Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

İran’ın Nükleer Programına Ortadoğu Ülkelerinin Yaklaşımları ve Ahmedinejad’ın Türkiye Ziyareti

Muzaffer Kural, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Yüksek Lisans Öğrencisi
İran’ın yürütmüş olduğu nükleer program son dönemde ciddi bir şekilde hem bölge ülkeleri hem de küresel güçlerin eleştirisine hedef olmaktadır. Başta ABD ve İsrail olmak üzere Körfez’deki Arap ülkelerinin de İran’ın nükleer programına kuşku ile yaklaşmaları ve programı sonlandırmak için askeri müdahale dahil olmak üzere bir çok seçeneği dile getirmeleri dikkat çekmektedir.   Bölge Ülkelerinin İran’ın Nükleer Programına Yaklaşımı
Nükleer güce sahip olan ABD ve İsrail tarafından başta rejim değişikliği olmak üzere çeşitli şekillerde tehdit edilen İran İslam Cumhuriyeti, aynı zamanda Irak’ta 35 ile 50 bin arasında Amerikan askerinin bulunmasını, İsrail, Afganistan ve bölge ülkelerindeki Amerikan üsleri nedeniyle ciddi bir güvenlik kaygısı taşımaktadır. İran’ın dış politika öncelikleri arasında da ABD tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan askeri ve siyasi kuşatılmışlığı kaldırarak dünya siyasetinde kendi politikalarıyla ve rejimiyle var olmaktır. Bu bağlamda nükleer teknolojiye sahip olmak İran’ı sadece siyasi ve askeri açıdan güçlendirmekle kalmayıp aynı zamanda güvenlik ve psikolojik açıdan da Ortadoğu coğrafyasında üstünlük elde etmesini sağlayacaktır.   Öte yandan İsrail açısından bakıldığında gerek Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip tek ülke olma ve bu konumunu sürdürme amacı, gerekse diğer körfez ülkelerinin güvenliğini İsrail’le kurulacak işbirlikleriyle sağlama politikası nedeniyle Tel Aviv Ortadoğu’da kendisine rakip bir nükleer güç istememektedirler. Bu amaçla İsrail 1981’de nükleer silah üretmeye çalışan Irak’ın Osirak nükleer tesislerini havadan bombalayarak imha etmişti. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın Filistin ve Suriye başta olmak üzere İslam dünyasının sempatisini kazanmak için sürekli tekrarladığı ‘’İsrail haritadan silinmelidir.’’ gibi söylemlerinden dolayı İsrail şu anda Ortadoğu’da en büyük tehdit olarak İran’ı görmektedir ve Birleşmiş Milletler de İran’ın aleyhine karar alınması gibi faaliyetlerinin yanı sıra zaman zaman yaptığı açıklamalarla askeri müdahale dahil her türlü seçeneği kullanabileceğini ifade etmiştir. Ancak İran’a karşı olası bir askeri müdahalede İran’ın da körfezdeki petrol tesislerini vurmaya kalkışması petrol açısından büyük oranda Ortadoğu’ya bağımlı olan tüketici ülke ekonomilerini çok ciddi şekilde sarsacağı için bu ülkelerden gelecek tepkileri de hesaba katarak daha temkinli davranmaktadır.   Şii nüfusun yoğun şekilde yaşadığı başta Bahreyn olmak üzere Suudi Arabistan ve diğer körfez ülkelerinin ise asıl kaygıları ise İran’ın Ortadoğu’daki Şii nüfus üzerindeki mevcut etkisinin nükleer teknolojiye sahip olduktan sonra artarak devam etmesi sonucu Ortadoğu coğrafyasında daha büyük bir güvenlik sorunu yaşamalarından kaynaklanmaktadır. Nitekim Wikileaks belgelerinde de belirtildiği üzere Körfez ülkeleri İran’ın nükleer programının sonlandırılması için Amerikan yönetiminin askeri güç kullanma taleplerini gündeme getirmişlerdir. Bunun da ötesinde Körfez ülkelerinin İran tehdidi dolayısıyla ciddi şekilde silah alımına gittikleri görülmektedir. Yalnızca Suudi Arabistan ABD'den 60 milyar dolarlık silah siparişinde bulunması dikkat çekicidir. Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Adil el Jubeyr, “(Kral Abdullah) Sizden yılanın kafasını kopartmanızı istedi” diyerek ülkesinin İran’a saldırıdan yana olduğunu kaydediyordu.  1970’te İran’ın Bahreyn’in İran toprağını olduğunu ileri sürmüş olması ve 1980’de Şii destekli bir isyanın patlak vermesi gibi nedenlerden dolayı en çok tedirginlik duyan Bahreyn Şeyhi Hamadi ise İran’ın nükleer programının “ne gerekiyorsa yapılarak durdurulmasını” istiyordu.  Bu belgelere göre olası bir saldırıda Müslüman ülkelerin çoğunun İsrail tarafında yer alacağını görüyoruz.   BAE’de İran’ın programına kuşku ile yaklaşan bir diğer Körfez ülkesidir. Özellikle Abu Dabi ile İran’ın denetimi altında bulunan 3 adanın sahibi olduğunu belirten Rasul Hayma İran’ın politikalarından ciddi şekilde rahatsızlık duymaktadır. Katar yönetimi ise resmi düzeyde her ne kadar İran’a karşı düzenlenecek bir askeri harekatı desteklemediğini ve İran rejimiyle iyi ilişkilere sahip olduğunu göstermeye çalışsa da yanı başında nükleer bir güç istemediğini farklı şekillerde dile getirmektedir. En son Körfez İşbirliği Konseyi toplantısının sonuç bildirgesinde de hem 3 adalar sorunu hem de İran’ın nükleer programı gündeme gelmiş ve Körfez’deki 6 Arap ülkesi İran’ın yaklaşımlarına eleştirel yaklaştıklarını ortaya koymuşlardır. Bahreyn’de düzenlenen ve ABD ile birlikte İran’ın da katıldığı Manama Diyalogu toplantısında da İran’ın nükleer programı gündeme gelmiştir. Dışişleri Bakanı Clinton’ın Körfez’den açık bir şekilde İran’ın nükleer programını eleştirmekten çekinmemesi dikkat çekmiştir.   Diğer yandan Amerikan işgalinin etkilerini üzerlerinden bir türlü atamayan ve İran ile mezhepsel ve tarihsel bağları bulunan Irak ile Afganistan yönetiminin ise bölgede yeni bir istikrarsızlığa yol açmamak için İran’a karşı düzenlenecek her hangi bir askeri saldırıya sıcak bakmadıkları görülmektedir. Özellikle Irak’ın yeni Şii yöneticilerinin İran saldırısına açıkça karşı olduğu Bağdat’tan yapılan açıklamalardan da anlaşılmaktadır.    Ortadoğu ülkelerinin bu yaklaşımlarına karşılık nükleer teknolojiyi barışçıl amaçlarla kullanacaklarını her fırsatta vurgulayan Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, İran'da 9 Aralıkta üniversite öğrencilerine hitaben yaptığı konuşmasında İran’ın hiçbir şekilde santral yapımı konusunda geri adım atmayacağını buna karşılık İhtiyaçları için gereksinim duyduklarını 20 nükleer santralin yapımı konusunda ise Batı ile işbirliğine hazır olduklarını ifade etmişti.   Bölgede ABD ile sorun yaşayan ve Filistin meselesinde kendisi ile aynı tutumu sergileyip İran’a olası bir saldırıda ABD ve İsrail karşısında tamamen yalnız kalacağını düşünen Suriye ise,  nükleer programı sürdürme konusunda İran’ın meşru haklara sahip olduğunu açıkça vurgulayan ülkeler arasında yer almaktadır. Suriye ayrıca İran’a askeri bir müdahale yapılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Diğer yandan Hindistan ile nükleer teknoloji alanında işbirliği antlaşmaları imzalayan ABD’nin İran’ın nükleer programına yaklaşımının Suriye tarafından eleştirildiği görülmektedir.   Diğer yandan Türkiye ise bir yandan barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji elde edilmesini savunurken diğer yandan Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılmasını politikalarını savunmaktadır. Dolayısıyla İran ile birlikte İsrail’in de gündeme getirilmesi Türkiye’nin İran’ın nükleer programına yaklaşımı hakkında farklı algılamaların oluşmasına zemin sağlamaktadır. Özellikle BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada Arjantin ile birlikte olumsuz oy kullanılması kuşkuların artmasına yol açmıştır. Bununla birlikte Türkiye’nin yanı başında nükleer güce sahip bir İran’ı istemeyeceği ileri sürülebilir.   Mahmut Ahmedinejad’ın Türkiye Ziyareti
Aralık ayının üçüncü haftası içinde Türkiye’yi ziyaret edeceği açıklanan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın programında 1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan arasında kültürel, ekonomik ve ticari işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulan ve şu an Azerbaycan, Afganistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan olmak üzere toplam 10 üyeden oluşan ‘’Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’’ zirvesine katılmak bulunmaktadır. Ancak ziyaretinde bir yandan Cenevre’deki görüşmelerinden ardından gerçekleştirilmesi dünya kamuoyunun gözlerini Türkiye’ye çevirmesine yol açmaktadır. Aynı zamanda İran’ın güneyinde Kerbela yas törenlerini hedef alan intihar saldırında 39 kişinin yaşamını yitirmesi, 50’den fazla kişinin de yaralanması ve Ahmedinejad’ın, ABD ve batı ile ilişkilerde daha ılımlı davranılması ve nükleer sorunların dış politikanın merkezinden uzak tutulması doğrultusunda bir politika izleme taraftarı olan İran Dışişleri Bakanı Manouchehr Mottaki’yi görevden alıp yerine İran Atom Enerji Ajansı Başkanı Ali Akbar Salehi’yi ataması gibi olaylarda Türkiye ziyaretini önemli kılan olaylar olarak uluslar arası basına yansımıştır. Özellikle Türkiye ziyareti öncesi gerçekleşen Kerbela’daki intihar saldırının ardından bir konuşma yapan İran Meclisi Başkanı Ali Laricani’nin doğrudan ABD ve İsrail'i suçlaması ve konuyu nükleer programla ilişkilendirmesi dikkat çekicidir. 
 
İki günlük ziyaret programında Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Ocak 2011’de İstanbul’da 5+1 olarak bilinen İngiltere, Çin, ABD, Rusya, Fransa artı Almanya ile yapılacak müzakereler öncesi Türkiye’de nükleer yakıt takası konusunda görüşmelerde bulunacağı ifade edilmektedir. İran tarafının ayrıca daha önce dile getirdiği 6+1 Grubu adı altında yeni bir grubun oluşturulması gibi konularda Türkiye’den destek isteyeceği belirtilmektedir. Nitekim daha önce İran'ın nükleer alanda gündeme getireceği tek konunun “takas anlaşması olacağını”, “Dünya güçleri ile görüşmelerinde asla taviz vermeyeceklerini, ancak nükleer yakıt takası konusunu görüşmeye hazır olduklarını belirten İran Cumhurbaşkanı, “Yeni nükleer reaktörler inşa etme konusunda bizimle işbirliği yapmalarından da memnuniyet duyacaklarını açıklamıştı.

Türkiye açısından bakıldığında nükleer silahlara sahip bir İran Türkiye’nin stratejik çıkarlarına aykırı olduğu gibi Ortadoğu ülkeleriyle ticari ilişkilerin giderek arttığı bir dönemde olası bir istikrarsızlık da çıkarlarını zedeleyecektir. Bu çerçevede, Ahmedinejad’ın Aralık ayındaki Ekonomik İşbirliği Teşkilatı amacıyla Türkiye’ye yapacağı iki günlük ziyarette Ankara'nın krizin uluslararası arenada diplomatik yollardan çözülmesi yönündeki çabalarını sürdürmesi beklenmektedir. Bununla son dönemde yaşanan tecrübeler ışığında Türkiye’nin nükleer kriz diplomasisini daha temkinli yürüteceği düşünülmektedir.

Muzaffer Kural  asdasd

Muzaffer Kural

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar