Kamil Erdem Güler, ORSAM Ortadoğu Uzman Yardımcısı
Napoleon’un 1815’e kadar sürdürdüğü fetihlerinden doğan heyecan havasının ardından İngiltere ve Avusturya başta olmak üzere Avrupalı devletler bir takım önlemler almak için çeşitli politikalar uygulamaya başlamışlardı. Napoleon’un yarattığı devrim izleri yayıldığı bütün topraklardan silinmeliydi. Bunun için Prens Metternich ve yoldaşı Viyana’daki İngiliz heyetinin başında bulunan Castlereagh muhafazakar ve katı politikalar uygulayarak Avrupa’daki devrim havasını yok etmeye çalıştılar. Ne var ki yaratmaya çalıştıkları statüko ancak 1847 yazına kadar dayanabildi ve 1847-48 Büyük Avrupa devrimleri başladı. Avrupalı muhafazakar ve liberal devlet adamları devrimlerin sorumluları olarak statükocu Metternich’i gösterdiler. (Castlereagh’ın eleştirilerin dışından kalmasının nedeni bir aşk skandalı yüzünden intihar etmiş olmasıydı) Sonuçta Avrupa’da devrimler kesin sonuçlara ulaşamasa bile kıtada ciddi değişikliklere yol açtı. Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgiye 1973-77 yılları arasında Amerika Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Henry Kissenger’in doktora tezinden ulaşılabilinir. (Peace, Legitimacy, and the Equilibrium: A Study of the Statesmanship of Castlereagh and Metternich)
Kissenger Amerika’nın deha diplomatı olarak bilinmektedir. Bunun nedeni pratik çözümlerle Soğuk Savaş sürecinde meydana gelebilecek ciddi çatışmaları önleyebilmesidir. 1970’lerde şiddetli küresel problemleri –ki bunlar aslında Amerika’nın politik problemleriydi- hegemon güçlerin katı politikalarıyla yumuşatma misyonuyla Dışişleri görevine başlamıştı. Komünizm tehlikesini bertaraf etmek için gerekirse son derece baskıcı ve sert önlemler alınması Kissenger’in temel prensibiydi. Şili’deki CIA destekli askeri darbe sonucu öldürülen sosyalist lider Allende bunun en somut örneklerinden biridir. Bunun altında yatan temel prensip küresel dengenin sağlanması ve komünizm tehlikesini kontrol altına alınma çabasıydı.
1848 devrimlerine, Metternich’e ve Kissenger’a deyinmemin nedeni bugünkü Amerikan dış politikasının temelinde hala etkili olan görüşlerin çoğunun bu kaynaklı olmasıdır. Aynı şekilde Amerika’nın Ortadoğu’da son yaşanan olaylara yaklaşımında bu politikaların etkili olduğunu düşünmemizdendir. Bush hükümeti görevini tamamlamadan önce Condolezza Rice’ın yaptığı bir konuşmada 60 yıldır Amerika’nın Ortadoğu’da statükoyu sağlayabildiğini ama kendi hükümetlerinin bunda muktedir olamadığını itiraf etmişti. Dolayısıyla Amerika’nın Ortadoğu’da sürdürdüğü denge politikası bugün yaşanan olaylarla sarsılmaktadır. Ancak sarsılma Amerika’nın temel Ortadoğu politikasının çöktüğü anlamına gelmemelidir. Mısır’da yaşanan ‘devrim’ coşkusu bir askeri darbeyle, eylemcilerin bastırılarak gözaltına alınmalarıyla ve yine Amerikan yanlısı yeni bir hükümetle hüsrana uğradığından beri değişimin aslında kontrolsüz olmadığı anlaşılmaktadır.
Obama’nın değişim sloganı Amerikan iç politikasında zorlanarak da olsa yaptığı sağlık ve eğitim gibi reformlarında kendini gösterebilir. Ne var ki, küresel siyasette belirgin bir başarı sağlayamadı. Obama hükümeti iktidarının ilk günlerinden beri üç temel prensiple Ortadoğu’ya yaklaşmaya çalıştı. İlk olarak Irak’taki Amerikan askerlerinin kademeli olarak bölgeden çekilmesiydi. İkincisi, Taliban sorununu hallederek Afganistan’dan geri çekilmekti.
Diplomatların daha uzun yıllar sözlerini başka yıllara saklayacakları üçüncü sorun ise İsrail-Filistin sorununun çözümüne yönelik somut adımların atılmasıydı. Bu konuda başarısızlığını Mahmud Abbas’la Birleşmiş Milletler’de anlaşamamasıyla gösterdi. Diğer iki mesele hala beklemede ama yakın bir gelecekte başarı ihtimali gözükmemektedir.
Statükoyu korumaya çalışan Amerikan hükümeti, temsilcileri ve kongre üyeleri Amerika’nın ve dünyanın Ortadoğu’da yaşanan olaylar konusunda ne kadar zayıf ve tehlike altında olduğunu görmüş olmalıdırlar. Zira Libya’da yaşanan olayların ardından yapılan spekülasyonlar bile piyasaları altüst etmeye yetti. Piyasaların bölgedeki statükoya bağlı olduğu bu noktadan anlaşılmaktadır ve olaylar dinince piyasalardaki ateşte sönmeye başlayacaktır.
Bunların yanısıra değişim sloganıyla çıkan Obama hükümeti demokrasi ve insan hakları konusunda bölgede ciddi eleştirilere maruz kaldı. Mısır’daki sancılı süreçte Amerika ilk başta sessiz kaldı ve taşlar yerine oturmaya başlayınca açıklama yapma gereği duydu. Mısır halkının demokratik haklarından bahsederken Obama çok büyük ihtimalle bir askeri darbeden bahsetmiyordu. Ama sonuçta devrim süreci kesintiye uğradı ve Amerika şimdilik Mısır’da politik gücünü koruyabilse dahi kendi ideolojik yapısının şiarı haline getirdiği demokrasi ve insan hakları konusunda ilerleme kaydedemezse ileride ciddi sıkıntılarla karşılaşacaktır.