İsrail, art arda düzenlediği saldırılarla Suriye’nin güneyindeki askerî baskısını artırırken, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise Şam’la ilişkilerini derinleştirerek tam tersi yönde hareket etmektedir. Bu ayrışma, iki yakın bölgesel ortak arasında giderek belirginleşen bir politika uyumsuzluğuna işaret etmektedir. BAE ile İsrail son yıllarda stratejik bir ortaklık geliştirmiş olsa da Suriye dosyası, bu ortaklığın sınırlarını ortaya koyan başlıca gerilim alanlarından biri hâline gelmektedir.
İsrail açısından Esed sonrası Suriye, askerî baskı, işgal ve caydırıcılık yoluyla kontrol altında tutulması gereken bir güvenlik sorunu olmaya devam etmektedir. Buna karşılık BAE, Suriye’yi istikrar kazanan, yeniden inşa sürecine giren ve uluslararası sisteme yeniden entegre olan bir ülke olarak görmektedir. Bu farklı bakış açıları, iki ülkenin Suriye’ye yönelik giderek daha fazla ayrışan politikalar izlemesine yol açmaktadır.
Temkinli yaklaşımdan angajmana
Esed rejiminin devrilmesinin ardından Abu Dabi, Şam’la ilişkilerini geliştirme konusunda Türkiye ve Suudi Arabistan kadar hızlı hareket etmemiştir. Bu temkinli yaklaşımın temelinde büyük ölçüde ideolojik kaygılar yatmaktadır. Uzun süredir İslamcı siyasal hareketlere karşı mesafeli bir pozisyon izleyen BAE, Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) öncülük ettiği devrimci grubun iktidara gelişini ihtiyatla karşılamıştır.
Bununla birlikte BAE’nin tutumu hiçbir zaman kategorik bir ret şeklinde olmamıştır. Abu Dabi, Suriye’de iktidara gelen yeni yönetimi hızla benimsemekten kaçınsa da Şam’la iletişim kanallarını açık tutmuş, temkinli ve kademeli bir normalleşme politikası izlemiştir. Bu yaklaşım, BAE’ye Suriye’deki geçiş sürecinin seyrini, yeni liderliğin kalıcılığını ve uluslararası aktörlerin bu sürece vereceği tepkileri değerlendirme imkânı sağlamıştır.
Ancak zamanla yaşanan gelişmeler, Abu Dabi’yi Suriye politikasını yeniden gözden geçirmeye yöneltmiştir. İlk olarak, Suriye artan iç ve dış meşruiyet sayesinde daha istikrarlı bir görünüme kavuşmaya başlamıştır. Yeni hükûmet otoritesini pekiştirip iç güvenliği yeniden tesis ettikçe ve bölgesel ve uluslararası aktörler nezdinde meşruiyeti giderek daha fazla kabul gördükçe, Şam’a mesafeli kalmanın maliyeti Abu Dabi açısından artmıştır.
İkinci olarak, Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye’nin başlıca stratejik ortakları olarak öne çıkmaya başlamıştır. Ankara, kısa sürede yeni Suriye’nin güvenlik, ekonomi ve bağlantısallık alanlarındaki en önemli ortağı hâline gelirken, Riyad da Şam’daki nüfuzunu artırmaya yönelik aktif bir politika izlemektedir. Bu bağlamda Abu Dabi’nin gelişmeleri dışarıdan izlemekle yetinmesi, bölgesel rakiplerinin Suriye’nin geleceğini BAE’nin etkisi olmaksızın şekillendirme riskini beraberinde getirmektedir.
Üçüncü olarak, Trump yönetiminin yeni Suriye hükûmetine verdiği güçlü destek, Abu Dabi için Şam’la daha derin bir angajman tesis etmeyi daha makul bir politika hâline getirmiştir. Vaşington’ın bu desteği, Suriye ile normalleşmenin yalnızca Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği bölgesel bir girişim olmadığını ortaya koymuş, Suriye’yi istikrara kavuşturmayı ve uluslararası sisteme yeniden entegre etmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı bir uluslararası bir çabanın var olduğunu göstermiştir.
Dördüncü olarak, Suriye, Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltabilecek alternatif bir kara koridoru olarak stratejik önem kazanmaya başlamıştır. Deniz geçiş noktalarının ve ticaret yollarının giderek daha kırılgan hâle geldiği bir dönemde, Körfez’i Akdeniz, Türkiye ve Avrupa’ya bağlayan Suriye’nin coğrafi konumu yeniden ön plana çıkmaktadır. Bu durum, Abu Dabi açısından Şam’la angajmanını geliştirmek için ilave bir stratejik gerekçe oluşturmuştur.
Son olarak, Suriye’ye yönelik uluslararası yaptırımların kaldırılması, ülkeyi BAE sermayesi açısından daha cazip bir yatırım merkezine dönüştürmüştür. Ulaştırma, enerji, lojistik ve turizm başta olmak üzere birçok sektör, Körfez sermayesi için önemli yatırım fırsatları sunmaktadır. Bölgesel ticaret ve altyapı ağlarındaki konumunu güçlendirmeyi hedefleyen BAE için Suriye’nin yeniden yapılanma ve ekonomik toparlanma süreci, aynı zamanda kayda değer ekonomik fırsatlar barındırmaktadır. Bu dinamiklerin bir araya gelmesi, Abu Dabi’yi temkinli angajman politikasından daha aktif bir Suriye stratejisine yöneltmiştir.
Abu Dabi’nin yeni Suriye politikası
Son gelişmeler, BAE’nin Suriye politikasındaki dönüşümü ortaya koyarken, İsrail’in Suriye’ye yönelik yaklaşımıyla arasındaki stratejik ayrışmayı da daha görünür hâle getirmektedir. Abu Dabi’nin Suriye’de on milyarlarca dolar değerinde yatırım projeleri açıklaması, ülkenin istikrar kazanacağına ve uzun vadeli bir toparlanma sürecine girdiğine duyduğu güvenin en somut göstergesidir. Bu yatırımlar BAE’nin Suriye’yi ekonomik entegrasyon, ticaret koridorları ve bölgesel bağlantısallık açısından stratejik bir merkez olarak konumlandırdığını göstermektedir.
İsrail ile yaşanan ayrışmanın en belirgin hâle geldiği nokta da burasıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ilk gününden beri İsrail, güneyde askerî baskıyı artırmaya ve Şam’ın otoritesini zayıflatmaya odaklanan bir politika izlemiştir. Dolayısıyla BAE, Suriye’nin toparlanmasına yatırım yaparken, İsrail bu toparlanmanın temelini oluşturan güvenlik ve istikrarı zayıflatıcı adımlar atmıştır.
Bir diğer önemli gelişme ise Abu Dabi’nin, BAE ile Suriye’yi Irak üzerinden birbirine bağlayacak yeni bir ticaret koridoru konusunda Suriyeli yetkililerle yürüttüğü görüşmelerdir. Hayata geçirilmesi hâlinde bu koridor, Suriye’nin bölgesel bir transit merkezi olarak rolünü güçlendirecek ve BAE’ye Akdeniz’e uzanan alternatif bir güzergâh sağlayacaktır. Stratejik açıdan bu durum, Abu Dabi’nin İsrail’in Hayfa Limanı’na merkezî bir rol veren Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi bağlantısallık projelerine bağımlılığını azaltmayı hedeflediğine de işaret etmektedir.
Bu tablo, BAE’nin IMEC’ten veya İsrail’le olan ortaklığından vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Ancak Abu Dabi’nin yalnızca İsrail üzerinden geçen güzergâhlara bağımlı kalmak istemediğini göstermektedir. Bu doğrultuda BAE, Suriye-Irak-Körfez koridorunu geliştirerek, İsrail’in güvenlik odaklı yaklaşımının siyasi ve stratejik riskler yarattığı bölgesel bir ortamda, Suriye limanlarını Hayfa’ya alternatif bir rota olarak değerlendirmektedir.
Süveyda dosyası da bu ayrışmaya dair bir başka örnek sunmaktadır. Dürzi lider Hikmet el-Hicri’nin, BAE merkezli kuruluşlardan gelen finansmanın tamamen durdurulduğuna ilişkin açıklaması, Abu Dabi’nin Suriye’deki ayrılıkçı projelerden uzak durmayı tercih ettiğini göstermektedir. Bu durum, İsrail’in Suriye’nin güneyindeki Dürzi meselesini Şam’a karşı bir nüfuz aracı olarak kullandığı düşünüldüğünde ayrıca önem kazanmaktadır. Zira BAE, bu tür girişimlerden uzak durarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü zayıflatabilecek politikalara mesafeli bir tutum sergilemeye başlamıştır.
Abu Dabi’nin İsrail’in Suriye topraklarına yönelik saldırılarını kınaması da bu politika değişimini teyit etmektedir. BAE, bu saldırıları Suriye’nin egemenliğinin ihlali olarak nitelendirerek İsrail’in istikrarsızlaştırıcı eylemlerinden duyduğu rahatsızlığı açıkça ortaya koymuştur. Suriye’nin toparlanma sürecine siyasi ve ekonomik olarak yatırım yapmaya başlayan BAE açısından İsrail’in askerî eylemleri, bu yatırımların başarısı için doğrudan risk oluşturmaktadır.
Giderek büyüyen politika uyumsuzluğu
Bu gelişmeler, İsrail ile BAE’nin Suriye’ye yönelik stratejik hedeflerinin giderek daha fazla ayrıştığına işaret etmektedir. İsrail’in önceliği, sınırlarının yakınında kendisine düşmanca yaklaşabilecek bir otoritenin güç kazanmasını engellemektir. Pratikte bu yaklaşım, işgal, askerî baskı ve ayrılıkçı milislere verilen destek şeklinde tezahür etmekte; bu da İsrail’in zayıf ve parçalanmış bir Suriye’yi tercih ettiğini göstermektedir.
BAE’nin öncelikleri ise farklıdır. Abu Dabi, bölgesel ticaret, yatırım ve bağlantısallık ağlarına entegre olabilecek istikrarlı bir Suriye istemektedir. Bu doğrultuda BAE, Suriye’nin yeniden inşa sürecinin sunduğu ekonomik fırsatlardan yararlanmayı ve alternatif ticaret koridorlarının şekillendirilmesinde etkin bir rol üstlenmeyi hedeflemektedir. Aynı zamanda Şam üzerindeki siyasi nüfuzunu artırarak Esed sonrası düzende Türkiye ile Suudi Arabistan’ın tek başına belirleyici aktörler hâline gelmesini engellemeye çalışmaktadır. Bu açıdan BAE, Suriye’yi kontrol altına alınması gereken bir tehditten ziyade, şekillendirilmesi gereken stratejik bir fırsat olarak görmektedir.
Sonuç olarak, Suriye’ye yönelik önceliklerin giderek ayrışması, BAE-İsrail ortaklığının sınırlarını daha belirgin hâle getirmektedir. Bir taraf Şam’ın otoritesini ve devlet kapasitesini sınırlamaya çalışırken, diğer taraf Suriye’nin istikrarına ve yeniden inşasına yatırım yapmaktadır. Abu Dabi’nin Şam’la angajmanını derinleştirmesi, buna karşılık Tel Aviv’in Suriye üzerindeki askerî baskı politikasını sürdürmesi, iki ülkenin Suriye politikaları arasındaki uyumsuzluğu daha da derinleştirecektir. BAE, son yıllarda İsrail’i en önemli bölgesel ortaklarından biri olarak konumlandırmış ve bu ortaklığa kayda değer bir stratejik yatırım yapmıştır. Ancak mevcut eğilimlerin devam etmesi hâlinde Suriye, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın dayanıklılığını sınayan başlıca ihtilaf alanlarından biri hâline gelebilir.