28 Şubat sabahı ABD-İsrail iş birliği ve koordinasyonu ile önleyici saldırı kapsamında İran’a yönelik başlayan saldırılar, İran’ın meşru müdafaa kapsamında karşılık vermesi ile konvansiyonel bir savaşa evrilmiştir. İsrail savaşı “Aslan Kükremesi” olarak ABD ise “Destansı Öfke Gazabı” olarak nitelendirdi. Bu saldırgan ifadelere karşın İran daha ideolojik çağrışıma sahip “Hayberin Fethi” kodunu tercih etti. ABD/İsrail’den gelen ilk dalga saldırılar ve İran’ın ilk cevabı, savaşın taraflar arasındaki askeri angajmanla kalıp kalmayacağı sorusunu gündeme getirdi. Bu anlamda çatışmaların gittikçe derinleşen ve yoğunlaşan etki alanı, savaşın tarafların teritoryal sınırlarından daha geniş bir alana yayılma ihtimalini gündeme getirmiştir. Bu açıdan ABD/İsrail-İran arasındaki saldırıların yoğunlaşma hızı, Körfez ülkelerindeki ABD üslerinin vurulması, vekil güçlerin pozisyonu, Husilerin Babülmendeb’e yönelik olası hamleleri önem taşımaktadır.
-
Tarafların Pozisyonu ve Askeri Stratejisi
28 Ocak’ta ABD ve İsrail koordine ve ortak saldırılarla savaşı başlatan taraf oldu. Her ne kadar ABD Başkanı -iç hukuk kısıtları nedeniyle- savaş yerine operasyon kelimesini tercih etse de bu mevcut durumu değiştirmemektedir. Donald Trump savaş ilanı yaptığı açıklamada 1979 Tahran Büyükelçiliği baskını, 1983 Beyrut deniz piyadeleri kışlası saldırısı ve 2000 yılındaki USS Cole saldırısını hatırlatarak saldırılara meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Operasyonun kapsamı ve hedeflerine ilişkin ise şu cümleleri kurdu: “İran’ın füze sanayisini, donanmalarını imha edeceğiz ve bölgedeki terör vekillerinin artık dünyayı istikrarsızlaştırmasına izin vermeyeceğiz. İran asla bir nükleer silaha sahip olamayacak. Bu yüzden geçtiğimiz haziran ayında ‘Midnight Hammer’ (Gece Yarısı Çekici) operasyonuyla Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesislerini vurduk. Şimdi nükleer hırslarından vazgeçmeyen bu rejime karşı harekete geçme zamanıdır.” Bu kapsamlı hedeflere ve dolaylı ifadelerine rağmen İran’da rejim değişimini somut bir hedef olarak koymaması ise dikkat çekici bir nokta olmuştur.
28 Şubat sabahı başlayan saldırılarla İsrail açıkça İran’da rejim değişimini dile getirmiş ve bu amaçla saldırılarını Tahran’a yoğunlaştırmıştır. İsrail, İran’ın daha çok siyasi ve askeri liderlik seviyesini hedef alırken, ABD ise Tahran, İsfahan, Kum, Kerec ve Kirmanşah şehirlerindeki askeri tesisler, füze depoları ve nükleer tesisleri hedef almıştır. 12 Gün Savaşı’nda İran’a yaklaşık 1500 sorti yapılmasına karşın, yalnızca iki günde 1400’e yakın hava saldırısının gerçekleşmiş olması iki süreç arasındaki farkı ve mevcut saldırı dalgasının ne denli yoğun bir şekilde başladığını göstermesi açısından önemlidir.
İsrail’in İran’da rejim değişimi, ABD’nin ise İran’ın askeri kapasitesini yok etmek gibi oldukça yüksek hedeflerine karşın İran’ın öncelikli hedefi savaşı kazanmaktan ziyade ayakta kalabilmektir. İran, ABD/İsrail’e nazaran oldukça düşük bir eşiğe sahiptir. Bu da İran’ı askerî açıdan zayıf olmasına rağmen avantajlı duruma taşımaktadır.
İran’ın sahip olduğu askeri kapasite ile küresel bir askeri güç olan ABD ve onun en yakın müttefiki olan İsrail’e karşı koyması mümkün değildir. Bu durumda İran savaş araçlarını çeşitlendirme yoluna gitmiştir. ABD ve İsrail saldırılarına doğrudan karşılık vermenin yanında Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurması ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması İran’ın başvurduğu başlıca araçlar olmuştur. Vekil güçler ise şu an için aktif bir şekilde sahada olmasa da Hamaney’in öldürülmesinin ardından özellikle Irak’ta bazı vekil güçlerin kısıtlı saldırılar düzenlediğine dair bilgiler mevcuttur. ABD’nin aylardır Körfez ülkelerindeki askeri üslere yaptığı askeri tahkimat, Ürdün, Irak ve Basra Körfezi’ne yaptığı yığınaklar ve İsrail toprakları İran’ın saldırı hedefleri hâline geldi. Bunun yanında savaşın etkisi ile Hürmüz Boğazı’ndan yapılan petrol sevkiyatının aksaması da savaşa ekonomi-politik bir boyut katmış oldu. Bu faktörler savaşın etkilerinin askeri angajman boyutunu aşmasına, teritoryal olarak genişlemesine ve küresel ekonomiyi etkilemesine yol açmaktadır.
Savaşın ikinci gününde Devrim Rehberi Hamaney dahil birçok üst düzey askeri ve siyasi karar alıcının hayatını kaybetmesi, İran tarafından yapılan açıklamalarla resmi olarak onaylanmış oldu. İran Hamaney’in yanı sıra, Savunma Bakanı Aziz Nasirzadeh, Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Muhammed Pakpur’un hayatını kaybettiğini onayladı.
Devrim Rehberi Hamaney’in hayatını kaybetmesi, İran’ın yönetim kademesinde yeni bir kalibrasyona gitmesine neden oldu. Anayasa’nın 111. maddesi gereği Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Yararını Teşhis Konseyi’nin, Anayasayı Koruma Konseyi’nden seçeceği bir yargıçtan üç kişilik Geçici Liderlik Konseyi’nin yeni Rehber seçilene kadar Veli-yi Fakih makamının yetkilerini devralması gerekmektedir. Bu düzenleme neticesinde Konsey Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Fakih Ali Rıza Arafi’den oluştu. Ali Rıza Arafi’nin Anayasayı Koruyucular Konseyi, Uzmanlar Konseyi ve Düzenin Yararını Teşhis Konseyi’nin de üyesi olması, kendisine Geçici Konsey içinde bir ağırlık kazanmasının önünü açacaktır.
-
Savaşın Bölgesel Yansımaları
Körfez Ülkeleri
İran sahip olduğu sınırlı kapasite ve kabiliyetler ile caydırıcı bir karşı saldırı gerçekleştirmesinin mümkün olmaması nedeniyle savaşı tırmandırmak için farklı yöntemlere başvurmuştur. İsrail ve ABD’nin koordineli hava saldırılarına maruz kalan İran, aynı gün Basra Körfezi’ndeki ABD üslerini hedef alarak karşılık vermiştir. Bu misilleme neticesinde Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn ve Suudi Arabistan dahil olmak üzere toplam beş Körfez ülkesi saldırıların odağı hâline gelmiştir. Söz konusu saldırılar BAE gibi bazı bölge ülkelerinde can kayıplarına yol açarken, diğerlerinde ciddi maddi hasara sebebiyet vermiştir. Kısa vadede hedef alınan ülkeler, bir yandan İran’a karşı ABD müdahalesine destek vererek Tahran’ın geriletilmesi ve bunun yaratabileceği bölgesel güç boşluğunun riskleriyle; diğer yandan İran tarafından doğrudan ulusal güvenliklerinin hedef alınması ikilemiyle karşı karşıyadır. Bu tercihlerin yönü, ülkelerin maliyet taşıma kapasitesi, iç siyasi dengeler ve kamuoyu baskısına bağlı olarak şekillenecektir.

İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurmayı öncelemesinin başlıca nedeni, üslerin görece daha kolay hedef olması ve ABD’nin Basra Körfezi’ndeki gücünü doğrudan hedef alarak daha büyük bir saldırıyı üzerine çekmek istememesidir. Ayrıca Körfez ülkelerinin ABD’ye baskı oluşturması hedefini güttüğünü ifade etmek mümkündür. Riyad, Abu Dabi, Manama, Doha’ya düşen füzelerin önemli kayıplara yol açmasa da bu ülkelerin sahip olduğu kırılganlık, yıllardır inşa ettikleri finansal merkez olma iddiası ve projesini de tehlikeye düşürmüştür. Öte yandan İran’ın bu hedef seçimi, kendisine karşı olan cepheyi genişletme potansiyeline sahiptir. Nitekim Körfez ülkelerinin ABD ile sahip olduğu güvenlik ilişkileri ve yüz milyarlarca dolarlık savunma anlaşmalarına rağmen saldırıların ilk hedefi olması, Körfez ülkelerinde yeni bir muhasebeye yol açacaktır. Öte yandan, orta vadede oluşacak siyasi ve güvenlik parametreleri, Donald Trump’a, bu ülkelerle daha kapsamlı savunma mutabakatlarını ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail’le yakınlaşmalarını yeniden dayatmasına da yol açma ihtimalini haizdir. Kısacası, İran’ın bu ülkelerdeki ABD üslerini hedef almasının yoğunluğu İran-Körfez ve ABD-Körfez ilişkilerinin seyrini de belirleyecektir.
- Hürmüz Boğazı’ndan Babülmendeb’e Enerji Jeopolitiği
Hürmüz Boğazı, Körfez ülkeleri için ana ihraç rotası olması ve küresel ekonomiyi ilgilendiren bir ekonomik akışkanlığın gerçekleşmesi nedeniyle jeoekonomik bir önemi haizdir. Deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin yüzde 34’ü; küresel LNG ticaretinin ise yüzde 20’si Hürmüz Boğazı’ndan gerçekleşmektedir. Hürmüz Boğazı’ndan en fazla petrol ihraç eden ülke Suudi Arabistan, en fazla doğal gaz ihraç eden ülke ise Katar’dır. Bu durum, 11 çeyrektir kâr marjı daralan Saudi Aramco gibi devler için kısa vadeli bir gelir artışı sağlasa da, lojistik tıkanıklık uzun vadede tüm üreticiler için yapısal bir krize dönüşebilir.
Boğazdan geçen petrol ve ham petrolün yüzde 84’ü Asya ülkelerine giderken, LNG’nin ise yüzde 20’si Avrupa’ya, yüzde 80’i Asya ülkelerine gitmektedir. Hürmüz Boğazı’nın olası kapanması, küresel petrol arzının yüzde 20’sini riske ederek fiyatları yukarı çekecektir. Mevcut durumda Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı Boru Hattı BAE’nin Fujairah üzerinden körfez dışına çıkan hatları ve İran’ın Goreh-Jask Boru Hattı toplam sevkiyatın ancak yüzde 15’ini karşılayabilecek kapasitededir. Bu sınırlı kapasite, boğazın kapanması senaryosunda ekonomik şoku absorbe etmekte yetersiz kalacaktır.
Babülmendep Boğazı, Süveyş Kanalı ile Hint Okyanusu arasında kritik bir bağlantı noktasıdır. Küresel enerji ve konteyner ticaretinin önemli bir bölümü bu dar deniz hattından geçmektedir. İran’a yönelik saldırı, yalnızca Tahran’ın askeri kapasitesini değil, aynı zamanda İran’ın bölgesel caydırıcılık mimarisini de hedef almıştır. Bu durum, İran’ın doğrudan karşılık verme kapasitesini sınırlasa dahi vekil aktörler üzerinden asimetrik misilleme ihtimalini artırmaktadır.
Bu noktada Yemen’deki Husiler kilit aktördür. Gazze Savaşı sürecinde Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılarla zaten deniz güvenliğini sarsan Husiler, İran’a yönelik saldırıları “bölgesel direniş eksenine saldırı” olarak çerçeveleyerek yeni bir angajman eşiğini tartışmaya açmıştır. Bu, Babülmendep’in yeniden insansız hava araçları, balistik füzeler, insansız deniz araçları ve liman sabotajları gibi hibrit yöntemlerle hedef alınabileceği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, kısa vadede en büyük risk, ticari gemi trafiğinin kesintiye uğraması ve uluslararası donanmaların koruma misyonlarının genişlemesiyle bölgenin daha yoğun bir askeri varlığa sahne olmasıdır. Bu süreç, yanlış hesaplama riskini ve doğrudan çatışma ihtimalini artırmaktadır.
Vekil Güçler Denklemi: Hizbullah, Haşdi Şaabi ve Husiler
ABD/İsrail saldırısı karşısında İran’ın kullanabileceği bir başka araç ise, Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Haşdi Şaabi ve Yemen’deki Ensarullah Hareketi olmuştur. Bu güçlerin İran’la ilişkileri ideolojik yakınlıktan ibaret değil, stratejik ortaklık çerçevesinde de şekillenmiştir. Bu nedenle İran’a yönelik bir saldırının gerçekleşmesi durumunda bu güçlerin de İsrail ve ABD’ye karşı harekete geçmesi beklenmiştir. Ancak savaşın ilk 36 saatlik dilimine bakıldığında bu güçlerin beklentinin aksine hareketsiz kaldığı görülmektedir.
Saldırının başlamasından birkaç gün önce İsrail’in Lübnan hükümetini Hizbullah konusunda ağır bir dille uyardığı bilinmektedir. Hizbullah’ın İran-İsrail arasındaki olası bir savaşa müdahil olması durumunda ülkenin yalnızca askeri tesislerini değil altyapı ve üstyapısını hedef alacağını bildirmesi bu anlamda önemlidir. Dahası Lübnan hükümeti Hizbullah’ın ülkeden İsrail’e karşı bir saldırı yapma durumunda, İsrail’in geniş çaplı saldırılar yapması hatta Litani Nehri’nin güney bölgelerinde işgali genişletmesinden endişe duymuştur. Nitekim ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ın sabah saatlerindeki saldırısıyla eş zamanlı olarak İsrail ordusu, Lübnan sınırına asker sevkiyatı yaparak sınırı güçlendirdiğini açıklamıştır.
Aslında Kasım 2024’ten beri “tek taraflı ateşkes” olarak adlandırılan fiili durumda, Hizbullah mensupları silahlı insansız hava araçlarıyla suikasta uğramasına ve Hizbullah’ın cephaneleri ve tesisleri savaş uçaklarıyla bombalanmasına rağmen İsrail’e askeri anlamda bir karşılık vermemiştir. Savaş başladıktan saatler sonra Hizbullah’ın tarafsız kalacağını bildirmesi birçok yorumcu için sürpriz olsa da Hizbullah’ın bu kararı, Lübnan ve İsrail arasında yapılan ateşkes sebebiyle Kasım 2024’ten bu yana İsrail’e karşı saldırı düzenlememe politikası ile uyumlu olmuştur. Savaş başladıktan sonra da ilk 36 saatlik zaman diliminde İsrail ile Hizbullah arasında herhangi bir askeri angajman söz konusu olmamıştır.
ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik başlatılan saldırılar, Irak’ı siyasi, ekonomik ve güvenlik anlamında etkileme potansiyeline sahiptir. Irak’ta merkezi silahlı kuvvetlere entegre edilse de güvenlik yapısı içinde hâlâ kırılgan bir noktada duran Haşdi Şaabi cephesi, savaşın Irak’a yansıyabilecek unsuru olarak dikkat çekmektedir. Irak topraklarında gerçekleşen birinci askeri olay, Babil vilayetinin Musayyib ilçesine bağlı olan Curf el-Sahar (resmî adıyla Curf el-Nasr) nahiyesinde gerçekleşmiştir. Saldırının ardından resmî açıklamalarla onaylanmasa da söz konusu saldırının Ketaib Hizbullah’a yönelik olduğu kamuoyuna yansımıştır. Curf el-Sahar saldırısı ise milis gruplarının kalbinin hedef alınmasına rağmen geniş kapsamlı olmaması, Haşdi Şaabi’nin oyun dışı bırakılmasından daha çok savaşa müdahil olmaması adına bir uyarı olarak okunabilir.
Irak hükümetinden gelen açıklamalar da savaşın Irak’a sıçramaması için gösterilen çabayı yansıtmaktadır. Olaylara ilişkin ilk üst düzey açıklama Irak Dışişleri Bakanlığı’ndan gelmiştir. Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin sırasıyla İran, Fransa ve Türkiye Dışişleri Bakanları ile telefonda görüşmüştür. Irak Dışişleri kaynaklı bu açıklamaların ortak vurgusu, Bağdat’ın krizi “taraf olunacak bir askerî dosya” olarak görmediği üzerine yoğunlaşmıştır. Bakanlık gelişmeleri, Irak’ın egemenliğini, iç istikrarını ve vatandaşlarının güvenliğini tehdit eden ve bölgesel bir yayılma riski taşıma niteliğini haiz bir çatışma olarak değerlendirmektedir. Irak Dışişleri Bakanlığı diskurunda “tırmanmanın reddi”, “Irak topraklarının çatışma alanına dönüşmemesi” ve “diplomatik kanalların açık tutulması” öne çıkmaktadır. Hüseyin’in İranlı mevkidaşı Arakçi ile görüşmesinde de “meşru müdafaa” diskuruna karşılık askerî genişlemeyi reddeden bir dil kullanılması Irak’ın gerilimlerin dışında kalma isteğini açıkça göstermektedir. Irak merkezi hükümetinin bu yaklaşımı, Haşdi Şaabi üzerinden savaşın Irak’a yayılmaması için İran, ABD ve Haşdi Şaabi güçlerine verilen mesajlar niteliğindedir.
Irak’ın Curf el-Sahar’dan sonra çatışmalardan somut olarak etkilenen ikinci bölgesi Erbil olmuştur. ABD askeri varlığına ev sahipliği yapan Harir Hava Üssü’ne yönelik İran saldırısı kamuoyuna yansımıştır. Bununla birlikte ABD’nin İran karşı saldırısına yönelik hava savunma sistemleri müdahaleleri gerçekleşmektedir. Bu bağlamda ABD’nin Erbil semalarında hedef aldığı İran füze ve İHA’ları da medyada “Erbil’de patlama” şeklinde yansımaktadır.
ABD/İsrail- İran arasındaki gerginliğin sürmesi, Erbil’in hedef alınmaya devam edeceği anlamına gelebilir. Zira İran tarafından Harir Hava Üssü, yalnızca askerî bir konuşlanma alanı olarak görülmemektedir. Üssün İran sınırına görece yakın olması, üssü İran açısından doğrudan güvenlik tehdidi üretebilecek bir ileri mevzi hâline getirmektedir. Bu nedenle Harir Üssü’ne yönelik İran saldırıları, askerî olduğu kadar da siyasi propaganda malzemesi hâline gelebilir.
Bu çerçevede Curf el-Sahar’ın hedef alınması, taktik bir askeri müdahale olmanın ötesinde Irak’taki İran’a yakın silahlı yapılara yönelik bir caydırıcılık mesajı olarak da okunabilir. Zira söz konusu bölge, uzun süredir milis ağları, lojistik hatlar ve silahlı mobilizasyon kapasitesi bakımından stratejik bir alan olarak değerlendirilmektedir. Buna karşılık Erbil’de ABD askeri unsurlarını barındıran Harir Hava Üssü’nün hedef alınması, bu mesajın cevapsız bırakılmadığını göstermektedir. Böylece Irak sahası, doğrudan bir cephe savaşına dönüşmese bile karşılıklı misilleme ve sembolik güç gösterisinin alanlarından biri hâline gelmiştir. Harir’in İran sınırına kuş uçumu 60 kilometre olan yakınlığı da bu saldırının sembolik ve stratejik ağırlığını artırmaktadır. 1 Mart 2026 tarihinde ise Irak’ın İran sınırında yer alan Diyala vilayetinin Mikdadiye ilçesinin Vecihiye nahiyesinde milis grubu Asaib Ehlil Hak’a ait konvoya ve Ninova’nın Telkeyf ilçesinde Babilyun Hareketine saldırı düzenlenmiştir.
Bu bağlamda güvenlik alanındaki kırılganlık, Iraklı aktörlerin savaşa girmesinden ziyade Irak topraklarının farklı aktörlerin mesaj verme, caydırıcılık üretme ve dolaylı misilleme yürütme sahasına dönüşmesidir. Diğer yandan bölgedeki çatışma ortamının yayılması durumunda Irak’taki devlet dışı silahlı aktörlerin olaylara dahil olma eğilimi göstermesi, Irak’ı da çatışma alanına çevirme potansiyeline zemin hazırlayabilir. Bu bağlamda siyasi aktörlerin devlet dışı silahlı aktörleri kontrol altına alma veya baskı altında tutma politikasının başarısı güvenlik sektöründeki kırılganlığın sınırlılıklarını belirleyecektir.
Saldırıların hemen ardından Husilerin retorik sertleşmeye gitmesi ve İsrail ile ABD hedeflerini meşru hedef ilan etmesi, Kızıldeniz’de yeni bir saldırı dalgası ihtimalini güçlendirmektedir. İran’ın doğrudan misillemeleri Körfez hattında yoğunlaşsa da deniz güvenliği üzerinden verilecek vekâlet tepkisi, daha düşük maliyetli fakat yüksek etkili bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Bu süreçte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi aktörlerin temkinli pozisyon alması beklenebilir. Zira Kızıldeniz’de uzun süreli bir istikrarsızlık, Süveyş gelirlerinden enerji güvenliğine kadar geniş bir yelpazede ekonomik maliyet doğuracaktır.
Sonuç olarak, ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, yalnızca ikili bir askeri gerilim değildir; etkileri hızla Kızıldeniz, Babülmendep ve Aden Körfezi’ne sirayet edebilecek bölgesel bir güvenlik zincirini tetiklemektedir. Husilerin vereceği tepkinin niteliği, bu su yollarının ticari arter olarak kalıp kalmayacağını belirleyecektir.
Vekil güçlerin konumu ile ilgili dikkat çekici nokta şu ana kadar kendilerinden beklenen düzeyde savaşa angaje olmamalarıdır. Bu hareketsizliğin kalıcı bir durum mu yoksa İran rejiminin düşme eğilimine girdiğinde İran’ın lehine bozulacağına dair soru önem kazanmaktadır. Daha önemli bir nokta ise bu güçlerin ayakta kalma stratejisini benimseyerek kendilerini İran’dan ayrıştırma stratejisi izleyip izlemediğidir. Savaşın uzaması durumunda bu soruların daha berrak cevaplara ulaşması daha kolay olacaktır.
-
Savaşın Küresel Yansımaları
28 Şubat’ta başlayan ve iki gündür devam eden ABD/İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırıları küresel güç mücadelesinin seyrini de etkileme potansiyeline sahiptir. Şu ana kadar küresel aktörlerin pozisyonları savaş öncesi çizgilerinden belirgin bir sapma göstermemektedir: ABD ve bazı Batılı müttefikler “caydırıcılık” ve “nükleer tehdit” söylemini öne çıkarırken; Çin ve Rusya itidal çağrısı yaparak müdahaleyi uluslararası hukuk açısından sorgulayan bir dil kullanmaktadır. Avrupa ülkeleri ise temkinli bir diplomatik denge arayışındadır. Ancak çatışmanın süresi, kapsamı ve İran’ın vereceği karşılığın niteliği bu pozisyonlarda ciddi farklılaşmalar yaratabilir. Bu olası değişimi beş temel dinamik üzerinden değerlendirmek mümkündür.
Birinci olarak, küresel düzenin meşruiyet krizi bu savaşla birlikte daha görünür hâle gelmektedir. Liberal kural ve kurumların aşınması, güç merkezli ve seçmeci müdahaleye açık bir düzenin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İran’a yönelik saldırı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin etkisizliği ve uluslararası hukukun araçsallaştırılması tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Eğer müdahale uluslararası hukuki zemine oturtulamazsa, bu durum yalnızca İran meselesiyle sınırlı kalmayacak; bölgesel fay hatlarını tetikleyerek farklı coğrafyalarda benzer güç kullanımı örneklerini meşrulaştırabilecektir. Bu da küresel normatif düzenin daha da aşınması anlamına gelir.
İkinci olarak, ABD-Çin rekabeti bağlamında enerji ve ticaret yolları üzerindeki hakimiyet mücadelesi çatışmanın jeoekonomik boyutunu derinleştirmektedir. Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ve Doğu Akdeniz hattı küresel enerji güvenliğinin merkezindedir. Çin’in İran’la uzun vadeli enerji anlaşmaları ve Kuşak-Yol Girişimi kapsamındaki stratejik yatırımları dikkate alındığında, bu savaş Pekin açısından yapısal bir mesele hâline gelebilir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığını tahkim etmesi, Çin’in ekonomik nüfuz alanını sınırlama amacıyla da okunabilir. Bu durum, küresel rekabeti daha kuralsız ve bloklaşmaya açık bir zemine taşıma riskini barındırmaktadır.
Üçüncü olarak, uluslararası kurumların işlevselliği ciddi bir sınavdan geçmektedir. BM, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve bölgesel güvenlik mekanizmalarının kriz yönetim kapasitesi sorgulanmaktadır. Eğer diplomatik kanallar devreye sokulamaz ve çok taraflı mekanizmalar işletilemezse, bu durum uluslararası kurumların kriz çözme rolünü daha da zayıflatacaktır. Özellikle nükleer dosya bağlamında müzakere süreçlerinin askıya alınması, küresel nükleer rejimin kırılganlığını artırabilir.
Dördüncü olarak, savaşın ekonomi-politik boyutu küresel piyasalar üzerinde doğrudan etki üretmektedir. Enerji fiyatlarında yaşanabilecek sert dalgalanmalar, enflasyonist baskıları artırabilir ve özellikle kırılgan ekonomiler üzerinde ciddi maliyetler doğurabilir. Küresel tedarik zincirleri hâlihazırda pandemi ve Ukrayna Savaşı sonrası kırılgan bir yapı sergilerken, İran merkezli bir genişleme senaryosu yeni bir ekonomik şok dalgası yaratabilir. Bu durum, küresel ekonomik belirsizliği derinleştirerek gelişmekte olan ülkeler açısından mali istikrarsızlık riskini büyütecektir.
Beşinci olarak, güvenlik garantilerinin aşınması ve sert hegemonik söylemin yükselişi dikkat çekmektedir. ABD’nin doğrudan askeri müdahalesi, bölgesel müttefiklere verilen güvenlik garantilerinin yeniden tanımlandığını göstermektedir. Ancak bu durum aynı zamanda caydırıcılık ile tırmanma arasındaki çizgiyi inceltmektedir. İran’ın vereceği karşılık -vekil aktörler üzerinden ya da doğrudan- çatışmanın coğrafi sınırlarını genişletebilir. Bu da “vahşi hegemonik” olarak nitelenebilecek, normlardan ziyade çıplak güç kullanımına dayalı bir güvenlik söylemini güçlendirebilir.
Sonuç
ABD/İsrail saldırıları ile başlayan savaş hâlâ tırmanma ve teritoryal olarak genişleme eğilimine sahiptir. ABD ve İsrail arasındaki hedef uyumsuzluğuna rağmen saldırılarının yoğunlaşması ve İran’ın da cevap vermesi bu eğilimin bir süre daha devam etmesine neden olacaktır.
Trump’tan savaşın süresine dair gelen çelişkili açıklamalarını ve müzakereye kapı aralayabileceğine dair ifadelerini şu aşamada savaşın seyrine dair önemli ipuçları olarak değerlendirmek zordur. Bunun yerine tarafların stratejik hesaplamalarına odaklanmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu açıdan bakıldığında savaşın seyrini belirleyecek temel dinamikler şunlardır: Operasyonel ortaklığa rağmen stratejik hedef konusunda ABD-İsrail arasında yaşanabilecek ayrışma, İran’ın direnme kapasitesi ve süresidir.
Öte yandan İran’ın saldırdığı ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkelerin bu saldırıları algılama biçimi ile vekil güçlerin savaşa İran lehine girmek ile özerk bir davranış arasında yapacakları tercih, savaşın bölgesel boyuttaki yayılma ve derinleşmesini etkileyecektir. Öte yandan Babülmendeb ile Hürmüz Boğazı’ndaki enerji/ticari akışkanlığın sürekliliği de taraflar arasında baskı mekanizmasına dönüşebilir.
İran’a yönelik ABD/İsrail saldırısı mevcut küresel güç dengelerini kökten değiştirmese de zaten kırılgan olan uluslararası düzenin fay hatlarını daha görünür hâle getirmiştir. Çatışmanın seyri, küresel aktörlerin pozisyonlarını yeniden kalibre etmelerine yol açabilir. Bu nedenle önümüzdeki süreç yalnızca askeri değil, normatif, ekonomik ve jeopolitik sonuçları bakımından da dikkatle izlenmelidir.