Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) 28 Nisan’da yaptığı açıklamada, 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ koalisyonundan ayrılacağını duyurması, küresel enerji jeopolitiğinde tarihi bir kırılma noktasına işaret etmektedir. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapalı olduğu bir konjonktürde bu hamlenin ham petrol piyasaları üzerindeki doğrudan arz etkisi ilk etapta sınırlı görünse de; kararın arka planında, BAE ile Suudi Arabistan arasında uzun süredir filizlenen stratejik rekabet ve bölgesel liderlik mücadelesi yatmaktadır. Bu ayrılık, yalnızca bir kota anlaşmazlığı değil, Ortadoğu’nun iki dev ekonomik gücünün enerji vizyonlarındaki radikal ayrışmanın ve yeni bölgesel dengelerin ilanı niteliğindedir.
Kısa ve orta vadeli gerekçeler
Karar, savaşın yarattığı tahribat ve ortaya çıkan konjonktürle doğrudan bağlantılı olsa da, BAE ile OPEC arasındaki gerilim aslında uzun süredir devam eden kota anlaşmazlıklarına dayanmaktadır. Bu nedenle ayrılık, ani bir politika değişiminden ziyade, kaçınılmaz bir sürecin zamanlaması olarak değerlendirilmelidir.
BAE, ayrılmadan önce OPEC’in toplam ham petrol üretiminin yaklaşık yüzde 14’ünü tek başına karşılamaktaydı. 2024’te OPEC’in günlük 19 milyon varillik üretiminin yaklaşık 2,7 milyon varili BAE tarafından sağlanmıştır. Haziran 2024’te OPEC’in BAE’ye günlük 3,5 milyon varillik daha yüksek bir kota tanıması dahi taraflar arasındaki anlaşmazlığı gidermeye yetmemiştir. Nitekim BAE’nin devlet enerji şirketi ADNOC, üretim kapasitesini 4,85 milyon varile çıkarmış ve 2030’a kadar bunu 5 milyon varile ulaştırmayı hedeflediğini açıklamıştır.
Bu kota geriliminin arkasında, orta vadede giderek ayrışan enerji politikaları yatmaktadır. BAE için bütçe dengesini sağlayan petrol fiyatının (breakeven) 2030’da yaklaşık 38 dolar olması beklenirken, Suudi Arabistan için bu seviyenin 83 dolar civarında olması öngörülmektedir. Ayrıca BAE ekonomisi petrole daha az bağımlıdır. 2025’in ilk çeyreğinde petrol dışı sektörler BAE’nin reel GSYH’sinin yüzde 77,3’ünü oluştururken, 2026 başı itibarıyla Suudi Arabistan’da bu oran yaklaşık yüzde 56 seviyesindedir. Bu tablo, düşük petrol fiyatlarının BAE için daha yönetilebilir olduğunu, hatta bölgesel rakibi Suudi Arabistan’ın gelirlerini ve üretim kapasitesini sınırlama açısından stratejik bir avantaj dahi sunabileceğini göstermektedir.
Çıkışın zamanlaması
BAE’nin ayrılık kararını bu aşamada açıklamasının arkasında birden fazla etken bulunmaktadır. Öncelikle, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapalı olması nedeniyle piyasa tepkisinin sınırlı kalacağı öngörülmüş, bu da kararın ekonomik maliyetini görece düşürmüştür. Ayrıca, ABD ile kısa süre önce gündeme gelen swap hattı talebi dikkate alındığında, bu adımın Vaşington ile belirli ölçüde koordinasyon içinde atılmış olabileceği değerlendirilebilir. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın 2018’de OPEC’in “tekelci fiyatlama”sını eleştirmiş olması ve seçim süreçlerinde yüksek petrol fiyatlarının siyasi baskı yaratması, Hürmüz’ün yeniden açılması senaryosunda fiyatları aşağı çekebilecek böyle bir hamleye destek vermesini açıklayan unsurlar arasında sayılabilir. Bununla birlikte, bu etkinin nihai boyutu BAE’nin üretim kapasitesini ne hızla devreye alacağına bağlı olacaktır.
Savaşın yarattığı finansal baskılar ve ABD ile ilişkiler önemli olmakla birlikte, karar aynı zamanda Suudi Arabistan ile süregelen rekabetin bir uzantısı olarak da okunmalıdır. Nitekim Şubat’ta başlayan savaştan önce, Aralık ve Ocak aylarında Sudan ve Yemen sahalarında iki ülkenin de etkisiyle tırmanan gelişmeler bu rekabetin sahaya yansıdığını göstermiştir. Bu ayrışma savaş sürecinde de devam etmiştir: Suudi Arabistan görece daha sınırlı bir angajman sergileyip İran ile doğrudan gerilimi düşük tutarken, BAE daha sert bir söylem benimsemiş ve zaman zaman İran’ı açık biçimde hedef almıştır.
Son olarak, 28 Nisan’da Cidde’de düzenlenen ve savaşı değerlendirmeyi amaçlayan Körfez İşbirliği Konseyi Olağanüstü Zirvesi’ne, üye ülkeler devlet başkanı düzeyinde katılım sağlarken, BAE’nin yalnızca dışişleri bakanı seviyesinde temsil edilmesi, iki ülke arasındaki siyasi mesafenin ve stratejik ayrışmanın derinleştiğine işaret etmektedir.
Senaryolar ve OPEC’in geleceği
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabetin önümüzdeki dönemde askeri sahalardan ziyade ekonomik alanlara kayması beklenmektedir. Bu dönüşümün erken bir işareti olarak, Suudi Arabistan’ın Sudan ordusu ile Pakistan arasında planlanan 1,8 milyar dolarlık silah anlaşmasından çekilmesi gösterilebilir. Bu adımın arkasında iki temel neden öne çıkmaktadır: İlki, savaşın yarattığı mali yükün öncelikleri yeniden şekillendirmesi; ikincisi ise, “güvenli liman” imajını güçlendirerek uluslararası yatırım çekme hedefi doğrultusunda çatışma sahalarındaki angajmanın sınırlandırılmasıdır. Bu çerçevede rekabetin, ekonomi, diplomasi ve yumuşak güç araçları üzerinden derinleşmesi muhtemeldir.
BAE, bu hamleyle Suudi Arabistan’ın ekonomik nüfuz alanını daraltmayı ve yatırım çekme kapasitesini gölgede bırakmayı hedeflerken; Suudi Arabistan’ın da mevcut teşvik mekanizmalarını genişleterek daha fazla uluslararası sermayeyi kendine çekmeye çalışması beklenmektedir. Özellikle Riyad’ın savaşta görece daha az hedef alınmış olması, bu rekabette elini güçlendiren bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
OPEC açısından bakıldığında ise, savaş sonrası dönemde örgütün etkisinin, diğer bazı uluslararası kurumlarda gözlemlenen aşınmaya benzer şekilde azalması ihtimal dahilindedir. Halihazırda Irak ve Kazakistan gibi bazı üyelerin üretim kotalarından memnuniyetsizliği bilinirken, BAE’nin ayrılığı benzer adımların önünü açabilir. Kartelin lideri konumundaki Suudi Arabistan’ın bu riski dengelemek adına daha esnek kota politikaları ve teşvik edici düzenlemeler geliştirmesi olası görünmektedir.