Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Rekabetten İş Birliğine Türkiye-Mısır İlişkileri

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaret ikili ilişkileri aşan bir mahiyete sahip. ABD-İran gerginliği, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan gibi bölgesel mikro ittifakların oluşumu, öte yandan enerji kaynakları üzerindeki rekabet bölgesel güç denkleminin birer parçası olarak belirmektedir. Ziyaretin tam da güç dengesinin oluşum sancıları çektiği bir dönemde gerçekleşmiş olması bu ziyareti ayrıca anlamlı kılmaktadır. Türkiye’nin kriz alanlarına hapsolmadan kurucu ve yönlendirici bir rol üstlenerek şekillendirdiği güç dengesi, bölgesel istikrar ve Türkiye’nin yakın çevresinde kurucu, küresel ölçekte etkin bir aktör olmasının önünü açacaktır. Bu bağlamıyla hesaba katıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirve diplomasisi, ayrı bir anlam kazanmaktadır.

Türkiye-Mısır ilişkileri hem tarihsel hem de mevcut küresel ve bölgesel konjonktürde iki ülkenin sınırlarını aşan bir etkiye tekabül etmektedir. Ortadoğu’dan, Doğu Akdeniz ve Afrika’ya uzanan jeopolitik ve jeoekonomik hat üzerindeki krizler, çözüm formülleri ve potansiyel iş birlikleri, Türkiye-Mısır ilişkileri çerçevesinde şekillenmektedir. İki ülkenin pozitif ajandası yalnızca karşılıklı kazanca dönüşmekle kalmayıp aynı zamanda bu geniş coğrafyada istikrarın sağlanmasına önemli katkılar sunmaktadır. Bu durumu her biri bölgesel bir kriz ve iş birliği potansiyeli taşıyan, iki ülkenin yollarının kesiştiği başlıca bölgesel alanlar olarak Filistin/Gazze, Libya, Doğu Akdeniz ve Sudan gibi birçok örnekte gözlemlemek mümkün. Elbette bu bölgelerdeki gelişmelere etki edebilen yalnızca bu iki ülke değildir. Ancak Türkiye ve Mısır’ın bu kriz bölgelerindeki konumlanmaları ile bölgesel istikrarsızlık ve iki ülkenin çıkarları arasında dikkat çekici bir korelasyon söz konusu. Türkiye ve Mısır’ın stratejik ayrışması -kendi tercihleri olmayan- istikrarsızlığa ve diğer bölgesel rakiplere alan açarken; iki ülkenin yakınlaşması ve iş birliği hem karşılıklı kazanca hem de krizin sönümlenmesine katkıda bulunan bir etkiye dönüşmektedir. 2013-2021 arasındaki süreç ile yakınlaşmayla birlikte başlayan pozitif gündemin yukarıda zikredilen bölgesel kriz alanlarında ortaya çıkan yansımaları karşılaştırıldığında bu tablo netlik kazanmaktadır.

2020 yılından itibaren yeniden normalleşe arayışına giren Türkiye-Mısır ilişkileri hem ikili düzeyde hem de bölgesel meselelerde ortak çıkarları merkeze alan bir iş birliği modeli ile derinleşme eğilimine girdi. 15 Şubat 2024 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaretle başlayan bu eğilim, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin 4 Eylül 2024’teki Türkiye ziyareti ile kurumsallaştı. Bu ziyaret sırasında iki ülke arasında 17 anlaşma ve mutabakat zaptının imzalanması, ilişkilerde yeni bir dönemin başladığının da işareti oldu.

Dahası bu tarihten itibaren Mısır Silahlı Kuvvetlerinin, Türkiye’nin savunma sanayisine gösterdiği ilgi, ilişkilerde yaşanan derinleşmenin siyasi ve ticari alanlardan, stratejik alana doğru genişlediğine işaret etmektedir. Bugün gerçekleşmekte olan ziyaret sırasında da savunma sanayisi ile enerji alanlarında kapsamlı projelerin gündeme gelmesine yönelik beklenti bu trendin devam edeceğine işaret etmektedir.

Bölgesel Krizlerde Pozitif Gündem

Gerek dış politika yapım süreci gerekse iki ülkenin girdiği farklı angajmanlar, bölgesel meseleler konusunda bir farklılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla normalleşmeye rağmen ilişkilerin ihtiyatlı bir ilerleme kaydetmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ancak stratejik ayrışmanın ortaya çıkardığı maliyet ile 7 Ekim sonrasında İsrail saldırganlığının yol açtığı yeni bölgesel denklem, Türkiye-Mısır yakınlaşması konusunda bir kaldıraç işlevi gördü. Birçok konuda hâlâ iki ülke arasında bir yaklaşım farkından söz etmek mümkün; ancak bu noktada önemli olan husus önceliklerin örtüşmesi ve meselelerin stratejik bir bakış açısı ile ele alınmasıdır. Kaldı ki iki ülkenin bütün konularda mutabakat sağlaması uluslararası ilişkilerin doğası itibarıyla gereksiz bir beklentidir. Bununla birlikte stratejik değerlendirme boyutunda yaşanan yakınlaşmanın kriz alanlarına yansıdığı gerçeği de yadsınamaz. Bu anlamda her biri kendi bağlamında analiz edilmeyi gerektirse de Libya, Sudan, Gazze ve Doğu Akdeniz’de beliren trendler somut birer gösterge niteliğindedir. Libya’da çatışma yerine istikrarın sağlanmasının iki ülke çıkarları açısından en iyi senaryo olduğu konusunda oluşan mutabakat devam etmektedir. Benzer bir yaklaşımın Sudan krizi çerçevesinde de oluştuğunu ifade etmek mümkün. Bununla birlikte Gazze ve Doğu Akdeniz konusunda yaşanacak iş birliğinin, bölgesel istikrar ve karşılıklı kazanç açısından belirleyici bir etki doğuracağı açıktır.

İki Kritik Alan: Gazze ve Doğu Akdeniz

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti kapsamındaki en önemli başlıklardan birisi olan Gazze’de Türkiye ile Mısır’ın ortak tutumu, Barış Planının uygulanması ve İsrail’in sınırlandırılması açısından oldukça önemlidir. Gazze’de ateşkesin sürdürülebilir kılınması, şehrin yeniden imarı ve daha geniş ölçekte Filistin siyasetinin yeniden yapılandırılması konusunda iki ülkenin birbirini tamamlayıcı roller üstlenmeleri mümkündür. Ateşkesin sürdürülmesi, Hamas’la diyalog, Gazze teknokrat hükûmetinin belirlenmesi ve yeniden inşa faaliyetlerinde ortaya çıkacak -ve çıkması gereken- bu iş birliği, Filistin’in geleceğini de şekillendirme potansiyeline sahiptir. Bu sinerjinin ortaya çıkması, ortak tehdit ve ortak kazanç konularının stratejik bir çerçevede ele alınması ile mümkündür. Her iki ülkenin sorunun kaynağı konusunda sahip olduğu ortak anlayış, somut düzeyde iş birliğine dönüşmelidir.

Filistin’i bir “dava” olarak gören ve tarihsel olarak Arap dünyası nezdindeki konumunu Filistin üzerinden tahkim etmeye çalışan Mısır açısından Filistin/Gazze söylemsel bir meseleden çok daha fazlasıdır. Buna karşın 7 Ekim sonrasında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, Mısır için stratejik düzeyde tehditler yaratmıştır. Bir kısmı somut biçimde görünür hâle gelen önemli bir bölümü ise hâlen potansiyel niteliğini koruyan bu tehditlerin Mısır tarafından tek başına bertaraf edilmesi mümkün değildir. Donald Trump yönetiminin ateşkesi de içeren planının ortaya çıkması ancak ortak bir iradenin belirmesi ile mümkün olmuştur. Bu iradenin ortaya çıkması ve sürdürülmesinde Türkiye’nin yadsınamaz bir paya sahip olduğu gerçeği açıktır. Şarm el-Şeyh’te imzalanan mutabakata ABD, Mısır ve Katar liderlerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da imza attığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla ateşkesle başlayan ve Gazze’nin her alanda yeniden imarına uzanacak sürecin devam etmesi ortaya çıkan birlikteliğin devam etmesine bağlıdır. Türkiye’nin süreç boyunca herhangi bir alandan dışlanmasına yönelik çabalar sonuç vermeyeceği gibi İsrail saldırganlığını kolaylaştıran ve toplu fayda sağlayabilecek araçların maliyet doğurucu bir eksene kayması olasıdır. Unutulmamalıdır ki bu inisiyatifin bir boyutu İsrail’in taleplerinin karşılanması değil, yayılmacılığının durdurulması; bir başka boyutu ise Gazze ve Filistin siyasetinin yeniden inşasıdır.

Türkiye-Mısır ilişkilerinde anahtar bir konuma sahip olan bir başka mesele ise şüphesiz ki Doğu Akdeniz’dir. 2000’li yılların başından itibaren keşfedilen hidrokarbon enerji kaynakları, Doğu Akdeniz üzerindeki jeopolitik rekabete yeni bir boyut kazandırmış ve jeoekonomik rekabet daha somut bir düzlemde ortaya çıkmıştır. Doğu Akdeniz üzerinden komşu olan Türkiye ve Mısır için bölgedeki enerji kaynakları, yirmi yıldır rekabet konusu oldu. Halbuki iki ülkenin enerji ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda iş birliğinin ön plana çıkması beklenirdi. Kaldı ki Türkiye’yi dışarda bırakma çabası ile ortaya çıkan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (East Med) gibi kollektif ve her bir ülkenin enerji kaynakları üzerindeki etki alanını genişletmeye dönük bireysel çabaları, Türkiye’nin hamleleri ile sonuçsuz kalmıştır.

Mısır 2000’li yılların başında Arap doğal gaz hattı üzerinden İsrail, Suriye ve Ürdün’e gaz satarken 2012 sonrasında ithalatçı konumuna düştü. Elektrik üretiminin de doğal gaza bağlı olduğu düşünüldüğünde Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinin kullanımının önemi daha fazla ortaya çıkmaktadır. Enerji bağımlılığında yeniden dengeyi sağlamayı hedefleyen Mısır’ın bu amacına ulaşabilmesi için Doğu Akdeniz’deki rezervleri kullanıma sokması gerekmektedir. Dahası Aralık 2025’te kısa vadedeki enerji ihtiyacını kapatabilmek amacıyla da olsa İsrail’le 35 milyar dolarlık bir anlaşma yapmak zorunda kalması, Mısır’ın enerji bağımlılığında geldiği noktayı göstermesi açısından önem taşıyor. Bu durum başlı başına Mısır’ın Doğu Akdeniz politikasının ülke ekonomisine girdi sağlama konusunda eksik kaldığına ve neden revize edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Son on beş yılda İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile girdiği angajmanlardan dolayı bu revizyon kolay olmayacaktır. Ancak Türkiye ile anlamlı ve sonuç alıcı bir iş birliği için bu angajmanları yumuşatmanın yolunu aramak süreci kolaylaştıracaktır.

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar