Kamil Erdem Güler, ORSAM Ortadoğu Uzman Yardımcısı
Mısır’da iki aydır yaşanan olayları doğru değerlendirebilmek için sanıyorum bugünden uygun bir zaman olamaz. Zira bugün dünya Japonya’yı şiddetle sarsan deprem ve nükleer faciaya odaklanmışken ne Mısır üzerine medya spekülasyonları, ne de yorumlar mevcut. Bunun yanısıra Libya’da savaş kendini göstermeye başladı. Medya ile halklar bugün nükleer facianın yaratacağı sağlık sorunlarına, Libya’daki savaşa ve Bahreyn’deki iç savaşa yoğunlaştılar. Her koşulda, Mısır tarihin muhtevası dahilinde olacaktır ve bugün yaşadığı krizlerle yüzleşemezse gelecekte karşılaşacağı zor günlerde ayakta kalamayacaktır.
Mısır’daki sözde ‘devrimi’ anlayabilmek için Mısır’ın siyasi kurumlarını analize tabi tutmak gerekmektedir. Abdul Nasır’dan başlamak üzere Mısır’daki başkanlık koltuğu askeri bir yetkili tarafından işgal edilmektedir. Nasır’ın Müslüman Kardeşler tarafından suikaste uğraması nedeniyle Enver Sedar başkanlık koltuğunu aldı. Aynı şekilde, Mübarek’de Sedat’ın koltuğunu suikast hedefi olması nedeniyle alabilmişti. Dolayısıyla Mısır’daki despotizm aslında Mübarek’le başlamadı. Ancak bunlar Mısır halkının orduya saygısı ve bağlılığı gibi önemli özelliklerini göstermektelerdir.
Arap-İsrail savaşlarının hayalkırıklığının ardından Enver Sedat birçok Arap lider gibi Arap Birliği politikaları yerine milli bir güç oluşturmaya yönelik politikalar uygulamaya başladı. Bununla birlikte Mısır’da Nasır’dan miras kalan siyasi ilkeler çözülmeye başlamış, ülke gittikçe Sovyet ekseninden Batı eksenine kaymıştır. Sedat’ın batıyla olan uzlaşısı 1979 yılındaki Camp David’de görülebilinir. İsrail’in bölgede ayakta kalabilmesi Batı’nın temel çabasıydı ve Mısır bir aşağılanmayı daha göze alamazdı. Yine bu sürece son derece uygun olarak Mübarek hükümeti Amerikan Kongresi tarafından yıllık 1.8 milyar dolarlık çok cömert bir yardımla ödüllendirilmişti. Şüphesiz ki bu, Mısır halkının sosyal güvenceleri ya da sağlık reformları için yapılacak hayırsever bir ödeme değildi. Bu ödeme Mısır ordusuna teknik destek ve modernizasyon gibi hususları desteklemek amacıyla yapılmıştı. Türkiye’deki Adnan Menderes ve Demokrat Parti hükümetinin geçirdiği süreçle olan benzerlik şaşırtmamalıdır, zira bütün bunlar Amerika’nın Ortadoğu’daki geleneksel siyasetinin parçalarıdır. Amerika böyle bir yıllık yardımın ardından Mısır’dan asker ve teçhizat desteği bile alabildi. Öyle ki, Mısır hükümetinin bu savaşta yer alması bir türlü Amerika’nın cömert mali yardımının geri ödemesi niteliğindeydi.
Herhalde analitik bir okuyucu Mısır ordu yetkililerinin Amerikan hükümetleriyle içli dışlı olduğuna şaşırmamalıdır. Mübarek, Ömer Süleyman (eski Mısır Genelkurmay Başkanı) ve bugün de facto Mısır devletinin başkanı olan Tantavi’nin Birleşik Devletler diplomatlarıyla ilişkileri oldukça ilginç. Protestocular Tahrir Meydanı’nı işgal ederken Mübarek’in saklambaç oynamaya başlamasıyla başbakan yardımcısı olarak hükümetin yönetimini eline alan Ömer Süleyman İstihrabat birimiyle Mısır’ı 15 yıl boyunca susturmuştu. Gazeteler CIA’in Mısır’da yaptığı işkenceler üzerine yazarken medyayı da susturtmayı başarmıştı. Yine Tantavi Irak Savaşı’nda Amerika’ya destek kuvvet olarak hazırlanan Mısır ordusunun başındaydı. Wikileaks kaynaklarına göre ‘Mübarek’in finosu’ olarak tasvir edilmektedir. Trajik olan şudur ki, bugün sözde ‘devrim’ Tantavi’nin kontrolü altındadır.
Bunların ardından ‘devrim’ sürecinin başına dönmek uygun olacaktır. Mısır halkı ayaklanmanın ilk tadını almaya başladıklarında Tunus’da belirsizlik sürüyordu. Ancak kitleleri birleştirici temel ideolojik aygıt internet, facebook, twitter, youtube, vb. sanal ağlardı. ‘Devrim’in romantik havasını oluşturan araçlar bu toplumsal sanal ağlardı. Bunlar geleneksel kitle iletişim ağlarıyla karşılaştırıldığında sıradışıydılar. Çünkü Mısır hükümetinin geç müdahalesiyle bazı önlemlerin alınması dışında, devlet bu araçların kontrolünü sağlayamadı. Bu araçlar ‘devrim’ heyecanını yarattılar ancak aynı zamanda devrimin son noktasını da koyanlar bunlardı. El-Cezire bu süreçte çoğunlukla devrimin zaferinden bahsediyordu. Ancak ironiktir, aynı gazete Mısırlı protestocularının nasıl gözaltına alındığını yazmaktadır. Bu sanal ve toplumsal ağlar ayaklanmanın çökmesinden ya da başarısızlığa uğradığını asla belirtmediler. Aksine, Mübarek’in çekilmesini Mısır halkı için zafer olarak gösterip başarısızlığın yaratılmasında mihenk taşı haline geldiler.
O halde, bu sürecin devrim diye adlandırılması için ne gerekiyordu? Bu soruya en basit cevap sanırım askeri darbeyle sonuçlanmayan bir ayaklanma olurdu. Mısır halkı Mübarek’in istifasının ardından gelen askeri darbeden son derece memnunlardı. Birkaç gün geçtikten sonra Mübarek’in kabinesinden birkaç kişi yargılandı ve muhafızlar yeniden halka karşı döndüler. Bahsi geçen halk başkan Obama’nın ‘demokrasinin peşinde olan’ diye hitab ettiği Mısır halkıdır. Büyük ihtimalle Obama askeri darbeyi değil Mübarek’den doğan toplumsal sıkıntıdan bahsediyordu. Mısır Mübarek döneminde olduğu gibi demokrasi ve insan hakları konusunda başarısız oldu. Mısır’ın geçici yöneticileri bazı reformlar uygulayabilirler ama sorunun kaynağı olan bürokrasi Mısır halkını baskı altında tutmaya devam edecektir. Devrimle kaos, düzensizlik, yıkım ve en nihayetinde yeni bir iktidarın kurulması beklenebilinir. Bu noktada Mısır’da yeni oluşturulan tek husus Mübarek’in olmadığı bir hükümettir ancak siyasi kadro değişmeyecektir.
Bütün bu askeri darbenin ve kitle iletişim araçlarıyla devrimin tahakküm altına alıp yıkımının sağlanmasının altında yatan neden devletin Müslüman Kardeşler’i yok etmek için başlattığı süreçtir. Mübarek’in istifasından önce hükümet sivil toplum örgütleriyle görüşmelere başlamıştı. Bu örgütlerin en güçlüsü Müslüman Kardeşler’di. Müslüman Kardeşler’in geçmişi bu süreci aslında yeterince aydınlatmaktadır. Müslüman Kardeşler Ortadoğu’daki en eski radikal İslamcı örgüttür. Abdül Nasır’ın suikastinden sonra örgüt devlet tarafından adeta çarmıha gerilmiştir. Üyelerinden birçoğu Mısır’dan kaçmış ve Kardeşlik yer altı örgütü olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Hükümetin sivil toplum örgütleriyle görüşmeyi kabul etmesine kadar Müslüman Kardeşler Mısır’da tamamen yasaklı bir örgüttü. Bu meselenin ironik yanı bürokratların ve askeri yetkililerin masaya oturdukları bu insanlara karşı tarihsel bir nefret beslemeleridir. Mısır hükümeti bu noktada son derece sıradışı ve siyasi amaçlarını yerine getirebilecekleri akıllıca bir karar verdi. İlk olarak Mübarek’den devletin bekası için feragat edilmeliydi, ki aslında bu İslam toplumlarında yerleşmiş bir siyasi gelenektir. Bununla hem kızgın kalabalık susturulabilinecek hem de ‘kaba’ ve ‘istenmeyen’ Müslüman Kardeşler’le görüşme zorunluluğu ortadan kalkacaktı.
Yine de Obama’nın ‘Mısır halkının demokrasi isteği’ne destek vermesi ve kadim dostları Mübarek’e yardım etmemesi bir takım soruları getiriyor. Amerika ülkede yaygın olan huzursuzluğun Mübarek’in yönetiminden kaynaklandığını kabullenmiş olabilir. Aslında Amerika bilinçli olarak Ortadoğu’daki Amerikan politikasına güç katmak için genç bir yönetimi tercih etmiş olabilir. Bu konuda Tantavi Amerikan politikalarını tanıyan ve uygulayabilen görüş sahibi bir lider figürü çizmektedir ve gelecekte uzlaşma için sorun yaratmayacaktır. Yukarıda bahsedildiği gibi Amerikan politikalarıyla diğer devlet bürokratları gibi uzlaşma içinde olacaktır.
Sonuç olarak Mısır devleti için zor günler geçmişte kaldı. Artık rahatsız kalabalıklar, Müslüman Kardeşler, Facebook ve Twitter yorumları olmayacaktır. Saygın Mısır ordusu halkı sindirerek barışı ve refahı sağlayacaktır ve böylelikle sistem devam edecektir. Parti sona erdikten sonra oluşan sessizlik huzurun getirdiği sessizlik değil, baskının getirdiği sessizlik olacaktır.