Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Türk Dış Politikasında Eksen Kayması

Volkan Yılmaz, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü
2009 yılında G.W. Bush’tan görevi devralarak ABD’nin 44. Başkanı olan Barack Hussein Obama’nın ilk deniz aşırı resmi ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi, hatırlanacak olursa, çok anlamlı bulunmuş, Türkiye’nin ABD için olan önemini vurgulaması açısından kayda değer bir gelişme olarak değerlendirilmişti. Bu ziyaret nezdinde o günlerde yapılan değerlendirmelerin doğruluğu bugün daha gözle görülebilir bir vaziyete bürünmüş durumda. Obama, TBMM’de yaptığı konuşmada, sürpriz olmayan bir biçimde, iki ülkenin ortak çıkarlarına dayanan stratejik ortaklığın arttırılarak sürdürülmesi gerektiğine değiniyor, tarafların güçlü askeri ve ekonomik ilişkilerine vurgu yapıyor ve bu ilişkilerin sürdürülmesi çağrısında bulunuyordu. Şüphesiz ki, yapılan bu çağrıların altı boş değildi, zira iki ülke ilişkileri, AKP’nin 2002’de başa gelmesiyle birlikte farklı bir boyuta geçmiş, Soğuk Savaşla birlikte Batı’ya eklemlenme süreci hızlanan Türkiye, AKP iktidarında bu süreci önce yavaşlatmış, sonra giderek aksi yönde bir dış politika izlemeye başlamıştı. Geçtiğimiz günlerde ülkeyi ziyaret eden ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton ise yine aynı temennide bulunarak, Türkiye ile bölgedeki ortaklıklarını korumak istediklerini vurguladı. İki sene içerisinde ABD Başkanı ve Dış İşleri Bakanı da dâhil olmak üzere ABD’den Türkiye’ye yapılan sayısız üst düzey ‘çıkarmanın’ Türkiye’yi, içinde bulunduğu ve artarak hissedilen eksen kaymasından çıkarmak ve Batı ile çatışan değil, aksine eskisi gibi Batı merkezli bir dış politika seyretmesini sağlamak için yapılan çalışmalar olarak değerlendirmek gerekir. 

 

Türkiye’deki 2002 seçimlerinden İslami kökene sahip bir partinin galip çıkması ABD başta olmak üzere Batı’yı endişelendirmişti. Özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilere başından beri karşı çıkan Refah Partisi’nin bir nevi kolu olarak görülen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu süreci yarıda kesebileceğinden, içeride ve dışarıda İslami bir anlayış güderek ülkeyi Suriye hatta İran çizgisine getirebileceğinden kaygı duyuluyordu. Fakat AKP, beklenilenin aksine, birliğe katılımın kendilerinin değişmez bir önceliği olduğu garantisini vererek, üyelik görüşmelerinde ülke tarihinde emsali görülmemiş bir ilerleme kaydetti ve Türkiye’ye 2005 yılında adaylık statüsünü kazandırdı. Fakat AB ile sürdürülen ve 2005’te resmen adaylıkla taçlandırılan bu olumlu sayılabilecek gelişmelerin o tarihten itibaren belirgin bir düşüş trendine girdiği açık bir şekilde görülüyor. Özellikle üyelik müzakereleri boyunca tamamlanması gereken 33 başlığın yalnızca 15’inin açılması ve bunların içinden sadece 1’inin tamamlanmış, 8’inin ise dondurulmuş olması, süreci belirsiz bir çıkmaza sokmuş vaziyette. Bunun yanında, birliğin en güçlü iki ülkesi olan Fransa ve Almanya hükümetlerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı almış oldukları net tavır, Türk hükümetini ve halkını AB üyeliği konusunda karamsar düşüncelere sevk etmiş, ülke insanında ve hükümette, kendilerine karşı bir çifte standart uygulandığı hissine neden olmuştur. German Marshall Fund tarafından gerçekleştirilen Transatlantic 2010 eğilimler araştırmasına göre Türklerin büyük bir çoğunluğu Türkiye’nin artık AB üyesi olabileceğine inanmıyor. Yine aynı araştırmaya göre, 2004 yılında halkın %70’i AB üyeliğine olumlu bakarken, bugün sadece %38’i AB üyeliğini olumlu buluyor.(1) Bu bağlamda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin yaklaşan dönem başkanlığı sürecinde AB-Türkiye ilişkilerinin tamamen donması bekleniyor. Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, Kıbrıs Rum Kesiminin dönem başkanlığı süresince AB ile ilişkilerin 6 ay boyunca donacağını bizzat belirtti. (2)Tüm bu gelişmeler ışığında ikili ilişkilerdeki mevcut düşüş trendi göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin Batı ile münasebetinin en temel ve en etkin dinamiklerinden biri olan AB üyelik sürecinden uzaklaşması, Türk dış politikasındaki eksen kaymasının bir işareti olarak görülmelidir. 

 

2002 seçimlerini AKP gibi İslami kökenli bir partinin kazanmasından en büyük kaygıyı duyanlardan biri de İsrail’di. İki tarafla da yakın ilişkileri bulunan yegâne ülke olarak Türkiye, İsrail-Filistin sorununda tarafsız arabuluculuk görevini üstlenmiş, fakat zamanla Filistin’in safında yer almaya başlayınca, tarafsız bir hakem olma hüviyetini kaybetmişti. Özellikle 2009 Davos Ekonomik Forum’unda Başbakan Erdoğan’ın İsrail lideri Shimon Peres’e karşı yaptığı, İsrail’in Gazze’deki işgalini eleştiren, eşine az rastlanır konuşması Türkiye’nin artık İsrail’in yanında bir müttefik değil, aksine karşısında bir pozisyonda yer aldığının kanıtı niteliğindeydi. Oysa Türkiye ile İsrail arasındaki güçlü politik, ekonomik ve güvenlik bağları iki ülkenin ilişkilerini korumasında büyük çıkarları olduğunu ortaya koyuyor. (3)İki ülke arasındaki ilişkiler, bugünkü mevcut durumun aksine, uzun yıllara dayanan sağlam bir geçmişe sahip. Özellikle güvenlik alanında yapılan anlaşmalar, Türkiye’yi Mısır’la birlikte bölgede İsrail’in yegâne müttefiklerinden biri konumuna taşımıştı. Türkiye tarafından İsrail’e verilen destek, şüphesiz, karşılıksız değildi. Bu desteğine karşılık Türkiye, ABD’deki Ermeni diasporası tarafından yürütülen ‘Sözde Ermeni Soykırımının’ tanınması yönündeki çalışmaları engellemek için devlet nezdinde İsrail’den ve ABD’deki Yahudi cemaatinden yardım talep etmiş ve ABD’deki Yahudiler yakın geçmişe kadar Türkiye’nin tarafında yer alarak sözde soykırımın tanınmasına karşı çıkmıştı. (4)Güvenlik ve politik alanlardaki ilişkilerin yanı sıra, iki ülke yakın tarihe kadar önemli ekonomik bağlara da sahipti. Örneğin, 2005 yılında Türkiye, İsrail’in bölgedeki en büyük ticari ortağıydı; İsrail’den 900 milyon dolarlık mal ithal ederken, oraya 1,2 milyar dolarlık mal ihraç ediyordu. (5)İki ülke arasındaki tansiyon, 2010 Mayıs’ında yaşanan Mavi Marmara baskınıyla daha da yukarılara tırmandı. Bugün, 9 kişinin hayatını kaybettiği bu talihsiz olay için Türkiye hala İsrail’den resmi bir özür beklemekte ve aksi takdirde Türk yetkililer tarafından zaten minimuma indirgenmiş olan politik ilişkilerin yanı sıra, ekonomik anlaşmaların feshine gidebilecek bir süreç işaret edilmektedir. İsrail ile gelinen bu nokta, Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşandığı ihtimalini güçlendirmekte ve ABD başta olmak üzere Batıyı endişelendirmeye devam etmektedir. 

 

Türkiye-ABD ilişkileri yine aynı periyot içinde -2002-2011- büyük dalgalanmalar yaşadı. Özellikle son dönemde taraflar arasında gerek İran’a uygulanması düşünülen yaptırımlar, gerekse Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri konularında yıpratıcı gelişmeler meydana geldi. AKP hükümeti İran konusunda taviz vermekten kaçınıyor. Bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ı ‘yakın dostum’ olarak nitelendirirken, iki ülke arasındaki ekonomik gelişmeler tarihin en yüksek rakamlarına ulaşmış durumda. Bunun yanında, İran’dan Türkiye’ye gelen turist sayısında da önemli artışlar var. Örneğin; 2011 Ocak-Mayıs döneminde Türkiye’ye en fazla ziyaretçi gönderen ülkeler sıralamasında İran %8,8’le, Almanya ve Rusya’nın ardından üçüncü sırada geliyor.(6) Anlaşılan AKP hükümeti, gerilen ilişkiler sebebiyle İsrail’den gelen turist sayısındaki düşüşü İran’dan gelen turistlerdeki muntazam artışla telafi etmek istiyor. Bugün Ankara, son iki yıl içinde Tahran’ın en değerli dostu konumuna gelmiş vaziyette.(7) İran’la bu denli yakınlaşan Türkiye’nin, Batı ile İran arasındaki görüşmelerde arabuluculuk rolü oynamasına ABD tarafından veto gelmesi hiç şaşırtıcı değil. Ahmet Davutoğlu’nun Nato’nun Avrupa’da kurmak istediği füze savunma kalkanı projesini ‘‘İran ve Suriye gibi ülkeleri tehdit olarak tanımlayan anlaşmaları desteklemeyiz’’ diyerek reddetmesi, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki ‘stratejik ortaklık’ teriminin eskidiği ve ikili ilişkilerin artık başka bir boyuta geçtiği konusunda şüphe bırakmamaktadır.(8) Artık AKP Türkiye’si güvenilir bir müttefik değil, belirli durumlarda desteği alınan bir dost, hatta bazı durumlarda düşman gözüyle bakılabilecek bir ülke olarak düşünülüyor.(9) German Marshall Fund tarafından yapılan 2010 Transatlantik eğilimler araştırmasına göre; Obama yönetiminin Türkiye’yi yeniden kucaklama çabalarına rağmen Türklerin sadece %6’sı ülkelerinin ABD ile yakından çalışmasını destekliyor.(10) ABD ile ilişkilerde yaşanan bu olumsuz gelişmeler Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması yaşadığının ve artık Batı odaklı bir dış politika izlemekten vazgeçtiğini göstermektedir. 

 

Türkiye’nin izlediği dış politikada 2002’den bu yana yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında büyük değişimler olduğu görülüyor. AB ile tıkanan ilişkiler bugün Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki en büyük sorunlardan biri konumunda. Yapılan kamuoyu araştırmaları Türk halkının büyük bir kesiminin AB üyeliğine eskisi kadar önem vermediğini gösteriyor. Türkiye’nin uzun yıllardır bölgedeki sıkı müttefiklerinden biri konumunda bulunan İsrail’le olan diplomatik bağları koparacak kadar gergin bir noktaya tırmanan ilişkileri ve açıkça Hamas’ın safında yer alarak İsrail’i karşısına alması da yine eksen kaymasının dinamiklerinden birini oluşturuyor. Washington’la Ankara arasında oluşan güvensizlik duygusu, özellikle son İran krizinden sonra güçlü bir şekilde hissedilmekte; ABD’li yetkililer tarafından bugünün Türkiye’si eskiden olduğu gibi sadık bir müttefik olarak değerlendirilmiyor. AKP hükümeti döneminde, Ahmet Davutoğlu’nun liderliğinde uygulanan yeni dış politikanın temelinde Türkiye’nin merkezde bulunduğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ülkelerinin çevresini oluşturduğu, NATO’da eskisi kadar aktif olmayan, AB ve ABD ile ilişkilerde –büyüyen ekonomisinin de verdiği özgüvenle- daha rahat davranan, ve bölgesel bir güçten öte, dünya gücü olma yolunda atımlar atan bir anlayış görülüyor. Batı’nın ekonomik sıkıntıları bitene kadar Türkiye bu bağımsız ve rahat adımlarını atmaya devam edecektir.

 

Kaynakça

 

1  Trasnatlantik Eğilimler 2010, German Marshall Fund of the United States

2  http://www.haberturk.com/dunya/haber

/649785-ab-baskanliginda-iliskiler-donar

3  Mustafa Kibaroğlu, ‘Turkey-Israel Relations After Gaza.’ 26 January 2009

4  Wolf Blitzer, Jerusalem Post. ‘Turkey Seeks Help of Israel and U.S. Jews to Fight U.S. Senate Resolution Marking Armenian Genocide.’ 24 October 1989

5  The Washington Institute for Near East Policy, ‘Timeline of Turkish – Israeli Relations, 1949-2006’, s. 8

6  Yeni Şafak, ‘Turist Sayısı 9 Milyonu Geçti’ 28 Haziran 2011 

7  Svante Cornell, ‘Turkish Foreign Policy Under the AKP: The Rift With Washington’, The Washington Institute for Near East Policy, s. 5 

8  Damien McElroy, “Turkey Objects to NATO Missile Shield Targeting Iran,” Telegraph, October 18, 2010, http://

www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe

/turkey/8071659/Turkey-objects-to-Nato-missile-

shield-targetingIran.html.

9  Soner Cagaptay, ‘Turkish Foreign Policy Under the AKP: The Rift With Washington’, The Washington Institute for Near East Policy, s. 2

10  Trasnatlantik Eğilimler 2010, German Marshall Fund of the United States

 

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar