Yrd. Doç. Dr. Veysel Ayhan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi ORSAM Ortadoğu Danışmanı
Bağdat’a Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte resmi bir ziyaret gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, temaslar kapsamında Başbakan Nuri El Maliki, Dışişleri Bakanı Hoşyer Zebari, Irak Meclis Başkanı İyad El Samarrai, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcıları Şii Adil Abdülmehdi ile Sünni Tarık el Haşimi, Irak Başbakan Yardımcısı Barham Salih gibi liderlerle görüşmüştür. Yapılan görüşmeler sırasında Türkiye-Irak ilişkilerinin güvenlik, siyasi diyalog, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve kültürel alanlarda geliştirilmesi yönünde açıklamalarda bulunulmuştur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Irak'la geliştirilen ilişkilerin hem iki ülke arasında hem de toplumlar arasında tam entegrasyon hedefini amaçladığını açıklaması önemli olmuştur. Dışişleri Bakanı Davutoğlu yaptığı açıklamada, “Irak'ı sadece dost ve komşu bir ülke olarak değil aynı zamanda geleceğimizi birlikte şekillendireceğimiz ve entegre olmamız gereken büyük bir ortak olarak görüyoruz. Biz bütün bu konularda işbirliğinde sınır tanımıyoruz” ifadelerine yer vermiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ziyaretiyle birlikte Türkiye-Irak ilişkilerinin nereye gittiğine dair tartışmalar bir kez daha gündeme gelmiştir. Türkiye-Irak ilişkilerinde yaşanan yüksek düzeyli ilişkiler ve açıklamaları ABD’nin Irak’ta askeri varlığını sınırlama kararını almasından sonra gündeme gelmiş olması dikkat çekicidir. Asker çekme kararının ardından Irak’ın statüsü ve rejimi bölge ülkeleri açısından daha kritik bir sorun haline gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri Irak’ın geleceği üzerine daha aktif bir dış politika yürütmek zorunda kalmıştır. ABD sonrası dönemde Irak’ın iç savaşa sürüklenmesi, radikal terörist grupların merkezi olması ya da Orta Doğu’da ikinci bir Şii Devletinin kurulması gibi olasılıklar gündemdeyken bölge ülkelerinin pasif bir dış politika izlemesi beklenmemelidir. Özellikle Sünni Arap devletleri tarafından gündeme getirilen en önemli soru Irak, Orta Doğu’da İran’dan sonra ikinci Şii devleti olacak mıdır? Bu çerçevede Irak’ın bir Şii devleti olmasının Orta Doğu’ya getireceği istikrarsızlık hangi ülkelerin çıkarına ve hangi ülkelerin aleyhine yeni parametreler ortaya çıkaracağı ortadadır. Irak’a yönelik tartışmalar ışığında Türkiye’nin temel politikaları ve çıkarları nelerdir? Irak’ın bir Şii devletine dönüşmesi Türkiye’nin çıkarına mıdır gibi sorular Türkiye-Irak ilişkilerinin anlaşılmasında dikkate alınmalıdır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ziyareti bir anlamda Türkiye’nin Irak’ın siyasi, ekonomik ve idari yeniden yapılandırılması sürecinde aktif bir dış politika izleyeceğini ortaya koyması açısından oldukça önemsenmelidir. Amerikan hükümetinin Irak’taki askeri kapasitesini azaltma yönünde adımlar attığı bir dönemde, arkasında etnik ve mezhepsel olarak birbiriyle çatışma halinde bir toplum miras bırakmaktadır. Ülke içindeki ihtilaflı sınırlar, mezhepler arasında düşmanlıklar Irak’ın bölgede toprak bütünlüğünü korumasını engelleyecek potansiyel parçalanma unsurları barındırmaktadır. Irak’ın kendi içinde zayıf ve iç savaşlara sahne olan bir ülke olması kuşkusuz bölgedeki istikrarsızlık unsurlarını artıracaktır. Amerikan yönetimi Saddam’a karşı başlattığı Savaşı kazanmasına karşın, Irak’ı bir kaosun içine sürüklenmesini engelleyememiş ve en sonunda Irak’taki askeri varlığını sınırlandırma noktasına gelmiştir. Kuşkusuz, ABD’nin Irak’taki çıkarları son bulmuş değildir ancak ABD Irak’taki mezhepsel ve etnik çatışma dinamiklerini ortadan kaldırabilecek diplomatik ve tarihsel tecrübeden yoksundur. Bunu kaba kuvvetle sağlamaya çalışmış ancak açıkça belirtmek gerekirse başarısız olmuştur. Dolayısıyla Irak’ın bölge ülkelerinin çıkarlarına tehdit oluşturmayan bir yapıya kavuşturulmasında görev artık ABD’den ziyade bölgede yaşayan rejimlere düşmüş gibi görünmektedir. Bölge ülkelerinin Irak politikası arasındaki çıkar çatışması ise Irak’ın siyasal ve idari yapısının oluşturulduğu şu günlerde oldukça önem kazanmıştır.
Hangi ülke nasıl bir Irak istiyor sorusunu sormakta yarar vardır. Bu çerçevede Mısır, Ürdün, Suriye, Suudi Arabistan, Kuveyt ve diğer Körfez ülkelerinin Federal Irak’ı destekledikleri görülmektedir. Federal Irak bir yandan Şii’lerin Irak’ın tümü üzerindeki denetimini ortadan kaldıracak diğer yandan da Sünni grupların yeniden yapılandırma sürecinde aktif bir rol oynamasına neden olacaktır. Bu çerçevede Kürtlerin statüsü oldukça önemlidir. Elbette bu ülkelerin Irak politikaları arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Ancak ortak noktaları Irak’ın Şii bir devlet olmasını engellemektir. Ürdün ve Mısır Irak’ın Sünni Arap karakterinin korunmasından yana olmakla birlikte reel politik olarak bunun uygulanabilir olmadığının farkındadır. Bu yüzden 2008 Ağustosunda Ürdün Kralı II. Abdullah Irak’ı ziyaret ederek Maliki yönetimiyle ilişkileri geliştirme yönünde çok önemli bir adım atmıştır. Yukarıdaki devletlerin Kürt politikasına gelince, birincisi önemli bir kısmı Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yanadır. Bu yüzden Kürtlerin bağımsız bir devlet kurmasına karşıdırlar. İkincisi ise Kürtlerin Federal Irak yapısı içinde Şii ve Sünni radikalizmini dengeleyecek bir rol oynamasını istemektedirler. Diğer bir deyişle Şii’lerin tüm Irak’a sahip olma ve Sünnilerin ikinci bir Saddam rejimi kurma girişimlerinin engellenmesinde Kürtleri stratejik bir ortak olarak görmektedirler. Tam da bu noktada Türkiye’nin önemi ortaya çıkmaktadır. Söz konusu Arap ülkelerine göre Türkiye bir yandan özellikle Kürtlerin bağımsız devlet kurma amaçları başta olmak üzere Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasında garantör ülke diğer yandan da Irak’ın bir Şii Devleti haline dönüşmesini engelleyecek en önemli güç olduğunu düşünmektedir. İran’ın politikalarına gelince, Tahran’ın Irak politikasının oldukça stratejik bir derinliği bulunmaktadır. İran, Irak’taki tüm gruplarla ilişki kurmak ve onların politikalarını yönlendirmek gibi bir dış politika izlemektedir. Erbil’de Konsolosluk açan İran aynı zamanda hemen hemen tüm Şii gruplara gerektiğinde askeri ve politik destek sağlayan bir ülkedir. Yeri geldiğinde Sadr’ın Amerikan saldırıları karşısında İran’da saklanmasına izin vermekte yeri geldiğinde de Hakim grubunun askeri güçlerine destek vermektedir. Maliki hükümetine politik alanda arka çıkan İran rejimi her yıl milyonlarca İranlının Irak’ta bulunan kutsal yerleri ziyaret etmesini desteklemektedir. İran’ın Irak politikası henüz netleşmiş değildir. İran hem zayıf bir Irak istiyor hem de Şii’lerin yönetimdeki etkilerini artırmalarına destek veriyor. Kürtlerle politik ilişki kurmasına karşın, olası bir Kürt-Şii Arap çatışmasında nasıl bir strateji izleyeceği henüz netlik kazanmış değildir. İran’ın temel endişesi Şii Arapların Tahran’ın kontrolünden çıkmasıdır. Bu yüzden tüm Şii Arap gruplarıyla ilişkilerini sürdürmekte ve onlar arasındaki sorunların çözümünde hakem rolü oynamaktadır. Bu bağlamda merkezi bir devlet yapısından ziyade federal bir yapı daha çıkarına gibi görünmektedir. Ancak, bununla birlikte Şii grupların enerji rezervlerinin bulunduğu bölgeleri denetlemesini desteklemektedir. Diğer bir deyişle kendi arasında bölünmüş Şiilerin Irak’ın ekonomik ve siyasal yapısı üzerinde belirleyici olmasını desteklemektedir. Dolayıyla İran’ın Irak politikası iki yönlüdür. Birincisi Şiilerin Irak’ın ekonomik, siyasi, güvenlik ve idari yapısı üzerindeki belirleyici konumlarını sürdürmelerini sağlamak. Diğer yandan Şiileri kendi içinde parçalı bir yapıda kalmasına sessizce ancak gerektiğinde doğrudan müdahale ederek sağlamaktır. II. Dünya Savaşından beri Irak, İran’ın Orta Doğu’da etkin bir güç olmasını engellemeye çalışmış ve İran rejimi zayıfladığında da İran’ı işgal etmeye çalışmış bir ülkedir. Dolayısıyla İran, Irak’ın bir kez daha İran’ı tehdit edecek askeri ve siyasi birliğini kurmasını engellemeye çalışacaktır. Kürtlerin ve Sünnilerin Irak’ı yönetmesine izin vermeyecek ve Şiilerin her zaman rejimin koruyucusu olarak kalmasını sağlamaya çalışacaktır. Irak, İran’la ilişkilerini geliştirdikçe Tahran bölgedeki diğer Arap ülkeleri üzerinde de etkin bir güç olma politikasını aşama aşama hayata geçirecektir.
Türkiye’nin konumuna gelince, Türkiye 2003 Savaşı sonrası dönemde Irak’ın toprak bütünlüğü ve merkezi yapının korunması politikalarını referans almıştır. Ancak, merkezi yapı üzerinde Şiiler baskın konumda olunca bu politikayı sürdürmek Türkiye’nin hem Irak’ın bütünüyle hem de bölgenin diğer ülkeleriyle ilişkilerini zora sokmuştur. Yukarıda da değinildiği gibi Sünni Arap ülkeleri Şii Irak hükümetiyle ilişki kurmamak için uzunca bir dönem Bağdat’la siyasal bir diyalog geliştirilmesine karşı çıkmıştır. 2006 Ağustosunda Ürdün Bağdat’ta Büyükelçilik açma kararı almasına rağmen Büyükelçi atama işlemini gerçekleştirmemiştir. ABD’nin Irak’tan çekileceğinin belirginleşmesiyle birlikte bölge ülkeleri, Türkiye’nin Irak’ta daha aktif bir tutum takınması konusunda girişimlerini hızlandırmıştır. Çünkü İran’ı bölgede dengeleyebilecek tek güç Türkiye’dir. Hem askeri, hem ekonomik hem de etki itibariyle İran’ın Irak üzerindeki etkisini kırabilecek başka bir bölge ülkesi bulunmamaktadır. Bu bağlamda Türkiye ile bölge ülkeleri arasında gelişen ilişkiler hem İran hem de Irak’taki Şii rejimini rahatsız etmektedir. Bu yüzden hiç gündemde yokken birden bire su sorunu gündeme getirilmiştir. Su sorunun yanı sıra Türkiye’nin Sünni Araplarla görüşmelerine sert tepki verilmesi söz konusu olmuştur. Her iki çıkışın arkasındaki amaç Türkiye’nin Irak’ın yeniden yapılandırılması sürecindeki etkisini sınırlandırmaya yöneliktir. Türkiye’nin sınırlandırılması ise Sünni Arap ülkelerinden ziyade İran ve Şii Arapların işine gelmektedir. Türkiye’nin Irak üzerindeki etkisini genişletmesi için öncelikli olarak Kürtlerin Irak’taki statüsü ile barışması ve federal yapıyı kabul etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Kürt sorununun varlığı Türkiye’nin Irak’taki hareket kabiliyetini zayıflatan bir unsurdur. Türkiye Irak’ın geleceği üzerinde etkin olmak için üç yönlü bir girişim başlatması kaçınılmazdır. Üç yönlü girişim, birincisi Sünniler, ikincisi Kürtler ve üçüncüsü de Şiiler üzerinde etkin olma politikasını içermelidir. Nitekim ABD’nin askeri olarak varlığını azaltmasına paralel olarak Türkiye’nin de ortaya çıkabilecek güç boşluğunun, olası risklerin ve istikrarsızlık unsurlarının giderilmesine yönelik olarak 2008 ve 2009 yılında daha aktif bir Irak politikası izlediğini görmekteyiz. Aksi durumda hem İran’ın Irak’ı bir Şii devletine dönüştürmesine seyirci kalmak hem de bölgedeki Arap ülkelerinin güvenlik sorunlarını bölge dışındaki ülkelerle çözmelerine göz yummak ve Irak’tan kaynaklanacak daha büyük istikrarsızlık unsurları ile tek başına mücadele etmek zorunda kalınabilir. Türkiye’nin üçlü açılımlarına gelince, ilki Sünnilerin siyasal sürece katılımını sağlamaktır. Bu yönde çok ciddi çabalar harcanmış ve kısmi anlamda başarı elde edilmiştir. Sünni liderlerin Türkiye’ye getirilmesi ve seçimlere katılmaları yönünde telkinde ve destekte bulunulması önemli olmuştur. Örneğin, Sünni Irak Milliyetçi Hareketi lideri Salih El-Mutlak’ın seçimlere katılımını sağlayan ülkelerin başında Türkiye gelmiştir. Türkiye Mutlak’ın yanı sıra, Irak’ın önemli Sünni partilerinden Hizb-i İslam Partisi Başkanı Üsame Tikriti ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi'yle ilişkilerini sürdürmektedir. Türkiye ayrıca, Sünnilerin yeni yapılanma sürecinde katılımı sağlamak adına Amerikan yönetiminin, Iraklı Sünni direnişçilerle görüşmede bulunmasında kilit rol oynamıştır. 2009 baharında Sünni gruplar ile ABD arasında gerçekleşen gizli görüşmelerde Türkiye arabulucu rol oynamıştır. Irak Direnişi Siyasi Konseyi'nin Genel Sekreteri Ali El Cuburi’nin El Cezire kanalına verdiği söyleşide belirttiği üzere söz konusu görüşmeler 2009 yılının Mart ve Mayıs aylarında gerçekleşmiş, Türkiye’nin arabuluculuğunda gerçekleşen görüşmelerin ardından taraflar arasında ABD'nin Irak direnişini tanıdığına dair bir ön protokol imzalandığı öne sürülmüştür. Dolayısıyla 2009 yılı, Türkiye’nin Sünni grupların siyasal sürece katılımını sağlama adına önemli girişimlerine sahne olmayı sürdüren bir yıl olmuştur. Türkiye’nin Irak politikasında daha aktif olması için Kürtlerle de ilişkisini gözden geçirmesi gerekmekteydi. Bu çerçevede temel engel Kürtlerin siyasal kazanımlarını tanımak ve onun korunmasına yardımcı olmaktı. Türkiye ekonomik olarak Kürt bölgesinin istikrarlı bir yapıya kavuşmasında işgalin başlından beri oldukça hayati bir rol oynamıştır. Ancak, siyasal olarak Kürt bölgesiyle resmi düzeyde ilişki kurma noktasında kuşkulara ve endişelere sahipti. Ancak, ABD’nin Irak’tan askeri varlığını çekmesi gündeme gelince, Irak’ın nasıl bir ülke olacağı konusunda daha aktif bir politika yürütme zorunluluğu ortaya çıktı. İran faktörü nedeniyle Şiiler üzerinde etkin olması oldukça zayıf bir ihtimaldir. Yalnızca Sünni gruplar üzerinden Irak’ın iç ve dış politikasını yönlendirmek mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla Irak’lı Kürtlerle ilişki kurması daha önemli bir hal almaya başlamıştı. Aksi durumda Irak’taki gelişmelere seyirci kalınabilirdi. Nitekim 2008 yılı Türkiye-Erbil hattında çok önemli adımlara sahne oldu. Dışişleri Bakanlığı Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik’in Erbil ziyaretleri, Işık Üniversitesi için gerçekleştirilen açılış törenine Musul Başkonsolosu Hüseyin Avni Botsalı’nın yanı sıra Türkiye`den 6 milletvekilinin katılımı ile Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın mesaj göndermesi, Türkiye, ABD ve Irak arasında oluşturulan üçlü mekanizmanın alt komitesinin bir kolunun Erbil'de kurulması ve son olarak Temmuz 2009’da Bölgesel Kürt Yönetimi’nde düzenlenen yerel yönetim seçimlerine Türkiye’nin doğrudan gözlemci göndermesi bir anlamda Ankara’nın zımni olarak Erbil’in statüsünü tanıdığı anlamına gelmektedir. Türkiye’nin üçüncü açılımı ise İran ve Irak’lı Şiilerin olası ve beklenmeyen girişimlerini engelleyecek politika ve mekanizmaları kurmaktır. Bu çerçevede Türkiye Iraklı Şiilerle diyalogu geliştirme yönünde önemli adımlar atmış ve atmayı sürdürmektedir. 2008 ve 2009 yılı içerisinde Başbakan Maliki’nin yanı sıra Irak İslam Yüksek Konseyi Başkan Yardımcısı Ammar El-Hekim, Irak'taki Şii direnişin önemli isimlerinden ve Irak işgalinden bu yana ABD karşıtlığı ile öne çıkan Şii lider Mukteda El Sadr ve Irak eski Başbakanlarından Milli İslah Hareketi'nin Başkanı İbrahim Caferi’yle yapılan görüşmeler oldukça önemlidir. En son Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ziyaretinde gündeme gelen ve Türkiye-Irak ilişkilerine farklı bir boyut kazandırmayı hedefleyen Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin yapısına bakıldığında da Türkiye’nin stratejik açılımları daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye, Konsey aracılığı ile Irak’lı Şiilerin politikaları üzerinde daha etkin bir güç haline gelerek İran başta olmak üzere bazı ülke ve grupların Bağdat üzerindeki etkisini gözlemleyebilecektir. Bilindiği üzere 2008 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Irak ziyaretiyle başlayan ve ardından, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin karşılıklı ziyaretleri ile devam eden süreç 2008 yılının Temmuz ayında iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kurulması kararı alınmasına kadar gitmişti. Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin başında iki başbakanın bulunması ve Konseyin yılda en az bir kere toplanmasının öngörülmesi, iki başbakanın altında bakanlar düzeyinde bir mekanizmanın kurulması önemlidir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’na göre “Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine ve özelde Türkiye-Irak ilişkilerine bakışında dört temel prensibi vardır. Bunlar, ortak güvenlik alanı, üst düzey siyasi diyalog, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve ortak kültürel zeminde bir arada yaşamadır. Davutoğlu açıkça bu çerçevede Irak'la geliştirilen ortaklık modelinin hem ülkeler hem de toplumlar arası tam entegrasyon hedefini amaçladığını ifade etmiştir. Dolayısıyla Davutoğlu’nun ziyareti ve açıklamalarından anlaşıldığı üzere Türkiye Irak’ın geleceği konusunda daha aktif bir politika izlemeyi sürdürecek ve bu çerçevede İran gibi Irak üzerinde farklı çıkarları olan ülkelerin politikalarının gerçekleşmesini doğrudan engellemeye çalışacaktır. Son söz olarak Türkiye’nin söz konusu politikalarının radikal akımlar, İran ve Şii tehdidi dolayısıyla ılımlı Arap ülkeleri tarafından desteklenmesi kuvvetle muhtemeldir.