İsrail’in İran’a yönelik 13 Haziran’da gerçekleştirdiği saldırılarla başlayan; taraflar arasında karşılıklı söylemler ve füze saldırılarıyla tırmanan gerilim, ardından ABD’nin İran’ın nükleer kapasitesine yönelik bombardımanı ve İran’ın bu saldırıya Katar’daki ABD üssünü hedef alarak verdiği performatif yanıtla “küresel bir savaşa mı evriliyor?” sorularını gündeme taşımıştır. Ancak söz konusu süreç, 24 Haziran 2025 itibarıyla ABD Başkanı Donald Trump tarafından duyurulan ateşkes anlaşmasıyla yeni bir aşamaya geçmiştir.
Çin Bu Süreçte Nasıl Konumlandı?
Tüm bu süreç boyunca küresel sistemin revizyonist ve ABD’ye meydan okuyan ülkesi olarak gösterilen Çin, pasif gözlemci olarak kalmayı tercih etti. Geleneksel olarak Ortadoğu’nun jeopolitik gerginliklerine ihtiyatlı yaklaşan ve bölgesel rekabetler arasında hassas denge kurmaya çalışan Çin’in sürece sadece söylemsel olarak itidal çağrısı yaparak ve saldırgan güçleri kınayarak katılması, Çin dış politika çerçevesi açısından sürpriz değildir. Ancak bu durum, mevcut küresel sistemi eleştirerek açıkladığı küresel güvenlik, kalkınma ve medeniyet girişimleriyle alternatif düzen sunmaya çalışan Çin’in günümüz konjonktüründeki gücünün sınırları hakkında fikir verici niteliktedir. Bununla birlikte Çin’in merkezî rol oynadığı Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi çok uluslu organizasyonlar da son dönemde yaşanan Hindistan-Pakistan ve İsrail-İran gerilimlerine çözüm üretme konusunda arka planda kaldılar.
İsrail’in saldırganlığıyla başlayan gerilime ABD güç gösterisi yaparak dâhil olurken Çin’in söylemsel düzeyde kalması küresel güney ülkelerinin Çin’le ilişkilerini yeniden değerlendirmelerine sebep olabilir. Belki de Çin dış politika söylem setinin son 10 yılda ortaya koyduğu en önemli icatlardan biri olan “yeni tip büyük güçler siyaseti” kavramı, Çin’in küresel güney ülkelerini kendi liderliği altında toplama yolunda en önemli aracı hâline gelmişti. Ancak bu mücadelenin sadece ekonomik diplomasi çatısı altında gerçekleşiyor oluşu ve Çin’in İsrail-İran çatışmasındaki tepkisizliği, Çin’in güç projeksiyonunun küresel güney ülkeleri nezdinde sorgulanmasına neden olacaktır. O hâlde İsrail-İran gerilimi iki ülke arasındaki bir husumetten veya bölgesel savaş olmaktan çıkarılıp küresel jeopolitik perspektifinden incelendiğinde, ABD’nin çatışmaya aktif olarak müdahil olmasının Çin’in küresel sistem içerisinde doğudan batıya doğru hızla ilerleyen etkisini yavaşlatmayı veya sınırlandırmayı hedeflediği söylenebilir. Dolayısıyla ABD’nin hamlesi mevcut gücünü göstermesi açısından taktiksel hamle olarak görülürken Çin daha uzun soluklu stratejik oyun oynamaktadır. Buradaki asıl soru, ABD’nin yıpratıcı ve tahrik edici taktiksel hamlelerine karşı Çin’in stratejik planına ne kadar sadık kalacağıdır. Bu anlamda herhangi bir sıcak çatışmaya müdahil olmadan ABD’nin küresel etki alanını daraltmayı planlayan Çin için ABD’nin İran’a müdahalesine İran’ın verdiği performatif yanıtla birlikte daha geniş bir savaş riskinin azalması ve Hürmüz Boğazı başta olmak üzere enerji hatlarının açık kalması Çin açısından olumlu olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, küresel güney nezdinde ortaya çıkabilecek olası bir güven kaybına karşılık olarak inisiyatifin Çin’e geçtiği görülmektedir.
Çin Şimdi Ne Yapacak?
Yukarıda çizilen çerçeve doğrultusunda Çin’den uluslararası örgütler, ekonomi, enerji, güvenlik, dijital güvenlik ve askerî diplomasi alanlarında kısa ve uzun vadeli stratejik hamleler beklenebilir. Öncelikle Çin, ABD’nin tek taraflı müdahalesini Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde dile getirebilir. 14 Mart 2025 tarihinde Çin, Rusya ve İran’ın katılımlarıyla Pekin’de nükleer silahsızlanma üzerine bir toplantı gerçekleştirilmişti. İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ise İstanbul’da gerçekleştirdiği basın toplantısında Rusya ve Çin’in BM kapsamında nükleer silahsızlanma üzerine bir proje üzerine çalıştıklarını belirtti. Bu durumda Çin’in, İran nükleer meselesini ABD’nin tek taraflı çözüm arayışlarının dışına çıkararak çok uluslu bir müzakere zemini oluşturulması yönünde çaba harcayacağı öngörülebilir. Zira Çin açısından ABD ile kurulan her müzakere masası, ABD’nin etki alanının daraltılması fırsatı taşımaktadır.
Dünyanın en büyük üretim merkezi olan Çin açısından enerji yollarının güvenliği büyük önem taşımaktadır. Çin’in toplam petrol ithalatının yüzde 80’e yakını Malakka Boğazı’ndan geçerek Çin limanlarına ulaşmaktadır. Enerji tedariğini ve buna bağlı yolları çeşitlendirmek isteyen Çin, Kuşak ve Yol Girişimi bağlamında Orta Asya’da bir demir yolu ekosistemi oluştururken bu ekosistemin oluşturacağı karşılıklı bağımlılığın hem bölgesel güvenliğe hem de kendi ulusal güvenliğine katkıda bulunacağını hesaplamaktadır. Bu çerçevede 29 Mayıs 2025’te açılan Çin-İran demir yolu enerji tedariğindeki çeşitliliğe katkı sağlarken İran’ın da ABD ambargolarını aşmasını sağlayacak önemli adımlardan biridir.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in katıldığı 16-18 Haziran’da Kazakistan’da gerçekleştirilen Çin-Orta Asya Zirvesi’nde yayımlanan Astana Deklarasyonu’nun “Daimi İyi Komşuluk ve Dostluk Anlaşması” olarak imzalanması, Çin’den çıkarak Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan üzerinden İran’a ulaşan demir yolunun güvenliği açısından da önemlidir. Bu ekosisteme İran’ın da dâhil edilmesi, Çin’in Orta Asya’da artan etkisini göstermektedir. Ancak İsrail saldırıları ve ABD etkisiyle zayıflamış ve Batı ile daha fazla müzakerede olan bir İran, ABD’nin radikal gruplar vasıtasıyla Orta Asya’da tekrar nüfuz alanı oluşturmasına sebep olabilir.
Bu da hem Çin’in ticaret yollarına hem de ulusal güvenliğine tehdit oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda Çin’in Orta Asya ülkeleriyle ilişkilerini daha da geliştirmesi ve bunun yanında İran’ın Çabahar Limanı ile Pakistan’ın Gvadar Limanı arasında bir demir yolu projesinin hayata geçirilmesi konusunda baskı yapması ihtimaller dâhilindedir. Böyle bir proje Çin’in ticaret ve enerji yollarını çeşitlendirirken Malakka Boğazı’na olan bağımlılığını da azaltan yeni güzergâh olarak değerlendirilebilir.
İsrail-İran arasında yaşanan gerilim, savaşın doğasında yaşanan değişimi de gözler önüne sermiştir. Teknolojik gelişimlerin ve bu teknolojilerin standartlarını belirleyenlerin avantajı elinde bulundurduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Çin’in dijital İpekyolu girişimi kapsamında Beidou Navigasyon Uydu Sistemi’nin daha fazla ülke tarafından kullanılmasını teşvik edeceği ve ABD’den bağımsız ağ altyapısı kurulması konusunda ülkelere iletişim teknolojilerini ihraç etmeye çalışacağı söylenebilir.
Tüm bunlara ek olarak Çin’in askerî diplomasi ilişkilerini yoğunlaştırması ve özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan gibi Körfez ülkelerine elektronik savaş ve hava savunma çözümleri teklif etmesi ihtimali yüksektir. Yine Çin’in öncelikle Körfez ülkeleri olmak üzere Ortadoğu’da ortak deniz arama ve kurtarma gibi sivil işlevlere sahip ortak askerî lojistik üsleri kurmayı denemesi de beklenebilir.
Sonuç olarak İsrail-İran gerilimi özellikle Rusya-Ukrayna savaşının ardından büyük güç rekabetinin geleneksel savaşın ötesine geçtiği gerçeğini ortaya koymuştur. Günümüzde savaşların tamamen hibrit bir yapıya evrilmesiyle birlikte, çatışmalar yalnızca askerî alanla sınırlı kalmamakta; finans, tedarik zincirleri, lojistik, iletişim, veri güvenliği ve veri işleme gibi görünmeyen alanlarda da etkisini sürdürmektedir. ABD’nin İsrail-İran gerilimine müdahil olarak gerçekleştirdiği bu taktiksel hamlenin Çin’in stratejik oyununu ne ölçüde yavaşlatacağını ise zaman içerisinde gözlemleyeceğiz.
Bu görüş yazısı, 25 Haziran 2025 tarihinde Anadolu Ajansı internet sitesinde “ABD’nin taktiksel hamlesi ile Çin’in stratejik oyunu arasında İran-İsrail gerilimi” başlığıyla yayımlanmıştır.