Gül Atmaca, Ortadoğu Araştırmacısı
Dünya, Arap coğrafyasında “baskı, yoksulluk ve yolsuzluklara” karşı “artık yeter” diye haykırıp ayaklanan kitleleri nefesini tutmuş izliyor. İşte herkes bu yöne bakarken Ortadoğu’da, sömürünün bir başka şeklini, Dubai’nin simgelediği “yalancı cennetler”in nasıl yaratıldığını çoğu insan bilmiyor, görmüyor. Mısır’daki piramitler nasıl binlerce kölenin omuzlarında yükseldiyse, bugün Dubai’nin gökdelenleri de modern çağın köleleri tarafından inşa ediliyor.
Birleşik Arap Emirlikleri yedi emirlikten oluşuyor. Bunlardan Dubai, bugün küresel liberalizmin beton, metal ve camdan bir abidesi gibi. Dubai, komşusu Abu Dabi (başkent) kadar petrol açısından şanslı olmadığı için Emir Şeyh Muhammed bin Raşit El Maktum, otuz yıl önce “Bin bir Gece Masallarının Kenti”ni yaratmak ve bu hayali satmak istedi. Emirliği turizm, finans ve emlak cenneti olacaktı, bunun için dışarıdan para akışı gerekiyordu. Emir, yatırımcıları vergiden muaf tuttu. Böylelikle, “CREDITPOLIS” yani “KREDIKENT”in temelleri atılmaya başlandı.
Bugün dünyanın en yüksek binasına sahip olmakla övünen Dubai’de onca parıltının onca lüksün arkasında Bangladeş, Hindistan, Pakistan, Sri Lanka gibi yoksul ve çatışması bol Güney Asya ülkelerinden gelen on binlerce işçinin sömürülen emeği var.
İşçi simsarları yukarıda adı geçen ülkelerde, işe-aşa ihtiyacı olanları “çok iyi maaş alacaksınız, iyi yerlerde barınıp, iyi yemekler yiyeceksiniz, yılda bir kez memlekete gitmeniz için bilet verilecek” türünden vaatlerle kandırıyorlar. Üstelik bunun için kişi başı bir kaç milyar para alıyorlar. Bu miktarı ödemek için toprağını satan da var, başkasından borç alan da…
Bin bir ümitle Dubai’ye gelen Güney Asyalı işçiler burada başka bir dünyayla karşılaşıyorlar. Kimisinin pasaportuna daha havaalanındayken aracılar ya da şirket tarafından el konuluyor. Kendilerine vaat edilen paranın çok altında bir maaş alıyorlar. Haftanın 6 günü üstelik en az 12 saat çalıştırılıyorlar. İnşaat işçileri, turistlerin göremeyeceği kadar uzaktaki bölgelerdeki kamplarda, çöl sıcağında çoğunlukla havalandırması olmayan odalarda balık istifi şeklinde kalıyorlar. Örneğin, Hindu dilinde “Altın Şehir” anlamına gelen Sonapur’de 30 bin işçi kalıyor. İşçi kamplarında yollar toz toprak ya da çamur içinde. Her tarafta çöp yığınları duruyor, kanalizasyon sistemi iflas etmiş. Sağlık hizmeti tam sağlanmıyor, beslenmeleri yetersiz. İşçiler daha çok patates, mercimek ve ekmek gibi ucuz gıdaları tercih ediyorlar. Böyle yaşam koşullarında ölüm ve intiharlar oranı da az değil. Örneğin Hint Konsolosluğu, sadece 2005 için intiharlar da dahil 971 ölümü geçirmiş kayıtlarına. İşçilerden memleketine dönmek isteyip de bunu gerçekleştiremeyen yüzlercesi var çünkü ya pasaportlarına el konmuş oluyor ya da dönüş için gerekli parayı bulamıyorlar. Bangladeşli bir işçi, içinde bulunduğu koşullardan ailesinin haberdar olmadığını aksi takdirde gözyaşlarına boğulacaklarını söylüyor.
Bu arada, Dubai’yi de sallayan ekonomik krizden en büyük zararı yine “en alttakiler“ görmüş, görmeye devam ediyor. Kimisinin maaşı geç verilmeye başlamış, kimisinin patronu ortadan yok olmuş. Hatta bazılarının kaldıkları kampların elektriği bile kesilmiş.
Ekonomik alanda liberal olmakla övünen Dubai’de sosyal yaşam ve hukuk için aynı şeyi söylemek zor. İşçiler çalışma koşulları ya da herhangi başka bir şeye karşı çıkınca hapse atılmadan tutun da sınır dışı edilmeye varan cezalarla karşı karşıya. Emirlik ya da ekonomisi aleyhine haber yapanlar bile büyük para cezaları ya da hapis cezası alabiliyor.
Dubai gibi yerlerde çok derin bir hiyerarşi de söz konusu. Emirliğin Arap vatandaşları oldukça iyi koşullarda yaşıyorlar. Onlar için eğitim, sağlık bedava. Evlenenlere ev veriliyor. Neredeyse telefon faturaları bile ödeniyor. Hemen hemen herkesin evinde hizmetçi, bakıcı ve şoför var. Dubaili bir Arap Hanım Güney Asyalıları kast ederek “Biz hiçbir şey yapmıyoruz, onlar her şeyi” diyor. Dubai’de sadece inşaat işçileri değil hizmetçiler, bakıcılar ve şoförler de genelde ikinci sınıf insan muamelesi görüyor. Tatil günlerinde bile alışveriş merkezlerinde, plajlarda dolaşmalarına pek sıcak bakılmıyor.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Dubai çölde yaratılan yalancı bir cennet. Buradaki büyük otellerden birisinde çalışan ancak ismini vermek istemeyen bir ABD kadın, yetkililerin çevreyi umursamadığını, atıkları denize bıraktıklarını söylüyor ve ileride büyük bir çevre felaketi yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Ve aklımıza doğa yasaları geliyor: “Doğada hiçbir şey bedava değildir: Doğaya karşı elde edilen her başarının bir bedeli vardır ve bu bedel eninde sonunda ödenir.” Bir başka deyişle doğaya karşı kazanılan, üstelik birilerinin sömürülmesiyle kazanılan zafer bir süre sonra yenilgiye dönüşmeye mahkumdur.