmesini de ortaya çıkartabilir. Müzakerelerin bir şekilde tıkanması zaman içinde yeniden gerilim, caydırıcılık ve zorlayıcılık eğilimlerinin artmasına neden olabilir.

ORSAM  asdasd

Hurşit Dingil

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar