ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı savaşın bölgede yayılmasıyla en ağır bedel ödeyen ülkelerin başında şüphesiz Lübnan gelmektedir. Savaşın 2 Mart itibarıyla Lübnan topraklarına sıçraması, İsrail için “güvenlik” bahanesi altında Filistin’de yürüttüğü “Siyonist sömürgeci savaş” konseptini Lübnan’a ve “Gazze soykırımı modelini” Litani Nehri’nin güneyine taşıma fırsatı sunmuştur. İşgalci İsrail ordusu, Litani Nehri’nin güneyinden başlayarak Zahrani Nehri’ne kadar uzanan geniş bir coğrafyayı insansızlaştırma, sivilleri yerinden etme ve bölgenin demografik yapısını kalıcı olarak değiştirme hedefiyle yıkıcı bir askerî harekâtı yürütmeye devam etmektedir. Bu süreçte Lübnan’da 1,2 milyonu aşkın sivil yerinden edilmiş, 3 bine yakın insan hayatını kaybetmiş ve güneydeki sivil ve sağlık altyapısının yanı sıra tarihi hafıza sistematik bir şekilde haritadan silinmektedir.
Sahadaki bu ağır insani felaket ve yıkımın, eş zamanlı olarak diplomatik bir illüzyonla perdelenmeye çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. Zira, önce 17 Nisan’da ilan edilen ve 14-15 Mayıs tarihlerinde Washington’da yürütülen temaslar neticesinde 17 Mayıs itibarıyla 45 gün daha uzatılan “ateşkes” için yapılan doğrudan müzakereler, saldırıların durduramamıştır. Aksine İsrail, diplomasi masasını sahada oluşturduğu “Sarı Hat” adlı kalıcı tampon bölgeyi meşrulaştırmak ve Lübnan’ı “ateş altında müzakereye” zorlamak için bir dayatma aracı olarak kullanmaktadır. Savaşın başından bu yana “şiddet tekeli olma” vizyonuyla hareket eden, ancak ordusunun kapasite yetersizliği ve dışa bağımlılığı nedeniyle diplomatik bir çaresizlik içine düşen Beyrut hükümeti ise on yıllar sonra ilk kez kurulan bu doğrudan temas masasında uluslararası himaye altında egemenlik arayışına girerek adeta varoluşsal bir tercih yapmaktadır.
Diğer yandan, 2024 yılında Lübnan ve Suriye’de yaşadığı ağır kayıpların ardından toparlanma sürecine giren ve ‘yarı düzenli ordu’ formatından ‘merkezsiz’ bir gerilla mücadelesi taktiğine dönen Hizbullah, İsrail’in diplomatik ve askeri dayatmalarına karşı asimetrik bir yıpratma savaşıyla direnç göstermektedir. Ancak bu direniş, örgütü hem İsrail’in demografik mühendisliğe dayanan yıkıcı işgal gücüyle hem de onu tasfiye edip silahsızlandırmak isteyen Lübnan devlet otoritesiyle karşı karşıya bırakarak ülkedeki iç fay hatlarını tehlikeli biçimde germektedir.
Lübnan’ın içinde bulunduğu kaotik koşulları anlamak için kâğıt üzerinde kalan ateşkes süreçleri ve saldırılara rağmen Washington’da kurulan diplomatik masaların gölgesinde, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde adım adım derinleştirdiği işgali, Lübnan devletinin yaşadığı siyasi çıkmazı ve Beyrut’tan giderek ayrışan Hizbullah’ın sergilediği asimetrik direniş taktiklerini bütüncül bir stratejik çerçevede ele almak gerekmektedir. Lübnan bugün yalnızca İsrail saldırısına uğrayan bir ülke değil; iç savaşa sürüklenme riski, kalıcı toprak kaybı ve bölgesel hesaplaşmaların kurbanı olma tehlikeleriyle karşı karşıya bulunmakta ve siyasi tarihinin en kırılgan yol ayrımlarından birinde durmaktadır.
Lübnan’da “kâğıt üstünde” kalan ateşkes
İran’a karşı başlatılan savaşa 2 Mart’ta Hizbullah’ın dahil olmasıyla birlikte, İsrail uzun zamandır Lübnan’a karşı hazırlık yaptığı işgal savaşını hayata geçirmeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren İsrail, insan hakları hukukunun en temel ilkelerini hiçe sayarak sivil altyapıyı hedef almış ve 1 milyonu aşkın insanı göçe zorlamıştır. Nitekim 17 Mayıs itibarıyla can kaybı 2 bin 988’e ulaşmıştır. Yaşanan bu ağır insani krize rağmen, İran’ın baskısı ve Lübnan’ın diplomatik temasları neticesinde, ilk etapta ABD Başkanı Donald Trump 24 Nisan’da 10 günlük geçici ateşkes ilan etmiştir. Bu ateşkes süreci önce 3 hafta, ardından son olarak 14-15 Mayıs’taki Washington görüşmeleriyle 45 gün daha uzatılmıştır. Ancak sahadaki tablo, bu diplomatik çabaların “kâğıt üstünde” kaldığını ve meselenin bir örgüte karşı yürütülen çatışma olmaktan çıkarak, demografik sonuçları olan siyasi ve askeri işgale evirildiğini göstermektedir. Ateşkesin uzatılması kararıyla birlikte, haftalardır mülteci konumuna düşen on binlerce Lübnanlı sivil, başkent Beyrut’un Dahiye bölgesine ve güneydeki köylerine dönmek umuduyla yollara düşmüştür. Ne var ki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, diplomatik düzlemde ateşkese onay verdiklerini iddia etse de İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyindeki işgal alanlarından çekilmeyeceğini açıkça beyan etmiştir. Hatta Netanyahu, işgali “Denizden başlayıp Dov Dağı (Şeba Çiftlikleri) ve Hermon Dağı (Cebel eş-Şeyh) yamaçlarına, Suriye sınırına kadar uzanan yaklaşık 10 kilometre genişliğinde bir güvenlik bölgesi… Oradayız ve oradan ayrılmıyoruz” sözleriyle tarif ederek kalıcı bir tampon bölge kurguladıklarını açıkça itiraf etmiştir. Ateşkese rağmen, işgal altındaki 50’den fazla beldeye dönüşleri fiilen yasaklayan, geri dönmeye çalışan sivilleri hedef alan ve evleri patlayıcılarla sistematik biçimde havaya uçuran Tel Aviv yönetimi, Gazze modelini doğrudan Lübnan’a kopyalayarak bölge halkına yeni bir Nekbe yaşatmaktadır.
İsrail’in, müzakereyi ateş altında bir dayatma aracı olarak kullanmasına ve Lübnan devletinin “şiddet tekeli olma” projesindeki bariz başarısızlığına karşılık, Hizbullah asimetrik direniş doktriniyle sahada kalmayı sürdürmektedir. Doğrudan müzakereleri “yok hükmünde” sayarak kesin bir dille reddeden Hizbullah liderliği, ateşkesin iki taraflı olmaması ve İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmemesi durumunda direnişin süreceğini ilan etmiştir. Örgüt, İsrail’in tek taraflı dayatmalarına ve yıkım politikalarına karşı, gelişmiş kamikaze insansız hava araçları (İHA) ve roketlerle İsrail zırhlılarını ve birliklerini hedef alarak yoğun bir yıpratma savaşı yürütmektedir. İsrailli güvenlik ve askeri analistlerin isimsiz itiraflarında da yankı bulan bu durum, Lübnan’ın güneyi tamamen işgal edilse dahi Hizbullah’ın asimetrik ve hücresel kapasitesinin salt askeri seçeneklerle yok edilemeyeceği gerçeğini ortaya koymaktadır.
ABD himayesinde Beyrut-Tel Aviv temasları
Lübnan ile İsrail arasında 1993 yılından bu yana en üst düzey ve doğrudan diplomatik temas niteliği taşıyan Washington görüşmeleri, ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilerek 30 yılı aşkın süren bir diplomatik sessizliği bozmuştur. Ancak bu sürecin en çarpıcı ve ironik boyutu, on yıllar sonra kurulan bu ilk doğrudan temasın, İsrail’in Lübnan’daki işgalini en derin ve en yıkıcı noktaya taşıdığı bir zaman dilimine denk gelmesidir. Siyonist rejimin, diplomatik masada elini güçlendirmek ve Lübnan’ı baskı altına almak amacıyla eş zamanlı olarak güneyde Bint Cubeyl’i kuşatması, Litani Nehri’nin kuzeyine doğru genişleme tehdidinde bulunması ve “Sarı Hat” ile kalıcı bir tampon bölge oluşturma çabası, bu sürecin meşru bir barış arayışından ziyade açık bir “ateş altında müzakere” ve dayatma olduğunu göstermektedir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ev sahipliğinde yürütülen ve Lübnan’ı temsilen Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad gibi isimlerin katıldığı bu görüşmelerde, Beyrut yönetiminin pozisyonu oldukça kırılgandır. Lübnan devleti, kendi topraklarında tam egemenliğin sağlanması, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden tamamen çekilmesi ve yerinden edilen sivillerin evlerine dönüşü gibi uluslararası hukuka dayanan net talepleri masaya koymuştur. Buna karşılık, ABD-İsrail ekseni görüşmeleri “Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması ve İsrail’in güvenlik hedeflerinin garanti altına alınması” ön şartlarına indirgeyerek diplomatik süreci araçsallaştırmıştır. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, mevcut yıkımı durdurmak adına bu müzakereleri “kaçınılmaz bir zorunluluk” olarak görse de devletin müzakere masasında kendi topraklarını savunamayacak düzeyde zayıf kalması, Lübnan’ı ABD’nin taraflı himayesinde stratejik bir çıkmaza mahkûm etmektedir.
ABD arabuluculuğunda Washington’da gerçekleştirilen Lübnan-İsrail görüşmeleri, 30 yılı aşkın süren diplomatik sessizliği bozmuştur. Ancak bu tarihi temasın, İsrail’in Lübnan’daki “Siyonist sömürgeci savaşını” en yıkıcı aşamasına taşıdığı bir döneme denk gelmesi sürecin en trajik boyutudur. Tel Aviv yönetiminin, masada elini güçlendirmek için sahada işgal hattını Litani Nehri’nin kuzeyine genişletmesi ve kalıcı bir tampon bölge oluşturma çabası, bu sürecin meşru bir barış arayışından ziyade açık bir “askerî dayatma” ve “ateş altında müzakere” olduğunu kanıtlamaktadır.
Washington’daki masada, Beyrut yönetiminin “diplomatik çaresizliği” kendisini açıkça göstermektedir. Cumhurbaşkanı Avn, İsrail ile masaya oturma kararını bağımsız bir egemenlik hamlesi olarak sunarak ve Hizbullah’ı işaret ederek, “Yaklaşık 50 yıl sonra ilk kez Lübnan’ın kararını yeniden kendi elimize aldık. Kendi adımıza müzakere ediyor, kendi adımıza karar veriyoruz. Artık kimsenin cebindeki bir kart ya da başkalarının savaş alanı değiliz ve asla da olmayacağız.” ifadelerini kullanmıştır. Ancak bu egemenlik söylemine rağmen masadaki asimetri son derece belirgindir. Zira Netanyahu, ABD himayesindeki bu süreci “Lübnan ile müzakerelerde iki temel hedef var: Birincisi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması, ikincisi ise sürdürülebilir bir barış. Güç yoluyla barış.” diyerek, müzakereleri Lübnan devletine karşı açık bir askeri şantaja dönüştürmüştür.
Sahada İsrail’e karşı asimetrik direniş yürüten Hizbullah ise bu tabloya en sert tepkiyi veren aktördür. Örgüt lideri Naim Kasım, doğrudan müzakereyi “teslimiyet” sayarak reddetmiş ve diplomatik temaslara bel bağlayan Beyrut hükümetini, “Yetkililere, bedava tavizler vermeyi bırakmaları çağrısında bulunuyoruz. Devlet, ordu, halk ve direniş olarak birlikte ülkemizi koruyacak ve işgalcileri kovarak egemenliğini yeniden tesis edeceğiz.” sözleriyle uyarmıştır. ABD himayesinde başlatılan bu temaslar İsrail’in sahadaki sömürgeci işgalini diplomatik kılıfla meşrulaştırma ve Lübnan devletini direniş cephesiyle karşı karşıya getirerek ülkedeki iç savaş fay hatlarını tetikleme riski taşıyan stratejik bir açmazdır.
Hizbullah’ın işgali “yavaşlatma” taktiği
2024’teki İsrail saldırılarında operasyonel kabiliyetine ve komuta kademesine yönelik ağır darbeler alan Hizbullah, ateşkes sürecindeki sessizliğini taktiksel bir özeleştiri ve hücresel yeniden yapılanma evresi olarak kullanmıştır. “Yarı düzenli ordu” modelinden tamamen merkeziyetsiz bir gerilla harbine dönen örgüt, 2 Mart’ta yeniden açılan savaş cephesinde asimetrik kapasitesini çok daha sarsıcı bir şekilde sahaya yansıtmıştır. Özellikle fiber optik bağlantılı kamikaze İHA’lar, Kornet füzeleri ve gelişmiş tanksavar sistemleriyle donatılan direniş unsurları, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki kara işgalini bir yıpratma savaşına çevirerek Tel Aviv’in hızlı askeri sonuç alma hedefini “yavaşlatma” stratejisiyle sekteye uğratmaktadır.
Sahada sergilediği bu asimetrik dirence rağmen örgüt, varoluşsal zeminini hedef alan büyük stratejik kırılmalarla karşı karşıyadır. Bu kırılmaların ilki, İsrail’in Siyonist sömürgeci savaşı ve yürüttüğü “insansızlaştırma” politikasıyla daralan yaşam alanlarıdır. İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyinde Litani ve Zehrani nehirlerine uzanan geniş bir coğrafyada Gazze modelini tatbik ederek kalıcı işgale kapı aralayan bir “Sarı Hat” kurmaktadır. Sınır beldelerindeki evlerin patlayıcılarla sistematik şekilde havaya uçurulması, köprülerin vurularak ülkenin kuzeyiyle lojistik bağların koparılması ve tarım arazilerinin yok edilmesi, 1 milyonu aşkın yerinden edilmiş Şii nüfusun geri dönüşünü imkânsız kılmayı amaçlayan bir insansızlaştırma politikasıdır. Bu topyekûn yıkım ve toplu cezalandırma stratejisi, Hizbullah’ı yalnızca askeri altyapısından değil, aynı zamanda organik olarak sığındığı toplumsal tabanından da kopararak örgütün yaşam ve direniş alanlarını dramatik biçimde daraltmaktadır.
Örgüt için asıl asimetrik ve yıkıcı diğer tehdit ise bizzat Lübnan devletinin radikal eksen kaymasından ve içeriden kuşatılma politikasından gelmektedir. Başbakan Selam hükümeti, İsrail saldırılarını durdurabilmek ve “devletin şiddet tekeli olması” hedefini gerçekleştirmek adına, Washington ve Tel Aviv hattıyla tehlikeli bir koordinasyon içerisindedir. Savaşın başladığı 2 Mart’ta Hizbullah’ın askeri faaliyetlerinin yasaklanması ve İsrail’in kara işgaline başladığı gün Lübnan ordusunun direnmeden geri çekilmesi, Beyrut yönetiminin örgütü diplomatik ve siyasi olarak tasfiye etme niyetini açıkça göstermektedir. Başbakan Selam, Hizbullah’ın ülkeyi sürüklediği tabloyu sert bir dille eleştirerek, “Yabancı projeler ve çıkarlar uğruna yürütülen anlamsız maceralar artık yeter. Bu sonuncusu bizim seçmediğimiz, aksine bize dayatılan bir savaştı.” ifadelerini kullanmıştır. Selam’ın, örgütün direniş anlatısına yönelik “Bütün bunlardan, beraberinde getirdiği ölüm, yıkım, göç ve trajedilerden sonra hâlâ çıkıp aklımızla alay edercesine buna ‘zafer’ diyenler var” şeklindeki eleştirisi, Beyrut yönetiminin örgütü siyasi ve diplomatik olarak tasfiye etme niyetini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Hizbullah’ın, İsrail zırhlılarına zayiat verdiren ve işgali yavaşlatan tüm asimetrik direniş çabalarına rağmen Siyonist sömürgeci işgal, Beyrut yönetiminin diplomatik çaresizliği ve devlet otoritesinin zımni onayıyla derinleşmektedir. Lübnan hükümetinin, devlet egemenliğini sağlama umuduyla örgütü ülkenin güvenliği için bir “yük” ve dış müdahalelere zemin hazırlayan bir “iç tehdit” olarak görmesi, İsrail’in işgal adımlarına eşi görülmemiş bir siyasi meşruiyet alanı açmaktadır. Bu tablo, Hizbullah’ı yalnızca dışarıdan gelen ağır bir askeri baskıyla değil, aynı zamanda dış baskılar altındaki devlet otoritesi tarafından içeriden kuşatılarak tasfiye edilme ihtimaliyle baş başa bırakmaktadır.
Ateşkesin belirsizliğinde derinleşen işgal
Lübnan ve İsrail arasında Washington’da yürütülen diplomatik temaslara ve Hizbullah’ın sahada sergilediği asimetrik dirence rağmen, ülkenin kaderi büyük ölçüde ABD ile İran arasındaki savaşın ve kırılgan barış arayışlarının gölgesinde şekillenmektedir. Hürmüz merkezli bölgesel müzakerelerdeki tıkanıklık ve bu büyük güç mücadelesinin oluşturduğu derin bilinmezlik, Lübnan sahasında şiddetli bir yıkım ve süresiz bir askeri baskı olarak vücut bulmaktadır. Diplomatik masadaki bu belirsizlik ortamını ve uluslararası sistemin eylemsizliğini stratejik bir fırsata çeviren Tel Aviv yönetimi, Lübnan’ın güneyini sistematik olarak insansızlaştırarak kalıcı bir sömürgeci işgal kuşağı kurma hedefine her zamankinden daha yakın görünmektedir.
İsrail’in Lübnan’ın güneyinde “Sarı Hat” adı altında inşa ettiği bu kalıcı tampon bölge projesi, salt Lübnan topraklarıyla sınırlı kalan izole bir askerî hamle değildir. Tel Aviv, bu yayılmacı stratejisini Suriye’nin güneyinde, özellikle Cebel eş-Şeyh (Hermon Dağı) bölgesinde yürüttüğü eş zamanlı işgalden aldığı lojistik ve jeopolitik güçle tahkim etmektedir. Nitekim Netanyahu’nun, Lübnan’daki işgal hattını doğuya, Suriye sınırındaki dağ yamaçlarına kadar genişletme talimatı vermesi, Akdeniz’den Golan Tepeleri’ne uzanan kesintisiz bir işgal koridoru oluşturma arzusunu deşifre etmektedir. ABD-İran eksenindeki savaşın ve bölgesel diplomatik çaresizliğin sonucu olan bu boşluk, İsrail’e her iki ülkenin de güneyinde işgali giderek derinleştirme, sınırları fiilen yeniden çizme ve işgali geri dönülemez bir demografik gerçekliğe dönüştürme imkânı sunmaktadır.
Sahadaki askeri ve diplomatik tablonun bütününe bakıldığında, İsrail’in Lübnan’da yürüttüğü sürecin klasik bir çatışma çözümü değil, topyekûn bir tahakküm ve insansızlaştırma stratejisi olduğu açıkça görülmektedir. Bu stratejik açmazın en net itirafı ise, Washington’daki doğrudan müzakerelerde İsrail’i temsil eden Büyükelçi Yehiel Leiter’in, “Sanki Hizbullah yokmuş gibi barışı hedeflemek ve sanki barış yokmuş gibi Hizbullah’la savaşmak” ifadeleriyle kendisini göstermektedir. Bu çarpıcı ifade, İsrail için bölgede artık “barış” ve “savaş” kavramlarının evrensel ve diplomatik anlamını tamamen yitirdiğini göstermektedir. Buna göre Siyonist sömürgeci aklın, barış söylemini yalnızca kesintisiz bir işgal, yıkım ve imha politikasını perdelemek için araç haline getirdiğini kanıtlamaktadır.
Tarihinin en ağır yıkımlarından birini yaşayan Lübnan devleti ise İsrail’in askeri saldırıları ve işgalinin yanı sıra diplomatik baskı cenderesi karşısında derin bir çaresizlik içindedir. Beyrut yönetimi, artan sivil katliamları ve altyapı tahribatını durdurabilmek umuduyla, dış aktörlerin dayattığı “Hizbullah’tan kurtulma” ve “silah tekeli sağlama” senaryosuna giderek daha fazla angaje olmaktadır. Lübnan’ın devlet otoritesini yeniden tesis etmeye çalışırken, işgal ortamında Hizbullah’ı tasfiyeye girişmesi ise içeride bir çatışmanın kapısını giderek daha fazla zorlama endişesi taşımaktadır. Neticede ise Lübnan, işgalin ve baskının kaosu içerisinde sadece İsrail işgali tehlikesinin değil, Hizbullah ile iç savaş ihtimalinin de giderek yükseldiği ve bu iki ihtimalin birbirini desteklediği bir bilinmezliğe doğru sürüklenmektedir.