Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Galibi Olmayan Bir Savaş

Gül ATMACA, Araştırmacı, [email protected]
İran Devlet Televizyonu (IRIB), Iran-Irak Savaşı’nın 30.yıldönümü nedeniyle günlerdir çeşitli program ve filmler yayınlıyor. 22 Eylül 1980’de patlak veren ve 20 Ağustos 1988’de biten  savaşla ilgili filmlerin bazılarında mizahi öğeler bile var. Oysa, geriye dönüp bakınca sekiz yıl süren; her iki tarafa her anlamda büyük yıkım getiren savaşın hiç mizah kaldıracak bir tarafı olmadığını görüyoruz.   İran-Irak Savaşı, İran’da  Tahmilî Savaş (Jang-e-tahmīlī) veya Mukaddes Müdafaa (Defā'-e-moghaddas); Irak’ta Saddām'ın Kadisiyesi (Qādisiyyat Ṣaddām) ve Arap Dünyasında Birinci Körfez Savaşı (Ḥarb al-Khalīj al-'Ūlā) olarak anılıyor.   Yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, binlerce insanın sakat kalmasına ve milyar dolarlık ekonomik kayba neden olan bu savaş, ”Irak'ın zaferleri” ile başlamış, İran'ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve galibi olmadan sonuçlanmıştı.   Peki savaşa giden yol nasıl döşendi? 1980’e gelindiğinde Soğuk Savaş boyunca zaten iyi olmayan Irak-İran ilişkileri, Şatt-ül Arap bölgesi yüzünden iyice gerilmişti. Fırat ile Dicle nehirleri, Basra Körfezi'ne yaklaşık 200 kilometre kala birleşip, tek ve büyük bir akarsu olur ki bu ırmağa Iraklılar Şatt-ül Arap (Arap Nehri), İranlılar ise Arvand (hızlı akarsu) derler. Girişi bir kilometre genişliğindeki ırmağın derinliği de, en büyük petrol tankerlerinin bile kullanımına uygundur. İşte bu bölge hem petrol taşımacılığı açısından önemi hem de  suya sınır çizmek hiç te kolay olmadığı için büyük sorundu.     Yani, İran ve Irak, Şatt-ül Arap bölgesi ve Kürt meselesi konusunda zaten anlaşmazlık içindeyken, Saddam buna ek olarak Humeyni’nin Irak’taki Şii çoğunluğu kendisine karşı kışkırtmasından endişe duymaya başladı.     Humeyni’nin “ABD’nin düşmanlığını çekmesi” dolayısıyla, güçsüz durumda olduğu izlenimine kapılan Saddam harekete geçti ve Irak Ordusu 22 Eylül 1980’de sınırı geçti. Savaşın ilk günleri, baskın avantajını koruyan Irak’ın üstünlüğü ile geçti. Fakat, zamanla İran’ın direnişinin artmasıyla savaş karşılıklı yıpratma sürecine girdi. İran’ın ilk tepkisi, sadece ilerleyen Irak birliklerini değil, aynı zamanda Irak’ın Basra Limanı’nı da bombalamak oldu. Aynı günlerde Tahran ve Bağdat karşılıklı bombalandı.   İran-Irak Savaşı sırasında 8 yaşında olan arkadaşım Farahnaz A., o günleri şöyle anımsıyor: “Büyüklerimiz akşamları ışıkları yakmamıza, cam kenarında uyumamıza izin vermiyordu. Füzelerin sesi sağır ediciydi. Gökyüzündeki ışıkları hatırlıyorum. Bir de hemen her gün her köşe başında cenazeler olurdu. Sakat insan sayısı artmıştı…”   Farahnaz’ın da söylediği gibi Tahran’da ya da ülkenin başka yerlerinde şehit cenazesinin kalkmadığı gün yok gibiydi. “Şehadet kültürünün” yaşamın bir parçası olduğu İran’da , şehit resimlerinin olduğu posterler ve pankartlar her yerdeydi.  Tahran’da sokakların başına konan ışıklı tahtlara yaşları 25’i geçmeyen şehitlerin resimleri konurdu. Savaş yüzünden patlama yaşayan bir sektör de protez kol ve bacak yapandı. Öyle ki, kolu bacağı kopanlara plastik kol bacak yetişmiyordu. Tahran’a füze saldırılarının başlamasından bir süre sonra bazı aileler geçici süre için başka yerlere, örneğin Hazar Denizi kenarındaki yazlıklarına ya da köye gittiler. Tahran, bir kaç hafta içinde tabiri caizse “hayalet kent”e dönüşmüştü.    Bu arada, İran’daki şehadet kültüründen bahsetmişken şunu da vurgulamak gerekir, başlarına “Şehit olmaya hazırım”, “Allah’a yaklaşıyorum” gibi yazıların olduğu yeşil ya da kırmıız bantlarla cepheye koşan İranlı gençlerle karşılaştırınca Irak birliklerinde, aynı çoşkudan bahsetmek mümkün değildi.   Öyle ki, sekiz yıl süren ve binlerce yüzbinlerce İranlı erkeğin öldüğü savaşta, daha çocuk yaştakilerin boyunlarına cennetin plastikten anahtarlarını takıp cepheye göndermenin temelinde de bu şehadet kültürü vardı. Yine başka bir İranlı arkadaşımın savaş sırasında albay olan eniştesinden dinledikleri bunu doğrular nitelikteydi. Asker sıkıntısı çeken ve merkezden takviye isteyen komutan, otobüsten çoluk-coçuğun indiğini gördüğünde şaşkınlığını ve hayalkırıklığını saklayamamıştı.      Savaş, yüzbinlerce insanın ölümü ve yaralanmasının yanında, her iki tarafta etkisi yıllarca sürecek sosyal, ekonomik yaralar açtı. İki ülkenin de ekonomik gücü büyük ölçüde, en büyük ihraç ürünleri olan petrole dayanıyordu. Fakat savaşın kızıştığı anlarda İran ve Irak birbirlerinin petrol tesislerini, gemilerini de vurmaya başladı. Bu arada, Körfez petrol ticaretinin zarar görmesi, ABD’nin savaşa aktif olarak katılmasına sebep oldu. ABD ve müttefikleri (Avrupa ve Japonya) büyük ölçüde Körfez petrolüne muhtaçtı ve petrol yolunun saldırıya açık olması Batı dünyası için tehlikeliydi. ABD, Körfez petrol yolunu açık tutmak için bölgeye bir filo gönderdi ve ABD bayrağı çekmiş Kuveyt tankerlerini korumaya başladı.
  ABD, İran’daki müttefiki Şah'ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. ABD ve İngiltere, 1986  Mart’ında,  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.   Halepçe Katliamındaki Zehirli Gaz      Saddam, İran-Irak savaşı sırasında 1986 ve 1988'de Irak’ın kuzeyinde ayaklanan Kürtlere insanlık tarihine kara sayfalar olarak geçecek müdahelelerde bulundu.  16 Mart 1988’de, El-Enfal (Ganimet) Harekatı sırasında zehirli gaz bombalarını taşıyan sekiz uçakla Halepçe kasabasına bombardıman düzenlendi. Halepçe sakinleri, İran askerleri ve Peşmergelerle birlikte 5 binden fazla insanın öldüğü, 7 binden fazla insanın da yaralandığı tahmin ediliyor. Ancak savaştan sonra bölgeye giren yabancılar tarafından bu rakamın daha da büyük olduğu tespit edildi. Halepçe katliamı sırasında kullanılan gaz bombalarının ABD ve İngiltere tarafından Irak’a satıldığı ise uluslararası arenada sır olmaktan çoktan çıktı!   Yazının başında da belirttiğim gibi İran-Irak Savaşı hiç te mizah kaldırmayacak acı gerçeklerle dolu. Telafar’lı Şii Türkmen arkadaşım Ali Merdan H.’nin anlattıkları ise insanın yüreğini sızlatacak cinsten. İran-Irak Savaşı sırasında Merdan’ın halası bir İranlıyla evli. Yeni doğmuş ikiz oğulları var. Saddam, İranlıların Irak’ı terk etmesini emrediyor. Merdan’ın eniştesi iki oğlunu alarak ülkeyi terkediyor. Anne yıllarca iki çocuğunun hasretiyle yanıyor. Saddam devrildikten sonra ikiz kuzenler Irak’a geliyor ama kendilerini bekleyen anneleri yerine mezarını buluyorlar…   Ve, sekiz yılın ardından tarafların bile neden savaştıkların neredeyse unuttuğu savaş, 1988 Ağustos ayında yapılan ateşkes ile sona erdi. Sonuçlarına bir kez daha bakarsak:Yaklaşık bir milyon insan öldü, binlercesi sakat kaldı; Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketti;  İki ülkenin birbirlerinin petrol tesislerine saldırılar düzenlemesi sonucu petrol üretimi düştü, petrol fiyatları arttı.   Savaş boyunca Irak, kendisini destekleyen devletlerden borç alarak silah satın almıştı. Bu borçları ödemekte zorlanması, 1990 yılında Kuveyt’e girip oradaki petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmasına yol açtı. Bu tavrı da Irak'ı uluslararası ilişkilerde yalnızlığa sürükledi ve desteksiz bıraktı.Ve bu süreç Irak’ın 2003’te işgal edilip Saddam’ın devrilmesiyle bitti.   Özetin özeti ise, galibi olmayan bu savaştan kârlı çıkanlar sadece silah üreticileri ve satıcıları oldu.  

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar