İsrail’in Doha’ya yönelik saldırısı, Körfez güvenlik mimarisinde uzun süredir var olan güç ve güvenlik boşluklarını daha da görünür hâle getirdi. Bölge ülkeleri, ortaya çıkan bu tablo karşısında ciddi bir arayış sürecine girdi. Özellikle yıllardır güvenlik garantileri için ABD’ye bel bağlayan Körfez başkentleri, 2019’da Suudi Arabistan’ın petrol altyapısına düzenlenen saldırı sonrası büyük bir şok yaşamıştı. İsrail’in Doha’ya gerçekleştirdiği saldırı, Körfez ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarını yeniden en öncelikli mesele hâline getirdi.
Körfez’de güvenlik arayışının ilk somut adımı, Doha saldırısından yalnızca bir hafta sonra Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan kapsamlı savunma anlaşmasıyla ortaya çıktı. İlk bakışta bu hamle, Riyad’ın nükleer kapasiteye sahip, güçlü kara ordusu ve savaş deneyimi bulunan İslamabad’dan fiili bir güvenlik garantisi ve nükleer şemsiye elde ettiği şeklinde yorumlanabilir. Ancak hem her iki ülkenin mevcut jeopolitik yönelimleri hem de tehdit algıları arasındaki büyük farklılıklar, Pakistan’ın Suudi Arabistan için gerçek anlamda bir güvenlik garantörü rolü üstlenmesinin oldukça sınırlı ve pratikte gerçekçi olmadığını ortaya koymaktadır.
1979’un Dönüştürücü Etkisi: Suudi Arabistan–Pakistan İlişkilerinin Derinleşmesi
Bölgenin en önemli müttefiklik ilişkilerinden birini oluşturan Suudi Arabistan-Pakistan yakınlaşmasının kökleşmesinde 1979 yılı bir dönüm noktası oldu. Bu yıl yaşanan İran İslam Devrimi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali ve Cüheyman el-Uteybi öncülüğünde bir grup Suudi vatandaşının Kâbe’yi işgali gibi üç kritik gelişme iki ülke arasındaki güvenlik, ideolojik ve stratejik bağların derinleşmesinde belirleyici rol oynadı.
İlk olarak; 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan işgali ile birlikte Suudi Arabistan hem Batı blokuyla uyumlu biçimde komünizme karşı mücadelede aktif rol almak hem de bölgesel güvenliğini tahkim etmek amacıyla Pakistan üzerinden Afganistan’daki Sovyet karşıtı silahlı direnişi örgütledi ve destekledi. Bu süreçte çok sayıda Suudi vatandaşının Afgan cihadına katılmasını teşvik eden Riyad, Selefi ideolojiyi bölgeye ihraç etmede de kayda değer bir başarı sağladı. Genç Suudilerin rejim desteğiyle Afgan cihadına katılımı aynı zamanda küresel cihada öncülük eden bir Suudi liderliği imajını güçlendirerek rejimin toplumsal meşruiyet tabanını genişletti. Rejimden memnun olmayan radikal grupların Sovyetlere karşı cepheye yönlendirilmesi ise içerideki rejim karşıtı muhalefeti zayıflatarak iç politik dengeleri rejim lehine güçlendirdi.
İkinci olarak; 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında ortaya çıkan jeopolitik ve ideolojik meydan okumalar karşısında Pakistan, Suudi Arabistan için stratejik bir dayanak noktası konumuna geldi. Pakistan ordusuna bağlı elit birliklerin Suudi Arabistan topraklarına konuşlandırılması hem içeride yaşanabilecek potansiyel istikrarsızlıkların önlenmesine katkı sundu hem de rejimin güvenlik algısını dengeledi. İran’ı doğudan çevreleyen jeopolitik konumu dikkate alındığında, Suudi-Pakistan ilişkilerinin derinleşmesi, Suudi Arabistan’ın İran’ı dengeleme siyasetinde kritik bir rol oynadı. Diğer taraftan, önemli bir Şii nüfusa ev sahipliği yapan Pakistan için de Ruhullah Humeyni’nin devrimci söylemleri ciddi bir iç güvenlik sorununa işaret ediyordu. Bu nedenle devrimci ideolojilerin hem Suudi Arabistan’da hem Pakistan’da iç istikrarı tehdit etmesi, iki ülkenin ortak bir çıkar zemininde buluşmasına zemin hazırladı.
Üçüncü olarak; 1979 yılında Cüheyman el-Uteybi önderliğindeki Cumhuriyet Muhafızları mensubu bir grup Suudi vatandaşının Kabe’yi işgali, içeride rejimden memnun olmayan kitlelerde rejim karşıtı bir ayaklanma ihtimali ortaya çıkardı. Aynı dönemde Humeyni’nin çağrılarıyla ayaklanan Doğu Vilayeti’ndeki Şii topluluklar, Riyad açısından rejim güvenliğine doğrudan meydan okuyan gelişmeler olarak öne çıktı. Pakistan’ın sağladığı aktif destek, bu tehditlerin bertaraf edilmesinde Suudi Arabistan’a önemli avantajlar kazandırdı. Pakistan ordusuna mensup elit birlikler Kabe’nin Cüheyman ve adamlarından geri alınmasında önemli rol oynadılar.
Her iki ülke arasındaki karşılıklı bağımlılığın güçlenmesinde Pakistan’ın stratejik ihtiyaçları da önemli rol oynadı. Pakistan, Hindistan ile süregelen jeopolitik rekabetinde İslam dünyasının başat aktörü kabul edilen Riyad’ın siyasi desteğini arkasına almayı ayrıca nükleer programı ve askerî-endüstriyel kapasitesini geliştirmek için Suudi finansmanına erişmeyi stratejik bir öncelik hâline getirdi. Buna ek olarak Körfez ülkelerinde çalışan üç milyondan fazla Pakistanlı işçi aracılığıyla ülkeye giren döviz, ikili ilişkilerin ekonomik boyutunu derinleştirerek Riyad-İslamabad hattını çok boyutlu ve kurumsal bir ortaklığa dönüştürdü.
Suudi Arabistan–Pakistan İlişkilerinde Dönüm Noktaları
1979 sonrasında yoğunlaşan ilişkiler askerî düzlemde de derinleşme eğilimi göstermiş olsa da iki ülkenin tehdit algıları arasındaki temel farklılıklar, bu ilişkilerin kurumsal bir askerî ittifak niteliği kazanmasının önünde engel teşkil etmektedir. Son dönemde Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki ilişkiler iki kritik sınamadan geçti ve bu sınamalar ikili ilişkilerde dikkate değer kırılmalara işaret eden gelişmeleri beraberinde getirdi.
İki ülke arasındaki köklü askerî iş birliğinin en kritik sınavı, 2014 yılında Suudi Arabistan’ın Yemen’de başlattığı askerî operasyonla yaşandı. Hava saldırılarıyla başlayan operasyonu kara harekâtına dönüştürmek isteyen Riyad, bölgenin en güçlü kara ordularından birine sahip olan Pakistan’ın desteğine büyük ölçüde güveniyordu. Ancak beklenmedik bir şekilde, Pakistan Parlamentosu Suudi Arabistan’a asker gönderilmesini reddeden bir tasarıyı kabul ederek Riyad’da ciddi bir hayal kırıklığı ve şok etkisi yarattı. Oylamanın Riyad lehine sonuçlanacağına neredeyse kesin gözüyle bakılırken oylama öncesi İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in İslamabad’a gerçekleştirdiği ziyaret, İslamabad’daki siyasi atmosferin Riyad aleyhine dönmesinde belirleyici bir rol oynadı. Pakistan, bu kararıyla İslam dünyasındaki mezhep temelli ihtilaflarda taraf olmaktan kaçındığını açıkça ortaya koydu. Pakistan’ın bu tutumu, Suudi Arabistan’da İslamabad’a yönelik büyük bir öfke ve güvensizliğe yol açtı.
İki ülke arasındaki köklü ilişkileri sarsan ikinci gelişme, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla Malezya’da düzenlenen ve Suudi Arabistan tarafından İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) alternatif olarak değerlendirilen, İslam Ülkeleri Zirvesi’ne Pakistan’ın devlet başkanı düzeyinde katılma girişimiydi. Pakistan’ın bu girişimi Suudi Arabistan tarafından Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasına destek olarak algılandı. Suudi Arabistan aynı zamanda bu girişimi Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasının somut bir yansıması olarak da yorumladı. Bu dönemde Riyad, İslam ülkelerinin Türkiye gibi bir bölge ülkesinin etrafında kenetlenmesinin, Suudilerin İslam dünyasındaki konumunu zayıflatacağı ve kendisini bölgesel düzeyde izole edeceği endişesini taşıyordu. Bu nedenle Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Pakistan’a doğrudan baskı uygulayarak net bir uyarıda bulundu. Sonuçta İslamabad, konferansa ancak dışişleri bakanı düzeyinde katılım göstermekle yetindi ve böylece Riyad’ın sert tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.
Farklılaşan Tehdit Algıları Bağlamında Pakistan-Suudi Arabistan İlişkilerinin Sınırları
Pakistan ile Suudi Arabistan arasında yaşanan krizler, iki ülkenin bölgesel meselelere yaklaşımlarındaki temel farklılıklar ve tehdit algılarındaki derin ayrışmalarla yakından ilişkilidir. Bu farklılıkların en belirgin biçimde ortaya çıktığı alan, dost ve hasım algılarındaki uçurumdur. Pakistan açısından Hindistan temel ulusal tehdit olarak görülürken Suudi Arabistan Hindistan’ı önemli bir ticaret ortağı olarak değerlendirmektedir. Öte yandan Suudi Arabistan için ana ulusal hasım İran iken, Pakistan İran’ı bir ulusal tehditten ziyade bölgesel bir rakip olarak algılamaktadır.
Tarihsel olarak en büyük rakibi Hindistan’la jeopolitik rekabete odaklanan Pakistan, bu rekabette Riyad’ı önemli bir denge unsuru olarak görmektedir. Pakistan’ın aleyhine işleyen güç asimetrisi ise bu politikada belirleyici bir rol oynamaktadır. Dahası ileride ihtiyaç duyulması hâlinde Hindistan’a karşı öngörülen küresel İslami dayanışma fikri, Pakistan açısından Suudi Arabistan’ı stratejik bir müttefik konumuna yerleştirmektedir.
Riyad açısından ise Pakistan, İran’la süregelen jeopolitik ve ideolojik rekabette ve özellikle Körfez bölgesi ile Ortadoğu’daki liderlik iddiasında önemli bir dayanak noktasıdır. Suudi yönetimi, uzun süre Pakistan’ın nükleer programlarını destekleyerek İran’ın nükleer hedeflerine karşı dost ve müttefik bir güç oluşturmayı hedeflemiş ve bu şekilde denge siyaseti izlemiştir. Ancak nüfusunun yaklaşık üçte biri Şii olan Pakistan’ın, geçmişte ülke içinde yaşanan mezhepsel çatışmalar nedeniyle İran’la doğrudan bir rekabete odaklanamaması, bu ilişkiye yapısal bir sınır getirmektedir. İran’la gerilimin tırmanması, Pakistan’ın Hindistan karşısındaki pozisyonunu da zayıflatacaktır.
Öte yandan Riyad’ın stratejik öncelikleri giderek farklılaşmaktadır. Suudi Arabistan için Hindistan, önemli bir petrol tedarikçisi olmasının yanı sıra yatırımlar için kârlı bir destinasyon ve Vizyon 2030’un öngördüğü ekonomik dönüşümün merkezindeki aktörlerden biridir. Petrole bağımlılıktan kurtulmayı hedefleyen Riyad, Hindistan’ı küresel lojistik ve yatırım ağları açısından kritik bir partner olarak görmektedir. Bu yönelimin bir göstergesi olarak Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın 2019’daki Asya turunda Pakistan ile yaklaşık 20 milyar dolarlık bir yatırım anlaşması imzalanırken Hindistan ile 100 milyar doları bulan çok daha kapsamlı anlaşmalara imza atılmıştır. Bu durum, Riyad’ın bölgesel önceliklerini ve Pakistan karşısında Hindistan’a verdiği artan stratejik ağırlığı açıkça göstermektedir.
İsrail’in Doha saldırısı, Körfez güvenlik mimarisindeki güç ve güvenlik boşluklarını bir kez daha görünür kılarak bölge devletlerinin güvenlik arayışlarını ivmelendirdi. Bu bağlamda en hızlı refleksi geliştiren aktör Suudi Arabistan oldu ve saldırının ardından yalnızca bir hafta içerisinde Pakistan ile kapsamlı bir savunma anlaşması imzaladı. Bu gelişme bazı analistler tarafından, Suudi Arabistan’ın Pakistan gibi askerî kapasitesi yüksek bir müttefike ve aynı zamanda nükleer güvenlik şemsiyesine kavuştuğu şeklinde yorumlandı.
Riyad ve İslamabad’ın İran, Hindistan ve İsrail’e yönelik farklı tehdit algıları ve stratejik uyumsuzlukları, ilişkilerin kurumsal bir askerî ittifaka dönüşmesine engel olmaktadır. Dolayısıyla söz konusu anlaşma, uzun vadeli stratejik bir ittifaktan ziyade daha çok taktiksel ve dönemsel nitelikli bir yönelimin ürünü olarak değerlendirilmelidir. Pakistan açısından bu iş birliği esasen Körfez sermayesini ülkeye çekerek kırılgan ekonomik yapısını kısmen istikrara kavuşturma fırsatı olarak görülmektedir. Suudi Arabistan açısından söz konusu anlaşma, yönetimin bölgesel prestijini pekiştirmesinin yanı sıra Batılı güvenlik garantilerine alternatif sistemler arayışında diplomatik bir kazanım olarak değerlendirilmektedir.