Mehmet Alaca, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
ABD, birçok askeri ve siyasi müdahale öncesi, bölgesel aktörlerin çatışmaları üzerinden meşruiyet üreterek, hem bu coğrafyaların siyasi gündemini hem de aktörlerin tepkilerini; geçici işbirliği, yönlendirme ve kaos ortamı yaratarak belirlemeyi planlamaktadır. ABD, konjonktür gereği Sovyet Rusya ile mücadele eden Afgan mücahitlere olan desteğini Taliban’a kaydırmış, 11 Eylül sonrası ise uluslararası terörizmle mücadele amacıyla Taliban yönetimindeki Afganistan’a müdahalede bulunmuştur. ABD’nin küresel politikalarında huzursuzluk yaratan tüm aktörlerin, 11 Eylül ve nükleer geliştirme faaliyetleri ya da bölgesel önemi haiz liderlerin infazlarının tetikçisi gibi suçlamalarla tenkit edildiği görülmektedir. Rabbani’nin ölümünde de tıpkı Taliban’a karşı 11 Eylül suçlamalarıyla başlatılan mücadele örneğinde görüldüğü gibi, özellikle Ladin operasyonu sonrası ABD ile büyük anlaşmazlıklar yaşayan Pakistan’ı Afganistan ile ilişkilerinde zora sokacak bir sürecin başladığı görülmektedir. Çünkü ABD, suikastı Pakistan destekli Hakkani örgütünün yaptığını iddia ederek, özellikle Hindistan ve Çin ile ilişkilerini geliştiren Afganistan’ı Pakistan’dan uzak tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca Taliban ve Afgan yönetiminin olası barış sürecini yöneten Rabbani’nin ölümünü, Afganistan’ın iç huzura kavuşmasına sekte vurulan ikinci bir sonuç olarak da okuyabiliriz.
Afganistan’ın Toplumsal Dokusu, Afgan Cihadı ve Taliban
Afganistan’da etnik ve dini yapının çeşitliliği, toplumun büyük bir kısmının kendi cemaatlerinin kurallarına göre yaşamasına neden olmakta; bu durum ise Afgan toplumunda merkezkaç etkisi yaratarak merkezi yönetimin otoritesini zayıflatmaktadır. Bu toplulukların askeri gücü toplamda merkezi yönetimden yüksek olmasına rağmen aralarındaki anlaşmazlıklar her daim sorun teşkil etmiştir. Zira Afganistan’ın kurulduğu günden beri kabileler arasındaki dengelerin korunduğu dönemlerde güçlendiği, bu dengelerin korunamadığı durumlarda ise zayıfladığı, iç isyanlarla karşılaştığı, dış müdahalelere maruz kaldığı ve kontrol altına alınamayan oluşumların kurulduğu görülmektedir.
Afganistan, müdahaleye açık coğrafi konumu ve güçlü bir merkezi yapıya sahip olmaması nedeniyle birçok kez isyan ve işgalle karşı karşıya kalmıştır. 1979’da başlayarak on yıl süren Sovyet işgalinin ardından kısa soluklu barış dönemi sonrasında, Taliban’ın güçlenmesi ve 11 Eylül saldırılarına ABD’nin kestiği fatura sonrasında Afganistan’daki kaos dönemi, 7 Ekim 2001’den beri ABD’nin müdahalesi ile gündemini korumaktadır.
Sovyetlerin Afganistan’ı fiilen işgali sonrası Afganlar hem ulusal hem de uluslararası alanda örgütlenmiş, başta ABD olmak üzere Batı dünyasından ve hatta Arap ülkelerinden aldıkları destekle şiddetli bir direniş hareketini başlatmışlardır. Sovyet destekli hükümet güçleriyle işgale direnen kabilelerden oluşan mücahit grupları arasında on yıl süren ve “Afgan Cihadı” olarak bilinen silahlı mücadele başlamış, Mücahit gruplarının Sovyetlere karşı verdiği mücadele daha sonra iktidarı paylaşmak üzere kendi aralarındaki bir mücadeleye dönüşmüştür.
Sovyetlere karşı direnen ve daha sonra iktidar mücadelesi verecek mücahit örgütleri Afganistan’ın büyük dört etnik grubundan filizlenmiştir. Bu gruplar liderliğini Gülbettin Hikmetyar’ın yaptığı ve yoğunlukla Peştunlardan oluşan Hizb-i İslami, liderliğini Rasid Dostum’un yürüttüğü ve büyük ölçüde Özbeklerden oluşan Cunbus-i Milli, liderliğini Burhaneddin Rabbani’nin yürüttüğü ve büyük ölçüde Taciklerden oluşan Cemiyet-i İslami, liderliğini Abdul Ali Mezari’nin yürüttüğü ve büyük ölçüde Hazaralardan oluşan Hizb-i Vahdet’dir. Komünist sistem destekli yönetim mücahit direnişini bastırmak için kurduğu gizli haber alma örgütü başkanlığına Necibullah’ı getirerek sistem muhaliflerinin etkinliğini kırmaya çalışmıştır. Daha sonra Sovyetler Birliği tarafından Afganistan Devlet Başkanlığı’na atanan Necibullah’ın uzlaşı arayışları mücahitler tarafından kabul görmemiştir.
ABD’nin 1986 Eylül’ünden itibaren mücahitlere füze desteği vermesiyle Sovyet ordusu kendisine büyük avantaj sağlayan hava üstünlüğünü kaybetmiştir. Afganistan işgaline ülke içinde oluşan tepki ve ekonomik sıkıntıların giderek artması Sovyetler Birliği’ni ülkeden çekilmeye mecbur etmiştir.
1989 yılında işgalin sona ermesiyle birlikte Afganistan’da başlayan iç savaş, mücahit gruplar ile Necibullah yönetimi arasında şiddetli çatışmaların Necibullah yönetiminin mücahitlerce devrilmesiyle sonlanmıştır. On yıl süren işgal ve direnişin ardından ortaya çıkan iç savaş kontrol altına alınamayan yapıların barınabilmesine olanak sağlayan ve istikrarsızlığın kronikleştiği bir bölgeye dönüşmüş, gerek birbirinden ayrışmış bir toplum gerekse çökmüş bir devlet yapısı bırakması mücahitlerin toplum nezdindeki itibarına büyük ölçüde zarar vermiştir. Kendi aralarında iktidar mücadelesi veren Mücahitler aynı yıl içerisinde birçok mücahit grubun desteğiyle Burhaneddin Rabbani’yi devlet başkanı seçerek kısa süreliğine iç savaş sonlandırmışlardır.
Yönetime Tacik asıllı Rabbani’nin gelişi ve Peştunların yönetimden dışlanmaları, Afganistan’ın en yoğun halkı olan Peştunlar arasında tepkilere neden olmuştur. Bu dönemde Afganistan’ın neredeyse dağılmış durumda olması ve yukarıda bahsettiğimiz faktörler Taliban’ın ortaya çıkışını, toplum içinde meşruiyet kazanarak güçlenmesini kolaylaştırmıştır.
Afgan halkında mücahitlere yönelik tepki, Peştun destekli Taliban hareketini kısa süre içinde çok güçlendirmiş ve bu tepki harekete itici bir güç katmıştır. 1994 yılında Kandahar’da ortaya çıkan Taliban hareketi birkaç yıl içerisinde Mezar-ı Şerif ’i, Kabil’i, Bamyan’ı ve 2000 yılında muhalefetin elindeki son şehir olan Talokan’ı ele geçirerek muhaliflerini sadece bir gerilla hareketi düzeyine indirmeyi başarmıştır. Böylelikle Taliban, Afganistan’ın tamamına yakınını ele geçirmiş ve mücahitlere tepkili halk tarafından sempatiyle karşılanmıştır. İç savaş ortamından yararlanarak ülkede kontrolü ele geçiren Taliban yönetimi, dini ağırlıklı katı yönetimiyle topluma uyguladığı baskı ile Afganistan’da Sovyetlerin mezaliminden farksız bir dönem başlatmıştır.
Halen Afganistan işgaline devam eden Amerika’nın bu süreçte Orta Asya enerji kaynaklarını Afganistan ve Pakistan üzerinden dünya pazarlarına ulaştırma düşüncesi şekillenmeye başlamış ve birçok ABD enerji devinin anlaşmalar yaparak Taliban’a verdiği destek dikkatleri cezbetmiştir.
Taliban Afgan yönetimini ele geçirse bile Rabbani, Hamid Karzai'nin resmen göreve başlamasına kadar geçen süre boyunca BM tarafından Afganistan'ın resmi devlet başkanı olarak tanınmıştır. Bu da Rabbani – Taliban ihtilafının daha da artmasına neden olmuştur.
11 Eylül saldırıları dünyada Berlin duvarının yıkılması gibi bir etki oluşturarak yeni bir süreç başlatmıştır. Batıda terörist İslam retoroği güçlenerek İslamofobi dalga dalga yayılmış, Avrupa’da sağcı partilerin yükselişi ve antiislamist söylemin pekişmesinde önemli rol oynamıştır. 7 Ekim 2001’de Amerika El Kaide örgütünü çökertmek, Taliban’ı devirmek, Afganistan’a güvenlik, barış ve demokrasi getirmek amacıyla Afganistan’ı resmen işgal etmişse de beyan ettiği hedeflerin birçoğuna ulaşamamıştır.
Rabbani’nin içerisinde bulunduğu Kuzey İttifakı güçlerinin desteğiyle Amerika, El Kaide ve Taliban’ı geçici bir süreliğine püskürtmüştür. Washington yönetimi uzun bir süre bu yapıları ülkeden temizlediği düşüncesine kapılmış olsa da farkında olmadan ülkenin kontrolünü kaybetmeye başlamıştır. Taliban militanlarının 2007’den beridir ülkenin güneyine ciddi sızmalar yapması ABD’nin ülkedeki asker sayısını arttırmasına neden olmuş ve süreci içinden çıkılmaz bir evreye dönüştürmüştür. Amerika Afgan savaşında kime karşı ve ne amaçla savaştığının farkında olmadan Vietnem’da maruz kaldığı gibi bir bataklığa saplanmıştır. Bu savaş Amerika’ya gerek ekonomik gerekse asker kaybı açısından oldukça pahalıya mal olmuştur. Bundan dolayı Amerika ve NATO güçleri 2014’de Afganistan’dan askeri olarak tamamen çekileceğini ifade etmiştir.
Afganistan’da Bir Dönemin Sonu:
Afganistan son günlerde hem ülke hem bölge hem de ABD’nin Afgan stratejisini derinden etkileyecek çok önemli bir süreçten geçmektedir. Afganistan'ın önemli simalarından eski devlet başkanı Burhaneddin Rabbani, evinde kendisiyle görüşmeye gelen ve iddialara göre Taliban mensubu olan kişinin sarığının içindeki bombayı patlatması sonucu hayatını kaybetmiştir. Afgan Cihadının en önemli isimlerinden 1992-1996 yılları ve 2011 yılında Cumhurbaşkanlığı yapan Rabbani, Kral Zâhir Şah döneminde gerçekleştirilen seküler reformlara eleştiriler yöneltmiştir. 1972'de Cemaat-i İslâmi adlı kuruluşun liderliğine getirilmiş olup kuruluşun birçok radikal üyesine nazaran Rabbani, kadınların çalışabilme ve kız çocuklarının yüksek öğrenime devam etme haklarını savunmuştur.
2001 yılında ABD'nin Afganistan işgali başlayınca, Rabbani “Kuzey İttifakı” adıyla bilinen oluşumun lideri olarak ortaya çıkarak devlet başkanlığını Karzai'ye devretmiştir. Geçtiğimiz yıl "Yüksek Barış Konseyi"nin başkanlığına seçilen Rabbani, Taliban ile hükümet güçleri arasında ateşkesin sağlanmasına yönelik olarak çaba gösterse de konsey müzakerelerde fazla bir ilerleme sağlayamamıştır. Rabbani'nin yaşamına mal olan suikast ve Kabil'deki Amerikan Büyükelçiliği'ne düzenlenen saldırı, bazı militan grupların barış sürecine hala karşı olduğunu gözler önüne sermiştir.
Suikastın hemen ardından Taliban saldırıyı üstlense de kısa süre sonra bunu reddederek konuyu meçhul bir sürece itmiştir. Amerikalı yetkililer bu olayın sorumlusunun Taliban değil Hakkani örgütü olduğunu iddia etmiş ve Kuzey Veziristan'da konuşlanan Hakkani örgütünün Pakistan hükümetinden emir aldığını savunmuştur. Amerika’nın Pakistan’ı suçlaması bölge üzerinden yeni hesaplarını tekrar ayyuka çıkarmıştır. Zaten Bin Ladin operasyonuyla arası açılan mezkur devletlerin Amerika’nın bu iddialarıyla daha çok gerginleşmiştir. Afgan yetkililere göre ise suikastta muğlak bir durum bulunmamakla birlikte suikast planının Pakistan’ın Ketta şehrinde ikamet eden Taliban grubu tarafından yapıldığı ve hatta Afgan istihbaratının kesin delilleri Pakistan’a ilettiğini ifade ederek sürecin Pakistan ile yönetileceği işareti verilmiştir.
Bütün teoriler bir yana bırakılarak düşünüldüğünde Rabbani suikastının en güçlü zanlısının Taliban olması muhtemel görünmektedir. Zira bir zamanlar Taliban'ın başlıca silahlı rakibi olan Kuzey İttifakı'nın eski başkanı Rabbani'nin bu örgütle müzakerelerden sorumlu Yüksek Barış Konseyi'ne seçilmesi sürpriz olarak nitelenmiştir. Rabbani ve Taliban’ın yönetim zihniyetlerinin tamamen farklı oluşu, Rabbani’nin Tacik Taliban’ın Peştun oluşu, Rabbani’nin Amerika işgali sırasında da Taliban’a karşı mücadele etmesi, yine Rabbani’nin kadın hakları ve eğitimini Taliban’a nazaran daha fazla savunması gibi birçok neden Taliban ve Rabbani’yi sürekli karşı karşıya getirmiştir. Ayrıca son dönemde ciddi eylemlerle sesini duyuran Hakkani örgütünün suikastı yapmış olma ihtimali varsa bile bu yalnızca Amerika’ya tepki anlamı taşıyabilir. Gerçi Taliban mücahitlerle mücadele ettiği süreçte Amerika ciddi destekler sağlamasına rağmen kısa süre sonra Taliban’ı bahane ederek Afganistan’ı işgal etmiştir. Şu an ise kaynağını Pakistan topraklarından aldığı iddia edilen Hakkani örgütünü gündemine taşımaktadır. Zira son dönemlerde Pakistan’la arasının açılması yukarıda bahsettiğimiz Amerika’nın Pakistan’la ilgili yeni projesini hatırlatmaktadır.
Her kim tarafından katledilmiş olsa da Rabbani’nin ölümü pek umudun olmadığı barış müzakerelerinin tamamen sonunu getirmekle birlikte eğer (suikastı) yaptıysa Taliban’ın barışa olan inançsızlığının kanıtı olmuştur. Zira Taliban bu müzakereleri bir aldatmaca olarak kullanıp Afganistan’ı teslim alma isteğinin sinyalini vermiş olabilir. Yabancı güçler gitmedikçe barışa yanaşmayacağını ifade eden Taliban bahsedilen ihtimali güçlendirmektedir.
Rabbani’nin ölümü barış ihtimalleri üzerinden yeni tartışmalar açsa da Karzai artık yönetim ile Taliban arasındaki barış umutlarının söndüğünü ifade ederek müzakerelerin beyhude uğraşılar olduğunu itiraf etmiştir. Artık Taliban’la değil Pakistan’la müzakereler yapılacağı mesajını vermiştir.
Rabbani hakkında olumlu olumsuz birçok eleştiri sunmak mümkündür. Batılı kaynaklarda, devlet başkanlığı sırasında "sebep olduğu insan hakkı ihlalleri" ile ilgili dosyalar bulunabilir veya birçok Afgan Rabbani’yi "sahte bir kahraman" olarak nitelendirebilir fakat Rabbani’nin ölümü kuşkusuz Afganistan’ın en önemsenecek barış çabasını sonlandırmış ve yeni bir süreç başlamıştır.
Taliban ve diğer gruplar, Afgan hükümetinin barış çabalarına cevap vermemekte gayet ısrarlı davranmaktadır. Gerçi son yıllarda Kabil yönetimi bu çabalarında alt düzeyde de olsa sürece kazandırma çabası kısmi başarı sağlamıştır fakat Taliban’ın devrilmesinin üstünden 10 yıl geçmesine rağmen kalıcı bir barış tahayyülü mevcut görünmemektedir.
On yıldır işgal altında olan Afganistan’da kaosun hakim olması ve böylesi müessif hadiselerin yaşanması Amerika’nın bölge umutlarının çoğunu suya düşürmüştür. Zira Amerika Irak işgaliyle ilgilenirken bölge dengelerini sağlıklı okuyamaması ve bölgede eskiye nazaran nüfuzunu yitirmesi Amerika’yı Afganistan dışında yeni arayışlara yöneltmiştir. Ladin operasyonuyla birlikte uzun yıllardır müttefik olan Amerika ve Pakistan’ın ilişkileri çok gerginleşmiş ve Amerika Pakistan’ı mercek altına almıştır. Bölgede güçlenen Çin ve Hindistan, Amerika’yı kaygılandırmaktadır ve özellikle Çin’in Pakistan’la gelişen ilişkileri Amerika’yı ürkütmektedir. Ayrıca İran’dan Çin’e kadar uzanacak petrol ve doğalgaz boru hattının Pakistan’ın Belucistan eyaletinden geçecek olması ABD’nin kuzey petrol boru hattı projesini kuşkusuz rafa kaldıracaktır. Yine Çin’in “İnci Şeridi” ismiyle güney kıyı hattına inşa ettirdiği limanlar bölgede Çin’in elini güçlendirmektedir, zaten bölgenin en önemli limanlarından sayılan Pakistan’ın Gwadar Liman’ı Çin tarafından inşa ettirilmiştir. Rabbani’nin ölümüyle birlikte Amerika’nın Pakistan üzerinden gerçekleştirmeyi planladığı strateji yeniden akıllarda yer edinmektedir. Amerika, Rabbani suikastını Hakkani’nin yaptığını iddia ederek Pakistan’ı bölgede yalnızlaştırmaya ve izole etmeye gayret göstermektedir. Bölgede çıkacak istikrarsızlığın Pakistan’a mal edilmesi Çin-Pakistan ve hatta Pakistan’ın Keşmir’den ötürü araları zaman zaman gerginleşen Hindistan’la ilişkilerinin zarar göreceği su götürmez bir gerçektir. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi ihtimalinde ise Amerika amacına ulaşarak Pakistan’ı sistemden izole edecek ve bölgeyi tekrar kaosa sürükleyecektir.
Zira ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 19-22 Ekim tarihleri arasında bölgesel güvenlik meselelerini görüşmek üzere Afganistan ve Pakistan’a yaptığı ziyaretinde birbiriyle yakından ilişkili konular üzerinde dururken bahsi geçen iki ülkeye birbirinden farklı tonlarda mesajlar vermiştir. ABD, Afganistan’a her konuda müttefik ülke imajını vermeye çalışırken Pakistan’a yönelik ise son zamanlarda sürekli artan “şüpheci tavrını” değiştirmemiş ve Washington gizli ajandasında Pakistan’ın olduğunu tekrar ayyuka çıkarmıştır.