Gül Atmaca, Ortadoğu Araştırmacısı, [email protected]
Lübnan’ın çok çeşitli etnik ve dini yapısı içinde küçük de olsa Alevilerin de bir yeri var. Beyrut dönüşü Trablusşam’dan geçerken kendisi de Nusayri (Arap Alevi) olan Adanalı rehberimiz, dağların eteklerini gösterip “işte Aleviler buralarda yaşıyor” diyor. Lübnan Üniversitesi’nde tarih, Türk dili ve kültürü dersleri veren ve halen Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığını yürüten Dr. Muhammed Nureddin’in sözleri geliyor aklıma. Nureddin, Trablusşam’da azınlık konumundaki Aleviler ile çoğunluğu oluşturan Sünniler arasında gerginliğin, Lübnan’daki hatta Suriye ile Suudi Arabistan arasındaki krizin aynası olduğunu söylemişti. Trablusşam’da Cebel Muhsin mahallesinde oturan Alevilerle karşısındaki Bab el Tebane’de oturan Sünniler arasında 2008 yılının Ağustos ayında yaşanan çatışmalarda 20 kişi yaşamını yitirmiş, onlarca kişi yaralanmıştı. Girişte de söylediğimiz gibi olay sadece Tarblusşam’ın yoksul küçük bir bölgesini ilgilendirmiyordu çünkü buradaki Aleviler, Suriye demekti. Peki, bu son cümle ne anlama geliyor? Yanıtını verebilmek için yakın tarihe bakmak gerekiyor: Osmanlı egemenliğindeki Suriye üç vilayetten oluşuyordu: Halep, Şam ve Beyrut. Yani Suriye ile kastedilen bölge bugünkü Lübnan ve Filistin'in bir kısmını da içeriyordu. Osmanlının çöküşü ardından bölgeyi egemenlikleri altında tutmak isteyen Fransızlar bölgedeki etnik ve dini farklılıkları güçlendirdi. Fransızlar 1946'da çekilinceye dek bu politikalar sürdü. Suriye ise, 1970'te Hafız Esad, ülkenin başına gelinceye dek İsrail ile savaştı, Pan-Arabizmi destekledi ve sürekli askeri darbelerle istikrarsızlığa sürüklendi. Ama “Büyük Suriye” hevesinden vazgeçmedi. 31 Ağustos ve 1 Eylül 1920 tarihlerinde yine Beyrut yüksek komiserliğinden çıkan kararlarla İskenderun Sancağı'nın güneyinde ve Büyük Lübnan'ın kuzeyinde bulunan, Cebel-i Nusayriye (Nusayri Dağları) diye de anılan Lazkiye civarındaki bölge “Alevi Özerk Bölgesi” diye anılmaya başlamıştı. Aleviler 1923 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. Bölgenin Alevi Devleti adını alması ise 1925 yılını buldu. Fransızların teşvik ettiği Birleşik Suriye fikrine sıcak bakmayan bölge 1930 yılında Lazkiye Sancağı adını aldı, 1936'da bağımsızlığını ilan eden Suriye'ye katılmasıyla özerkliği devam etse de devlet olarak varlığı resmen sona erdi. 1939 yılında tekrar Suriye'den ayrılıp Özerk Alevi Bölgesi haline geldi. Ancak, Suriye sınırlarının ilan edileceği 1944 yılının haziran ayında yeniden buraya katıldı. Bugün Suriye nüfusunun yüzde 70'ini Sünniler oluşturuyor. En büyük dini azınlık nüfusun yüzde 12'sini oluşturan Aleviler ki daha çok Lazkiye, Tartus gibi kıyı kentlerinde ya da Hama ile Humus kentlerinin çevresindeki ovalarda yaşıyorlar. Suriye’de Aleviler azınlıkta ama başta Esad ailesi olmak üzere yönetici elitin önemli isimleri Alevi kökenli. Lübnan’daki Aleviler ise Akkar bölgesi ve Trablusşam kentlerinde ve çevresindeki 15 köye yaşıyorlar. Aleviler Lübnan’da tanınan 18 mezhebin içinde yer alsa da aralarında resmi makamlarda önemli yerlerde bulunan hiç kimse yok. 1989’de imzalanan Taif Anlaşması sayesinde Parlamentoda Alevilere ayrılmış iki sandalye var. Bugün birisi Trablusşam diğeri Akkar’dan olmak üzere mecliste iki Alevi milletvekili var. Ancak, 2005 ve 2009’daki seçimlerde meclise giren Alevi siyasetçiler Hariri yanlısı ve oyları Alevilerden ziyade bölgedeki Sünnilerden almışlar. Dolayısıyla, Alevileri temsil ettiklerini söylemek güç. Zaten Lübnan’daki Alevilerin Beyrut’taki yönetimden daha çok kendilerini Suriye ile yakın hissettiklerini yazmak yanlış olmayacaktır. Trablusşam’da Alevilerin yaşadığı Cebel Muhsin ile Sünnilerin yaşadığı Bab el Tebbaneh arasında, geçmişi 1975’te başlayan iç savaşa kadar uzanan bir gerginlik söz konusu. Filistin Kurtluş Örgütü (FKÖ) Yaser Arafat’n iç savaşın başlangıcında Bab el Tebbaneh’e sığındığını ve FKÖ’nün burada, Suriye güçlerine karşı savaştığını yazıyor belgeler. Suriye, 1980’lerin ortasında da Lübnan’ın kuzeyini işgal edip, yüzlerce radikal İslamcıyı öldürdü ya da hapse attı. Suriye’nin buradaki askeri varlığı 2005’e kadar sürdü. Lübnan’ın Sünni kökenli Başbakanı Refik Hariri’nin suikastta yedi korumasıyla birlikte ölmesinin ardından gözler Suriye’ye çevrildi. Şam Yönetimi, uluslararası alanda aleyhinde yaratılan olumsuz havayı bir nebze dağıtmak için Lübnan’daki birliklerini geri çekti çekmesine ama buradaki gölgesi Alevi azınlık ve Lübnan istihbaratındaki ajanları sayesinde devam ediyor Bu arada, Bab el-Tebane denilen bölgede yoksulluk hemen göze çarpıyor. İşsiz gençler elleri ceplerinde her yerde göze çarpıyorlar. Burasını Trablusşam’un zengin mahallelerinden ayıran Ebu Ali Nehri ise çer-çöple dolu. Nehrin üzerindeki pazar yerinde Beyrut’tan gelen ikinci el eşyaların satıldığını duyuyoruz. Cebel Muhsin’li Alevi kökenli Muhammed, 2008’deki olaylar sırasında bölgedeki camilerden “kafirlere karşı cihat” bağırışlarının kulaklarından hiç gitmediğini söylüyor. Karsı ve çocukları bu bağırışlardan o kadar korkmuş ki evlerini terk etmekten başka çareleri kalmamış. 2008’deki çatışmaların ardından 9 bin Alevinin yaşadığı yeri terk ettiği belirtiliyor. Birleşmiş Milletler Haberleşme Ajansı (IRIN), bölgedeki Alevilerin Lübnan’da 1975’te başlayan iç savaştan bu yana 40’tan fazla olmak üzere yer değiştirdiğini yazıyor. Lübnan’daki bazı siyasetçiler 2008’deki olayların ardından Suriye’nin yeniden iç işlerine müdahale edeceğinden endişe duymaya başlamış. Suriye, olayların ardından sınıra on bin askerini sınıra göndermiş. Yetkililerden birisinin yaptığı açıklama ise ilginç: “sınıra kaçakçılığı önlemek için takviye güç gönderdik.” Yetkili böyle bir açıklama yapsa da Suriye’nin sadece komşu topraklarda değil kendi içindeki radikal Sünni hareketlere karşı çok hassas olduğu ve bunları dengede tutmak için olağanüstü bir çaba harcadığı biliniyor. Bölgesel çatışmanın aynası Trablusşam’ın yoksul küçük mahallelerindeki bu gerginlik ve çatışma bölgesel çekişmenin aynası. Örneğin, Alevi liderler zaman zaman Hizbullah ile işbirliği yapıyor, Sünniler giderek güç kazanan Hizbullah ile Aleviler arasındaki bu işbirliğinden rahatsız; İran-Suriye-Hizbullah’ı kapsayan Şii Hilâl’inden çekiniyorlar. Aleviler ise güç kazanan radikal Sünni gruplar ve cihat için dışarıdan buraya savaşmaya gelen Selefi gruplardan rahatsızlık duyuyor. Örneğin, El-Kaide’nin Irak’taki militanlarını Alevi ve Şiilere karşı savaşmaları için buraya yolladığı konuşuluyor. Trablusşam’daki İslamcı gruplar ideolojileri ve beslendikleri kaynaklara göre çeşitlere ayrılıyorlar. Onlara kaynak sağlayan ülkeler arasında Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri başı çekiyor. Lübnan Ordusu’nun, 2007 yılında El-Kaide ile bağlantısı olduğu iddia edilen ve Trablusşam yakınlarındaki Filistinli mülteci kampı Nahr el Bared’de konuşlanan Fetih El İslam adlı grupla üç ay boyunca savaştığını unutmayalım. Bu arada, Ortadoğu’nun kaygan zeminine bir örnek olarak Fetih El İslam’ı Suriye’nin kışkırttığı, bunu da Sünni bir örgütü Lübnan Ordusu ile karşı karşıya getirmek için yaptığı iddia ediliyor. Bazı bölge sakinleri politikacıların yaşanan gerginlikten beslendiğini düşünüyor. Yine bazı Sünni din adamlarına göre Tarblusşam’daki sorun dini olmaktan çok siyasi. “Hizbullah’ın silahlarının İsrail’e çevrili olması lazım ama bu silahlar Beyrut’ta bize çevrilmiş durumda” diye konuşuyorlar. Ve ekliyorlar: “Hizbullah tabi ki Sünnileri ezmeye çalışıyor” Trablusşam’ın bu yoksul küçük mahallelerinde gerginlik sürüyor ve Dr. Muhammed Nureddin’in de söylediği gibi iki mahalle arasında çatışma çıktığı zaman anlayın ki Suriye ile şimdiki Başbakan Saad Hariri ve onun velisi Suudi Arabistan ile sorun var!