Gül Atmaca
Mezopotamya, Yunancada,“iki nehrin arasında” anlamına gelir. Suyla birlikte gelen bereket sayesinde medeniyetin temelleri beş bin yıl önce bu topraklarda atıldı. Ne var ki bugünkü tablo yeşil değil, çatlamış toprakların kıraç renginde… Saddam Hüseyin’in baskıcı rejiminin ardından işgali yaşayan, mezhep savaşlarının en kanlısına tanık olan Irak toprakları bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de kuraklığın pençesi altında. Dünyanın en büyük işlenmemiş petrol rezervlerinden birisine sahip bu toprakların altı zengin ama üstü için aynı şeyi söylemek zor. Öyle ki, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), daha 1990’lı yıllarda verdiği raporlar, Fırat ve Dicle ırmakları arasındaki “Aşağı Mezopotamya“ bölgesinin kuruyup, dünyanın en büyük çevre felaketinin yaşandığı bölgelerinden birisine dönüşeceğini söylüyordu. Düşünün ki adı geçen bu bölge, Sümerler döneminde ürün bolluğuyla bilinen Mezopotamya ovasıydı. Medeniyetin temellerinden çoğu burada atılmıştı. Kutsal Kitap’ta, “Cennet Bahçesi“ olarak geçen yerin de burada bulunduğu rivayet edilir. Irak’ın bir zamanlar verimli tarım alanları olan toprakları bugün çöle dönmüş durumda. Saddam’ın komşularla işbirliğine pek te fırsat vermeyen yönetim anlayışı, su kaynakları ve sulama sistemine yeterince yatırım yapılmaması, yeterli yağış olmaması vb. nedenler yüzünden yemyeşil olması gereken yerler kıraç topraklara dönüşmüş durumda. Ülkenin güneyinde Divaniye’den bir yetkili, “1950’lerde bölgede buğday ihracatı yapan bir kaç ülkeden bir tanesiyken şimdi neredeyse bütün ürünleri ithal ediyoruz“ diye konuşuyor. Irak’ta yaşanan kuraklığın ana sebepleri arasında elbette küresel ısınmanın rolü büyük. Yağışlar genel olarak düşük. Fakat, başka önemli bir etken de Irak’ın suyunu aldığı çoğu kaynağın başka topraklarda olması. Komşu ülkeler Türkiye, Suriye ve İran’ın baraj sayısını arttırması ya da daha fazla suyu tutması Irak’ı zor duruma sokuyor. Örnegin, İran Karun Nehri’nden gelen suyu 10 ay boyunca tutmuş. Kış yağmurlarının ardından suyu serbest bıraksa da gelen miktar yeterli değil. Bu konunun, iki ülke arasında diplomatik gerginliğe yol açtığını belirtelim. UNEP, başta Fırat, Dicle olmak üzere nehirlerin suyunun daha adil paylaşılması için komşu ülkelere çağrı yapıyor. Öte yandan, Irak’ın elindeki suyu daha iyi kullanması için büyük yatırımlar yapması gerektiği de‚ “su götürmez’’bir gerçek ancak bunun için sıkı bir bütçe gerekiyor. Seçimlerin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen hükümetin kurulamadağı; düşen petrol fiyatları yüzünden bütçe açığı veren Irak’ın bunu nasıl gerçekleştireceği ise soru işaretiyle duruyor. Bataklık Arapları Su demişken, Dicle ve Fırat nehirlerinin Basra Körfezi’ne dökülmeden önce birleştiği Şatt-'ül Arap’taki sulak alanlarda yaşayan Şiilere “Bataklık Arapları’’deniyor. Bataklık Arapları 5 bin yılı aşkın süredir bu bölgede yaşıyor ve geleneklerine bağlı bir yaşam sürüyorlar. Sulak alanda balıkçılık, tarım ve manda yetiştiriciliği başta olmak üzere hayvancılık yapıyorlar. Ne var ki, Saddam’ın zulmünden onlar da paylarını fazlasıyla almışlar. Doğu bataklıkları İran-Irak Savaşı sırasında (1980-1988) şiddetli çatışmalara sahne olmuş. Zaten Şatt’ül Arap bölgesi bu savaşın nedeni olarak gösteriliyor, savaş gemilerinin paslanmış enkazları ise bunun ispatı gibi. Kamışlar yüzünden asker ve diğer güvenlik görevlilerinin kolayca giremediği bölge, çete mensupları, isyancılar ve kaçakların saklandığı bir yer haline gelmiş. Saddam, 1991’deki büyük Şii isyanı sırasında, bataklıklardaki yerleşim birimlerini bombalatmış. Bölgeye ekonomik yaptırım uygulanmış. Bu da yetmemiş olmalı ki, Bataklık Araplarını kontrol altına almanın son çaresi olarak yaşam alanlarının yok edilmesine karar verimiş; sazlıklar kurutulmuş. Arazi, Saddam yanlılarına verilmiş. Saldırılardan önce sayıları 250 ila 200 bin arasında değişen Bataklık Arapları, zaten Irak halkı arasında en fakir gruplardan birisi. Saldırılardan sonra hayatta kalmayı başarıp göç edenler, Basra, Nasıriye, Amara ve Bağdat gibi kentlerin kenar mahallelerinde yaşam mücadelesi vermişler. Ve gün gelip te Saddam devrilence evlerini yeniden inşa etmek, eskisi gibi balıkçılık ve manda yetiştiriciliği yapmak üzere bölgeye geri dönmüşler. Sazlıkları kurutmak için Saddam’ın mühendisleri tarafından yapılan toprak rampalar yıkılmış, göl ve nehir yataklarına yeniden su verilmeye başlanmış. 2006 yılının sonuna gelindiğinde ise sazlıkların yüzde ellisi eski haline gelmiş Ne var ki bu sefer de kuraklık vurmuş Bataklık Araplarını. Suyun az olması, var olan suyun da tuz oranının yüksek olması yüzünden bölge halkının yüzü bir türlü gülmüyor. Sudaki yüksek tuz oranı ekili arazilere de büyük zarra veriyor. Nasıriye’ye yakın bir kentin valisi çok değil bir kaç yıl öncesine kadar yeşillikler içinde olan, kamış ve papirüs ağaçlarıyla dolu bölgenin bugün neredeyse tamamen kuruduğunu söylüyor. Sonuç olarak, geçimleri suya bağlı olan Bataklık Arapları bugün içecek su bulmakta dahi zorluk çekiyorlar. Ekosistem Zarar Gördü Ortadoğu’nun tek büyük göl-bataklık bölgesinin büyük oranda kuruyarak çölleşmesinden, mevcut sudaki tuz oranının artmasından sadece insanlar zarar görmüyor elbette. Buradaki biyoçeşitlilik ve vahşi yaşam da tehlike altında. Göçmen kuşların Sibirya ve Güney Afrika arasındaki en önemli durak yeri olan bölgede, sayılarının azaldığı tespit edilen 40 su kuşu türü de yok olmakla karşı karşıya. Irak’ın tek sorunu suyun az olması değil, kanalizasyon, tarım ilaçları ve sanayi atıklarının arıtılmadan suya bırakılması suyu kirletiyor. Başkent Bağdat’da 6 milyon insanın atığı doğrudan Fırat ve Dicle’ye akıyor. Bağdat dışında ise sadece beş aileden birisinin evinde kanalizasyon var. Ülkenin bazı yerlerinde Fırat ve Dicle’nin suyu o kadar kirli ki, din adamları mezhepler arası çatışmalarda ölen binlerce kişinin cesetlerinin atıldığı nehirlerden balık tutup yemenin haram olduğunu açıkladılar. Çocuk ölümlerinde mikroplu içme suyu önemli nedenlerden birisi. Güneydeki Basra kentinin bir zamanlar “Ortadoğu’nun Venedik“ gibi kabul edilen kanalları çöplerle dolu ve etrafa pis kokular saçıyor. Basra Deniz Bilimleri Merkezi’nden bir yetkili, İran’ın Abadan’daki petrol rafinerisinden nehre karışan ve güneye taşınan ağır metallerin varlığından bahsediyor. Sonuç olarak, bir zamanların bereketli toprakları şimdi can çekişiyor, öyle ki çok su isteyemen hurma ağaçlar bile tehlike altında. Dileğimiz, komşumuz Irak’ın siyasi istikararı olabildiğince sağlayıp, uluslararası kurumların desteğiyle de çevre sorunlarına daha fazla eğilmesi…