Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) 167. Bakanlar Kurulu Toplantısı, 9-10 Haziran tarihlerinde Bahreyn’in başkenti Manama’da gerçekleştirildi. Büyük ölçüde 28 Şubat’tan bu yana devam eden savaşın bölgesel etkilerinin ele alındığı toplantıda, özellikle ateşkes görüşmeleri sürecinde Kuveyt, Bahreyn ve Umman’ın hedef alınmasıyla artan güvenlik endişeleri gündeme gelmiştir.
Toplantı sonrasında yayımlanan bildiride yer alan bir ifade ise KİK’in güvenlik yaklaşımı açısından dikkat çekici bir değişime işaret etmektedir. Bildiride, vurgulanan “KİK ülkelerinden herhangi birine yönelik bir saldırının tüm üye ülkelere yapılmış sayılacağı” ifadesi, örgütün 45 yıllık tarihinde ilk kez bu denli açık bir ortak savunma söylemi kullanması, Körfez ülkelerinin bölgesel güvenlik algısında önemli bir dönüşüm yaşanabileceğini göstermektedir.
Bildirinin tarihsel önemi
10 Haziran’da yayımlanan KİK bildirisi, İran’ın saldırgan tutumunu açık biçimde eleştirerek, bölgesel istikrarın ve iyi komşuluk ilişkilerinin yeniden tesis edilebilmesi için Tahran’ın saldırgan politikalarına son vermesi gerektiğini vurgulamıştır. Bildiride ayrıca, ateşkes görüşmeleri sırasında hedef alınan Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt ile dayanışma mesajı verilmiş ve bu ülkelere yönelik saldırılar kınanmıştır.
Ancak bildirinin en dikkat çekici unsuru, KİK ülkelerinin güvenliğinin “bölünmez” olduğu ve herhangi bir üye ülkeye yönelik saldırının tüm üye ülkelere yapılmış bir saldırı olarak değerlendirileceği yönündeki ifadedir. KİK, 45 yıllık tarihi boyunca tam anlamıyla kolektif savunma yükümlülüğünü çağrıştıran bu tür bir güvenlik söyleminden büyük ölçüde kaçınmıştır. Bu nedenle söz konusu ifade, yalnızca mevcut krize yönelik diplomatik bir tepki olarak değil, örgütün güvenlik anlayışında önemli bir söylemsel dönüşüm olarak değerlendirilmelidir.
Bildiride ayrıca, üye devletlerin Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi kapsamında bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını kullanabileceği ve saldırganlığa karşı tüm meşru araçlarla karşılık verme hakkına sahip olduğu teyit edilmiştir. Daha önce herhangi bir üyesine yönelik dış saldırıya karşı kapsamlı ve ortak bir askeri karşılık geliştirmemiş olan KİK açısından bu açıklama, kurumsal ve stratejik düzeyde yeni bir güvenlik yaklaşımının habercisi olarak görülebilir.
Bu söylemin zamanlaması da dikkat çekicidir. Zira KİK’in kolektif güvenlik vurgusu, savaşın en yoğun döneminde kritik enerji altyapıları veya askeri tesisler hedef alındığında değil, ateşkesin hemen öncesinde gündeme gelmiştir. 2 Mart’ta Katar’daki Ras Laffan enerji tesisleri ve Suudi Arabistan’daki Aramco altyapısının; 27 Mart’ta ise Suudi Arabistan’daki Prens Sultan Hava Üssü’nün hedef alınmasına rağmen böyle bir ortak savunma dili kullanılmamıştır. Bu durum, bildirinin yalnızca saldırılara anlık bir tepki olmadığını; aksine savaş sonrası döneme ilişkin stratejik hesaplamaların bir sonucu olduğunu göstermektedir.
Ateşkes sonrasında İran askeri ve siyasi açıdan önemli kayıplar yaşamış olsa da, sahip olduğu füze, insansız hava aracı ve vekil aktör kapasitesi nedeniyle Körfez ülkeleri açısından uzun vadeli bir tehdit olmaya devam etmektedir. Bunun yanında savaş sürecinde tüm Körfez ülkelerinin farklı seviyelerde balistik füze ve drone saldırılarının hedefi olması, mevcut caydırıcılık modelinin sorgulanmasına yol açmıştır. Özellikle ABD merkezli güvenlik mimarisinin, bölgesel tehditleri tamamen engelleme kapasitesinin sınırlı olduğu yönündeki değerlendirmeler güçlenmiştir.
Ateşkesin kırılgan yapısı ve yeni bir çatışma ihtimalinde İran’ın ilk aşamada Körfez ülkelerini hedef alabileceğine yönelik beklenti, bölge devletlerini mevcut güvenlik modelinin ötesinde alternatifler aramaya yöneltmektedir. Bu kapsamda Körfez ülkelerinin daha fazla savunma yatırımı yapması, yerel savunma sanayi kapasitelerini geliştirmesi ve yeni askeri iş birliği mekanizmaları oluşturması orta ve uzun vadede gerçekleşebilecek adımlar olacaktır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde, KİK bildirisindeki tarihi nitelikteki kolektif güvenlik vurgusu, kapsamlı bir askeri ittifakın hemen hayata geçirilmesinden ziyade, kısa vadede caydırıcılığı güçlendirmeye yönelik siyasi bir mesaj olarak ortaya çıkmaktadır. Bildiri, Körfez ülkelerinin savaş sonrası dönemde İran tehdidine karşı daha koordineli, daha kolektif ve mevcut güvenlik bağımlılıklarını yeniden değerlendiren bir yaklaşım geliştirme arayışının ilk işaretlerinden biri olarak okunmalıdır.
Güvenlik mimarisinde değişim beklentisi
KİK bildirisiyle eş zamanlı olarak değerlendirildiğinde, Körfez ülkelerinde yarım asırlık güvenlik mimarisine ilişkin artan bir sorgulama dikkat çekmektedir. Savaş süreci, mevcut güvenlik düzeninin yalnızca yeterince caydırıcı olmadığını değil, bazı durumlarda Körfez ülkeleri açısından doğrudan bir kırılganlık üretmiş olabileceğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede ABD merkezli güvenlik şemsiyesinin bölgesel tehditleri tamamen önleyememesi, mevcut mimarinin etkinliğine dair eleştirileri güçlendirmiştir.
Bu değerlendirmeler doğrultusunda Körfez ülkeleri, mevcut güvenlik taahhütlerini tamamen terk etmeksizin daha dengeli bir strateji arayışına yönelmektedir. Bu strateji arayışı, yerel askeri ve savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesi, mevcut ittifak ilişkilerinin daha geniş ve çok katmanlı bir yapıya kavuşturulması ekseninde şekillenmektedir. Bu yaklaşım, tam anlamıyla bağımsız bir güvenlik mimarisinden ziyade, risklerin dağıtıldığı ve dışa bağımlılığın azaltıldığı hibrit bir modelin inşasına işaret etmektedir.
Bununla birlikte, ateşkes süreci Körfez ülkelerinin kolektif diplomatik kapasitesine ilişkin önemli bir göstergeyi de ortaya koymuştur. Özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ın belirli konularda ortak pozisyon geliştirebilmesi, bu ülkelerin birlikte hareket ettiklerinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik ve siyasi baskı üretme kapasitesine de sahip olduklarını göstermiştir. Bu durum, Körfez içi koordinasyonun sınırlı da olsa sonuç üretme potansiyelini göstermektedir.
Ancak bu alternatif güvenlik ve diplomasi senaryolarının önünde önemli yapısal ve siyasal engeller bulunmaktadır. Mevcut ittifak bağımlılıkları, Körfez içi rekabet dinamikleri ve farklı dış politika öncelikleri, daha bütüncül ve kurumsallaşmış bir güvenlik mimarisinin oluşmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan yeni güvenlik tartışması, henüz bir dönüşümden ziyade, çok yönlü bir uyum arayışı olarak değerlendirilmektedir.
Kolektif güvenlik arayışının önündeki engeller
KİK bildirisinde ortaya çıkan kolektif güvenlik vurgusuna rağmen, Körfez ülkelerinin bu söylemi somut bir güvenlik mimarisine dönüştürmesinin önünde önemli yapısal engeller bulunmaktadır. Bunların başında, bölge ülkelerinin Batı ile kurduğu ve onlarca yıl içerisinde kurumsallaşmış olan güvenlik ilişkileri gelmektedir. Körfez’in mevcut güvenlik modeli yalnızca askeri ekipman tedarikine değil; yabancı askeri üsler, ortak tatbikatlar, askeri danışmanlık mekanizmaları, istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonel kapasitelere dayanan çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, daha bağımsız ve bölgesel temelli bir güvenlik mimarisinin oluşturulması kısa vadede mümkün görünmemektedir.
Bunun yanında Körfez ülkelerinin demografik ve toplumsal yapıları da yerel güvenlik kapasitesinin geliştirilmesini sınırlayan faktörler arasında yer almaktadır. Yüksek refah seviyesine dayalı toplumsal düzen, düşük vatandaş nüfusu oranları ve güvenlik sektörlerinde uzun yıllardır yabancı insan kaynağına duyulan ihtiyaç, kapsamlı bir yerel savunma kapasitesinin oluşturulmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Körfez ülkeleri savunma sanayilerini geliştirmeye ve askeri kapasitelerini artırmaya çalışsalar da, kısa ve orta vadede dış güvenlik ortaklıklarına olan bağımlılıklarını tamamen ortadan kaldırmaları beklenmemektedir.
Bununla birlikte, kolektif güvenlik söyleminin önündeki en önemli engel, KİK üyeleri arasındaki siyasi rekabet ve stratejik farklılıklardır. Konseyin tarihi boyunca üye ülkeler arasında güvenlik algıları, dış politika öncelikleri ve bölgesel vizyonlar konusunda ciddi ayrışmalar yaşanmıştır. Bu rekabet zaman zaman diplomatik krizlere, ekonomik anlaşmazlıklara ve farklı siyasi pozisyonlara dönüşmüştür. Katar krizi bunun en belirgin örneklerinden biri olurken, son dönemde enerji politikaları ve ekonomik rekabet alanındaki farklılıklar da bu ayrışmaların devam ettiğini göstermektedir. Nisan ayında BAE’nin OPEC’ten ayrılma kararı, ekonomik ve stratejik rekabetin yeni alanlara taşındığının güncel örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Savaş sonrası dönemde Körfez ülkeleri arasındaki rekabetin daha düşük yoğunluklu ve ağırlıklı olarak ekonomik, diplomatik ve siyasi alanlarda devam etmesi beklenmektedir. Ancak bu rekabet ortamı, ortak tehdit algısının güçlenmesine rağmen, ülkelerin bağlayıcı kolektif güvenlik taahhütleri altına girmesini zorlaştıran temel faktörlerden biri olmaya devam edecektir.
Dolayısıyla KİK’in yeni güvenlik söylemi önemli bir siyasi dönüşüme işaret etse de, bunun kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüşmesi yalnızca dış tehditlerin varlığına değil, aynı zamanda Körfez ülkelerinin kendi aralarındaki güven sorunlarını ve stratejik farklılıklarını ne ölçüde yönetebileceğine bağlı olacaktır.