Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve ülkenin fiili yöneticisi Muhammed bin Selman’ın (MbS) Vaşington ziyareti, zamanlaması nedeniyle büyük dikkat çekti. Veliaht Prens, beraberinde getirdiği bin kişilik üst düzey bürokrat ve iş insanından oluşan kalabalık heyetle Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) adeta bir çıkarma yaptı ve Trump yönetimi tarafından son derece üst düzey bir protokolle ağırlandı. İki gün süren bu temaslar hem ABD-Suudi ilişkilerinin geleceği hem de Ortadoğu’nun siyasi dengeleri açısından önemli sonuçlar doğurması beklenen anlaşmalarla sonuçlandı. Bu ziyaretin iki ülke arasındaki iş birliğini derinleştirdiği söylenebilir.
Seksen yılı geride bırakan ABD-Suudi stratejik ittifakı yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliği açısından değil, bölgesel güvenlik dengeleri bakımından da önemli sonuçlar üretmiştir. Bu görüş yazısının amacı, Veliaht Prens’in Vaşington ziyaretinin Suudi iç siyaseti ile bölgesel güvenlik mimarisine yansımalarını tartışmaktır. Yazının ana eksenini oluşturan değerlendirme söz konusu ziyaretin ortaya koyduğu siyasi çerçeve itibarıyla bir tür yeni başkanlık doktrini -Trump Doktrini- niteliği taşıdığı yönündedir. Bu bağlamda ABD’nin son dönemde yaşanan gelişmeleri dikkate alarak Ortadoğu’daki güvenlik düzenini yeniden tasarladığı özellikle İsrail ve Suudi Arabistan’ın askerî kapasitelerini güçlendirmek suretiyle bölge güvenliği yeni bir “Çifte Sütun” (Twin Pillars) stratejisi üzerinden tahkim etmeyi hedeflediği vurgulanacaktır.
Bölge Güvenlik Mimarisinde Boşluklar
2010 sonrası dönemde Ortadoğu’nun güvenlik mimarisi köklü bir dönüşüm sürecine girdi. Arap Baharı süreci olarak adlandırılan sokak hareketleri Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Suriye’ye yayılırken bölgenin geleneksel ağırlık merkezleri olan Mısır ve Suriye’yi ciddi ölçüde zayıflattı. Bu zayıflama, sadece iç politik dengeleri sarsmakla kalmadı. Aynı zamanda bölgesel güç dengelerini de altüst etti. Devlet kapasitesinin erozyona uğraması, otorite boşluklarını ve yeni çatışma alanlarını beraberinde getirdi.
Suriye, Yemen, Libya ve Sudan gibi ülkelerde devlet otoritesinin fiilen çökmesi, Irak’ta ise 2003 yılındaki ABD işgali sonrası tam anlamıyla konsolide edilemeyen siyasi düzen, bölgesel ölçekte süreklileşmiş bir istikrarsızlık tablosuna yol açmaktadır. Bu çökmüş ya da zayıflamış devlet yapıları sebebiyle Ortadoğu coğrafyası milis güçlerin, terör örgütlerinin ve dış müdahalelerin iç içe geçtiği, kontrolü zor çatışma sahalarına dönüştü. Bölge geneline yayılan istikrarsızlık Ortadoğu’yu, sınır aşan tehditlerin ve vekalet savaşlarının normalleştiği bir güvensizlik ortamına sürükledi.
Bu kırılgan yapıyı daha da derinleştiren gelişme ise 7 Ekim sonrası İsrail’in Gazze merkezli olarak tüm bölgeye yayılan revizyonist siyaseti oldu. İsrail’in askerî operasyonları yalnızca Filistin coğrafyasıyla sınırlı kalmadı. İsrail, Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’tan Yemen’e uzanan geniş bir hatta İran’ın vekil güçlerini de hedef aldı. İsrail, 2025 yılının Haziran ayında ABD desteğini de arkasına alarak İran’a yönelik saldırlar da düzenledi. Bu süreç İran’ı ve bölgedeki vekil ağlarını yıpratırken aynı zamanda mevcut istikrarsızlığı da daha yönetilemez bir noktaya taşıdı.
Ortaya çıkan tablo, uzun süredir Asya Pasifik’e odaklanarak Çin’i sınırlama stratejisine yönelen ABD açısından ciddi bir ikilem doğurmaktadır. Vaşington, bir yandan kaynak ve dikkatini Hint-Pasifik’e kaydırmak isterken diğer yandan Ortadoğu’daki çökmüş devlet sistemlerinin üretmiş olduğu güvenlik tehditlerini tamamen göz ardı edememektedir. Bu noktada ABD’nin, bölgesel istikrarsızlığı yönetmede “tercih edilen ortak” olarak gördüğü aktörlerin başında Suudi Arabistan gelmektedir. Suudi Arabistan’ın hem enerji piyasalarındaki ağırlığı hem Körfez’deki siyasi nüfuzu hem de son dönemde geliştirdiği diplomatik açılımlar, onu yeni Ortadoğu güvenlik mimarisinde merkezî bir konuma taşımaktadır.
Yeni Bir “Çifte Sütun” mu?
Bugünkü Trump politikası, 1970’lerde ABD Başkanı Richard Nixon’un Ortadoğu’ya yönelik “Çifte Sütun” stratejisiyle kısmi benzerlikler taşımaktadır. Vietnam’dan çekilen ve küresel rolünü yeniden tanımlamaya çalışan Vaşington, o dönemde bölgesel istikrarı sağlamak ve Sovyet yayılmacılığını sınırlamak amacıyla Şah yönetimindeki İran ile Suudi Arabistan’ı iki temel dayanak olarak tasarlamıştı. ABD, doğrudan askerî angajman yerine güvenliği bu iki müttefiki üzerinden “taşere etmeye” yönelmiş, 1970’lerin başından itibaren her iki ülkeye kapsamlı silah satışları gerçekleştirerek onları bölgesel güvenliğin başat aktörleri konumuna getirmişti. Bu süreçte İran ordusu, 1975 itibarıyla dünyanın en güçlü beşinci–altıncı ordusu düzeyine ulaştı. 1981 yılında Suudi Arabistan’a Awacs uçaklarının satışı da Riyad’a bölge güvenlik mimarisinde kritik bir alan açma politikasının sonucuydu.
Muhammed bin Selman’ın ABD ziyareti sırasında ortaya çıkan tablo, Trump yönetiminin veliaht prensi güçlü bir lider olarak gördüğünü ve Riyad’a bölge güvenlik mimarisinde yeni roller açma konusunda istekli olduğunu göstermektedir. Vaşington, 7 Ekim sonrasında İsrail’e sağladığı devasa silah ve mühimmatla Tel Aviv’in bölge geneline yayılan revizyonist siyasetini destekledi. Bugün Suudi Arabistan’a taahhüt ettiği silah ve savunma sistemleriyle de Riyad’ın askerî-endüstriyel kapasitesini artırmayı ve İsrail’le koordineli biçimde ABD adına bir tür “bölgesel jandarma” işlevi üstlenmesini hedeflemektedir. Bu stratejinin devamı olarak Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılımı ve “İbrahim Kalkanı” adı altında yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilmesi giderek daha belirgin hâle gelmektedir. Trump, bu düzen içinde Riyad ve Tel Aviv’e liderlik rolü atfetmiş durumdadır.
Sonuç olarak Muhammed bin Selman’ın kritik bir dönemde gerçekleştirdiği Vaşington ziyareti ve bu ziyaret sırasında yaşananlar ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisini İsrail ve Suudi Arabistan ekseninde yeniden kurgulama iradesini görünür kıldı. Ancak Suudi Arabistan’ın bu mimaride oynaması beklenen rolün önünde ciddi engellerin varlığı bilinen bir gerçektir. Her şeyden önce Riyad en gelişmiş silah sistemlerine kolayca erişebilse de bu sistemlerin kurumsallaşması, nitelikli insan kaynağıyla desteklenmesi ve sahada etkin, sürdürülebilir bir güç projeksiyonuna dönüşmesi çok uzun zaman alacaktır. İkinci olarak Yemen savaşı tecrübesi, Suudi Arabistan’ın bölgesel askerî müdahalelerde sınırlılıklarını ve kırılganlıklarını açıkça ortaya koydu. Üçüncü olarak iç siyasi alanın son derece merkezileşmiş ve kırılgan yapısı, uzun soluklu ve maliyeti yüksek güvenlik angajmanlarına toplumsal ve siyasi meşruiyet üretmeyi zorlaştıracaktır. Son olarak İran’la rekabet, Filistin meselesi ve İbrahim Anlaşmaları’na dair bölgesel/toplumsal tepkiler, Riyad’ın “bölgesel jandarma” rolünü hem içeride hem de dışarıda tartışmalı hâle getirecektir.