Araş. Gör. Nuri SALIK, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tarih Bölümü
Beşar Esad’ın Kasım ayının başında zaman kazanmak için Arap Birliği’nin çözüm planını kabul ettiğini belirtmesine rağmen muhaliflere karşı uyguladığı şiddete son vermemesi kendisine pahalıya patlamış; Arap Birliği, 12 Kasım’da şiddet olaylarının bir türlü sona ermemesi nedeniyle Suriye’nin üyeliğini askıya almıştır. Bu gelişme sonrasında Türkiye’den sonra Arap Birliği üyeleriyle de (Irak, Lübnan ve Yemen hariç) Batı komplolarına alet oldukları gerekçesiyle ilişkileri gerginleşen Beşar Esad yönetiminin şiddet politikaları Suriye’yi Arap dünyasında yalnızlığa itmiştir. ABD, AB ve Türkiye’den sonra Arap Birliği’nin de Şam yönetimine karşı siyasi ve ekonomik yaptırımları uygulama noktasında irade beyan etmesi Esad’ın bölgesel izolasyonunu artırmıştır. Bu gelişmenin sonucu olarak Esad yönetimi, Batı’nın yanı sıra bölgesel müttefikleri Türkiye ve Arap ülkelerinin sert tutumuna karşı İran, Rusya ve Çin’den daha çok destek arayışına gireceği açıktır.
Ekim ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye karşı alınması düşünülen kararlara karşı sunulan tasarıyı reddeden Rusya halen pozisyonunu koruyor görünmektedir. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, Suriye’nin üyeliğinin Arap Birliği tarafından askıya alınmasını eleştirmiş, Suriye’deki olaylar sebebiyle Batı’yı siyasi provokasyon yapmakla suçlamış ve şiddetin durması için muhalifler arasına karışan silahlı grupların da uyarılması gerektiğini açıklamıştır.[1] Lavrov ayrıca, 15 Kasım’da Suriye Ulusal Konseyi lideri Burhan Gaylun ve heyetiyle Moskova’da yaptığı görüşmede Esad’ın istifa etmesi yolunda kendisine iletilen talepleri reddetmiş ve muhaliflere Esad rejimiyle diyaloğa girme çağrısında bulunmuştur.[2] Yine Rusya Başbakanı Putin, Fransa Başbakanı Francois Fillon ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın Güvenlik Konseyi’ne Suriye aleyhine bir karar tasarısı sunma girişimine karşı böyle bir hareketi ‘‘önemsiz’’ gördüğünü açıklamıştır.[3]
Görüldüğü gibi Rusya, Suriye’deki şiddet olayları muhalif grupların da silahlı eylemleriyle iç savaşa doğru ilerlerken Esad yanlısı pozisyonunu halen muhafaza etmektedir. Bunun başlıca sebebi 1954 sonrası dönemde Suriye’nin Batı’nın tam olarak nüfuz edemediği tek Arap ülkesi olmasıdır. Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Camp David’ten sonra Mısır, Batı ile iyi ilişkiler geliştirse de Suriye, Soğuk Savaş ve sonrası dönemde ABD öncülüğündeki Batılı devletlerin Ortadoğu’daki hemen hemen bütün planlarına direnmiş ve Rusya ile stratejik ilişkiler kurmuştur. Dolayısıyla, Ortadoğu hâkimiyeti için bölgenin en stratejik ülkesi konumunda bulunan Suriye’nin Rusya tarafından kolay kolay terk edilemeyeceği öngörülebilir. Rusya’nın bu tavrı, Bağdat Paktı’ndan itibaren Batı’nın bütün planlarını reddeden Suriye’yi Ortadoğu’da ve Akdeniz’de yegâne kalesi olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.
Rusya gibi İran’da Beşar Esad yönetimine desteğini sürdürmektedir. Özellikle Türkiye’nin Baas rejimini tehdit eden bir tavır takınması İran’ı endişelendirmiş ve Ortadoğu’da yeni bir Türkiye-İran rekabetinin ve gerginliğinin başlamasına yol açmıştır. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi, Türkiye ziyareti sonrası yaptığı açıklamada Arap Birliği’nin Suriye kararını eleştirmiş, Beşar Esad’ın reform yoluyla iktidarda kalması gerektiğini belirterek bunun İran için öneminin altını çizmiştir.[4] İran, her ne kadar nükleer çalışmaları sebebiyle baskı altında olsa da, Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceği endişesiyle Baas rejimini desteklemeye devam edecektir. Tahran yönetimi, Şam’da Batı ile işbirliği yapan bir hükümet kurulması sonucu Hizbullah ve Hamas kartlarını kaybederse İsrail’e ve ABD’ye daha fazla dayanamayacağının farkındadır. Rusya ve İran’dan sonra Esad’ın en büyük destekçilerinden olan Çin de Şam’da rejimin devrilmesine karşı ihtiyatlı pozisyonunu sürdürmektedir. Fakat Çin’in Şam’la tarihsel ve stratejik açıdan daha zayıf olan bağlarından dolayı bu üçlü içerisindeki en zayıf halka olduğu öne sürülebilir.
Rusya, İran ve Çin’in karşı çıkmasına rağmen, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Türkiye ve Arap Birliği’nin Esad’a karşı aynı pozisyonu alması ve rejim değişikliğinin artık bir zaman meselesi olduğunun sık sık dile getirilmesi yöntem tartışmalarını başlatmıştır. Libya’da olduğu gibi Batılı bir koalisyon öncülüğünde Suriye’ye olası bir uluslararası müdahalenin Ortadoğu’da yol açacağı sonuçlardan endişelenen ABD, Esad’ı Türkiye ve Arap Birliği üzerinden yalnızlaştırarak devirme stratejisi izlerken, Suriye içindeki muhalefetin de güçlendirilmesini hedeflemektedir. ABD ve AB ülkelerinin Arap Baharı’nın Suriye’yi etkisi altına almasından itibaren Şam yönetimine karşı uygulamaya koyduğu yaptırımların fazla işe yaramadığını gören ABD, Hillary Clinton tarafından da ifade edildiği üzere[5], Esad’ın devrilmesi için işgalden ziyade Suriye üzerinde etkili olduğunu düşündüğü Türkiye ve Arap Birliği’ne dayanacağını açıkça ifade etmektedir. Türkiye’nin Esad’ın askeri müdahale ile devrilmesi için öncü olarak görülmesi ve Suriye Müslüman Kardeşler Örgütü Genel Başkanı Riyad Şükfa’dan bu yönde bir açıklama gelmesi[6] gözlerin Türkiye’ye çevrilmesine neden olmuştur.
Türkiye’nin müdahale senaryoları konuşulurken, Başbakan Erdoğan Beşar Esad’a karşı kullandığı dili her geçen gün daha da sertleştirmektedir. Türkiye’nin artık Baas rejimini tehdit eder hale gelen Hür Suriye Ordusu’nun liderine ev sahipliği yapması ve Suriye Ulusal Konseyi’ne kol kanat germesi iki ülke ilişkilerini onarılması zor bir şekilde zedelemiştir. Arap Birliği’nin kararı sonrası Şam’daki Türk Büyükelçiliği’nin yanı sıra Halep ve Lazkiye Konsolosluklarına yapılan saldırılar, 20 Kasım’da SANA’da Hatay’daki mülteci kamplarına yönelik karalama kampanyalarının yeniden başlaması[7] ve 21 Kasım’da Türk hacıları taşıyan otobüslerin Hama’da silahlı saldırıya uğraması, Şam yönetiminin Türkiye’ye verdiği mesajlar olarak yorumlanabilir. 20 Kasım’da The Sunday Times’a verdiği demeçte ülkesi için ölmeye hazır olduğunu belirten Esad, Türkiye’nin ve Batı’nın bir askeri müdahale seçeneğine karşı gözdağı vermek istemektedir.
Türkiye, Beşar Esad rejiminin yıkılmaması durumunda Suriye’yi zaten kaybetmiştir ve iki ülke arasındaki kardeşlik ilişkilerinin bir daha kurulması söz konusu değildir. Fakat Şam’da olası bir rejim değişikliği sonrası, Türkiye’nin Suriye’de asıl dikkat etmesi ve göz önünde bulundurması gereken husus sadece bir mezhep savaşı ihtimali değildir. Suriye’nin modern tarihi boyunca aynı mezhepten ya da sınıftan gelse de Suriyeli politikacıların en temel özelliklerinden biri olan hizipçilik, Esad sonrasında Türkiye’nin karşılaşacağı en önemli problemlerden bir tanesidir. Suriye’deki mezhep meselesini aşkın bir özelliğe sahip olan hizipçilik, Esad sonrası dönemde, eğer bir mezhep çatışmasıyla ülke dağılmazsa, Suriye’yi istikrarsızlaştıracak en önemli faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.
Suriye’de hizipçiliğin geçmişini Suriye’de başat bir politik güç olarak ortaya çıkan kentli Sünni ailelerin Osmanlı yönetiminden çeşitli yönetsel makamları elde etmek için 17. yüzyıldan itibaren yapmaya başladıkları mücadelelerde görebiliriz. Manda döneminde kısmen birleşse de çok parçalı bir görüntü sergileyen Sünni politikacıların rekabetleri Suriye’yi derinden etkilemiştir. Bağımsızlık döneminde ise Suriye’nin ulus-devlet inşasındaki bunalım Şamlı ve Halepli politikacılar arasındaki hizipsel mücadele ile daha da şiddetlenmiştir. Geçmişten gelen deneyimlere bakarak bir değerlendirme yaparsak, Suriye’de çok partili siyasal yaşamın hâkim olduğu ve Sünnilerin etkin rol oynadığı 1946-1949, 1954-1958 ve 1961-1963 gibi dönemler iyi analiz edilirse hizipçiliğin Suriye politikasını şekillendiren çok önemli bir dinamik olduğu anlaşılacaktır. Yine 1963 Baas darbesi sonrasında iktidara ağırlığını koyan Nusayriler de hizipçilik hastalığından kurtulamamıştır. Bunun en önemli kanıtı, ikisi de Nusayri olan Salah Cedit ve Hafız Esad’ın 1966-1970 yılları arasında sürdürdüğü hizipsel mücadeledir. 1970’te Hafız Esad’ın iktidara gelmesiyle kapanan hizipçilik meselesi Beşar Esad’ın devrilmesiyle pandoranın kutusundan büyük ölçüde yeniden çıkacaktır.
Nitekim Suriyeli muhaliflerin daha şimdiden Fransa, Türkiye ve Esad kontrolü altında üç başlı bir yapı arz etmesi[8] Esad sonrası senaryolar için asıl dikkate alınması gereken meseledir. 2 Ekim’de İstanbul’da kurulan ve rejim karşıtı iç ve dış grupların yaklaşık %80’ini kapsayan Suriye Ulusal Konseyi’ne ülke içindeki muhalifler tepki göstermiştir. Müslüman Kardeşler’den Kürtlere, liberallerden sosyalistlere geniş bir yelpazede muhalifleri birleştiren Konsey’in Suriye içindeki bazı önemli muhalif grupları ve Türkmenleri kapsamaması büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.[9]
Suriye Ulusal Konseyi’ne benzeyen hatta ondan daha kapsayıcı olan bir muhalif yapılanma 4 Temmuz 1953’te Humus’ta ‘‘Ulusal Pakt’’ adı altında Edip Çiçekli diktatörlüğüne karşı kurulmuştu.[10] Suriye’nin büyük toprak sahibi geleneksel sınıflarını temsil eden Halk Partisi ve Millet Partisi’nin yanı sıra Baas Partisi, Dürziler, komünistler ve etkili bağımsız politikacıları da kapsayan bu yapı, Edip Çiçekli’nin 25 Şubat 1954’te devrilmesinden sonra hizipçiliğe yenik düşmüş ve Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC)’nin 1958’deki kuruluşuna kadar tarihinin en büyük kaos dönemlerinden birine girmişti. Bağımsızlık sonrası dönemde Suriyeli politikacıların iktidarda veya muhalefette iken kurtulamadığı bu hizipçilik sorunu, Humus’ta kurulan Ulusal Pakt kadar kapsayıcı olamayan Suriye Ulusal Konseyi’nin Esad’ın devrilmesi durumunda başa çıkması gereken en büyük problemlerden biri olacaktır.
Beşar Esad’ın devrilmesinden önce Şam yönetimine karşı alternatif bir iktidar seçeneği ortaya koymak zorunda olan muhaliflerin, önceki yıllarda olduğu gibi çeşitli hiziplere bölünmesi veya böyle bir görüntü vermesi Şam yönetimini bir hayli rahatlatacaktır. Nitekim bu strateji Esad yönetimi tarafından uygulamaya konulmuş, Arap Birliği’yle reform konusunu görüşmek için Esad’a yakın muhalifler Kahire’ye gitmiş fakat büyük bir tepkiyle karşılaşmıştır. Suriye tarihinin hemen her döneminde hizipsel mücadelelerin yaşandığı göz önüne alınırsa, Suriye Ulusal Konseyi’nin kaygan bir zemin üzerinde hareket ettiğini varsayabiliriz.
Yukarıda da belirtildiği gibi uluslararası ve bölgesel kartlarını halen elinde tutan Esad’ın devrilmesi bir hayli zaman alacağa benzemektedir. Esad sonrası dönem için Suriye Ulusal Konseyi ile işbirliği içinde olan Türkiye, Suriye’deki hizipçilik meselesini mutlaka göz önüne almalıdır. Tarihsel deneyime bakarak Suriye’deki hizipçiliğin Türkiye’nin başa çıkamayacağı kadar büyük bir problem olduğunu söyleyebiliriz. Bu ise, Esad sonrası dönemde Türkiye’nin güneyinde mezhep savaşı ihtimalinin yanı sıra fazladan bir istikrarsızlık kaynağı anlamına gelmektedir. Esad devrilsin veya devrilmesin Suriye meselesi Türkiye’nin başını daha çok ağrıtacağa benzemektedir.
Kaynaklar
[1]‘‘Russia Criticizes West on Syria,’’ The Moscow Times, 22 Kasım 2011, http://www.themoscowtimes.com/news/article/russia-criticizes-west-on-syria/448276.html.
[2] ‘‘Syrian opposition presses Moscow on Assad,’’ Reuters, 15 Kasım 2011, http://www.reuters.com/article/2011/11/15/us-syria-russia-idUSTRE7AE1L320111115.
[3] ‘‘BM Genel Kurulundaki adımları önemsiz,’’ SANA, 19 Kasım 2011, http://sana.sy/tur/237/2011/11/19/382494.htm.
[4] ‘‘İran’dan Esad’a destek,’’ 19 Kasım 2011, http://www.kanalahaber.com/irandan-pkkya-acik-destek-haberi-87819.htm.
[5] ‘‘Türkiye, bizden etkili,’’ 20 Kasım 2011, http://www.haberturk.com/dunya/haber/689719-turkiye-bizden-etkili.
[6] ‘‘Suriye‘ye Batı değil Türkiye müdahale etsin,’’ Ntvmsnbc, 17 Kasım 2011, http://www.ntvmsnbc.com/id/25298180/.
[7]‘‘Dayanamayarak Türk Kamplarından Kaçtı,’’ SANA, 20 Kasım 2011, http://www.sana.sy/tur/339/2011/11/20/382521.htm.
[8] Mehmet Şahin, Arap Birliği Esad Yönetimi’nin İpini Çekti, ORSAM Dış Politika Analizleri, 14 Kasım 2011, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=2869.
[9] Oytun Orhan, Suriye’de Sonun Başlangıcı: Yaptırım Dönemi ve Suriye Ulusal Konseyi, Ortadoğu Analiz, Cilt 3, Sayı 34, Ekim 2011, s. 47-48.
[10] Humus’ta kurulan Ulusal Pakt ve Çiçekli’ye karşı mücadelesi için, bkz. Patrick Seale, The Struggle for Syria: A Study of Post-War Arab Politics 1945-1958, London: I.B. Tauris, 1986, s. 132-136.