6-8 Mayıs 2026 tarihleri arasında Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un Ankara’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret, Türkiye-Cezayir ilişkilerinin son yıllarda ulaştığı düzeyi kurumsallaştıran ve bu ilişkiyi bölgesel bir jeopolitik ortaklık çerçevesine taşıyan kritik bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir. Ziyaret kapsamında ilk kez toplanan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi”, imzalanan çok sayıda sektörel anlaşma ve liderlerin ortak basın açıklamalarında ortaya konan söylem, iki ülke arasındaki ilişkilerin artık yalnızca ekonomik iş birliğiyle sınırlı olmadığını; enerji, güvenlik, diplomasi ve bölgesel kriz yönetimi gibi çok katmanlı alanlara yayıldığını açıkça göstermektedir. Bu bağlamda ziyaret, Türkiye ile Cezayir arasında uzun süredir gelişmekte olan ilişkilerin “stratejik ortaklık” seviyesine taşındığını teyit etmekle kalmamış, aynı zamanda bu ortaklığın Akdeniz-Libya-Sahel hattındaki güç dengeleri üzerindeki potansiyel etkilerini de gündeme getirmiştir. Nitekim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “enerji, madencilik, ulaştırma ve tarım başta olmak üzere birçok stratejik alanda iş birliğini geliştirme kararlılığı” vurgusu ve Tebbun’un “ilişkileri ekonomik alanda çeşitlendirme” hedefi, bu ortaklığın kapsamının genişlediğini ortaya koymaktadır.
Stratejik ortaklığın kurumsallaşması: ekonomiden jeopolitiğe
Türkiye-Cezayir ilişkilerinin son dönemde kazandığı ivmenin en somut göstergesi, ekonomik ilişkilerdeki büyüme ve çeşitlenmedir. 2023 itibarıyla yaklaşık 6,3 milyar dolara ulaşan ticaret hacmi, Türkiye’nin Afrika kıtasındaki en büyük ikinci ticari ortağı olarak Cezayir’i öne çıkarmaktadır. Erdoğan’ın açıklamalarında da vurgulandığı üzere, iki ülke 10 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefi doğrultusunda çalışmalarını hızlandırmış durumdadır. Ancak bu ekonomik yakınlaşmayı sıradan bir ticaret artışı olarak okumak eksik olur. Zira Türkiye’nin Cezayir’de 1600’ü aşkın firmayla yaklaşık 8 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirmesi ve bu yatırımların sanayi, madencilik, tarım ve altyapı gibi kritik sektörlerde yoğunlaşması, ilişkilerin üretim temelli bir ekonomik entegrasyona evrildiğini göstermektedir.
Benzer şekilde, yatırım teşviki, sanayi iş birliği, ulaştırma, telekomünikasyon ve tarım gibi alanlarda imzalanan mutabakat zabıtları, bu entegrasyonun kurumsal altyapısını güçlendirmektedir. Özellikle dikkat çekici olan hususlardan biri, tarafların “Tercihli Ticaret Anlaşması” müzakerelerini başlatma kararıdır. Bu adım, ticaretin hem hacimsel büyüme üzerinden hem de yapısal olarak derinleşeceğine işaret etmektedir. Bu gelişme, Türkiye-Cezayir ekonomik ilişkilerini uzun vadede serbest ticaret anlaşmasına evrilebilecek bir yola sokabilir.
Enerji iş birliği: stratejik bağlantının omurgası
Ziyaretin en kritik boyutlarından biri enerji alanındaki iş birliğidir. Erdoğan’ın doğal gaz ve enerji tedarik güvenliğine yaptığı vurgu, Türkiye’nin Cezayir’i yalnızca bir ticaret ortağı değil, aynı zamanda stratejik enerji tedarikçisi olarak konumlandırdığını göstermektedir. Cezayir, Türkiye’nin LNG ithalatında önemli bir paya sahip olup, mevcut iş birliği uzun vadeli anlaşmalarla desteklenmektedir. Ancak yeni dönemde bu ilişkinin yalnızca LNG ticaretiyle sınırlı kalmayacağı; yenilenebilir enerji, madencilik ve enerji teknolojileri gibi alanlara genişleyeceği anlaşılmaktadır. Tebbun’un özellikle yenilenebilir enerji ve sanayi alanlarında iş birliğini çeşitlendirme vurgusu, bu dönüşümün Cezayir açısından da stratejik bir tercih olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda Türkiye-Cezayir enerji ilişkileri, sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir araç haline gelmektedir. Avrupa’nın enerji arz güvenliği arayışları, Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD/İsrail-İran savaşı sonrası enerji piyasalarındaki dalgalanmaların yanı sıra Afrika ve Ortadoğu’daki kriz hatları, Cezayir’i daha önemli bir aktör haline getirirken, Türkiye de bu enerji akışının merkezinde yer alan bir transit ve ticaret merkezi olma potansiyelini güçlendirmektedir.
Bölgesel dosyalar ve ortak siyasi tutum
Ziyaretin bir diğer önemli boyutu, Türkiye ve Cezayir’in bölgesel krizlere yönelik benzer yaklaşımlar sergilemesidir. Liderlerin açıklamalarında özellikle Filistin meselesi, Gazze’deki gelişmeler ve İsrail politikalarına yönelik ortak eleştirel tutum dikkat çekmektedir. Bu ortaklık yalnızca Ortadoğu ile sınırlı değildir. Erdoğan’ın “bölgemizin güvenliğini tehdit eden şiddet sarmalının sona erdirilmesinde ortak tutum” vurgusu, Türkiye ve Cezayir’in Akdeniz, Libya ve Sahel hattında da koordinasyon arayışı içinde olduğunu göstermektedir .
Tebbun’un konuşmasında bölgesel ve uluslararası meselelere dikkat çekmesi iki ülke arasındaki ortak anlayışın en temel göstergelerinden birine işaret etmektedir. Bu bağlamda Filistin meselesine ilişkin güçlü söylem, Libya, Sahel ve Batı Sahra gibi başlıklara yapılan atıflar ve Somali’nin toprak bütünlüğüne yönelik vurgular, Türkiye ile Cezayir arasında yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda normatif ve siyasi bir yakınlaşma bulunduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, iki ülkenin “bölgesel sahiplenme” ve “uluslararası meşruiyet” ilkeleri etrafında ortak bir diplomatik dil geliştirdiği anlaşılmaktadır. Özellikle Sahel ve Libya gibi kriz alanlarının açık biçimde gündeme getirilmesi, Türkiye-Cezayir ilişkilerinin bundan sonraki aşamada bu bölgelerde eş güdümlü bir jeopolitik aktörlük üretme potansiyeli taşıdığına işaret etmektedir.
Bu noktada asıl kritik soru Türkiye-Cezayir ilişkilerinin Mağrip ve Sahel’de yeni bir jeopolitik denge oluşturup oluşturmayacağıdır. Bu bağlamda Türkiye, Libya’da tüm taraflarla diyalog kanallarını açık tutan aktif bir askerî ve siyasi aktörken, Cezayir egemenlik vurgulu bir politika izlemekte ve her iki ülke de Libya’nın parçalanmasına karşıdır. Bu ortak zemin, Türkiye-Cezayir koordinasyonunun Libya’da bölgesel istikrara katkı sunmaya devam edeceğini göstermektedir.
Diğer taraftan Mali, Nijer ve Burkina Faso’da artan istikrarsızlık, bölgeyi küresel rekabet alanına dönüştürmüştür. Fransa’nın etkisinin azalması, Rusya’nın güvenlik aktörü olarak yükselmesi ve Çin’in ekonomik nüfuzu, Sahel’de çok katmanlı bir rekabet yaratmaktadır. Türkiye bu boşlukta güçlenen savunma sanayii, askeri eğitim ve diplomasi araçlarıyla yer edinirken, Cezayir bölgeyi doğrudan ulusal güvenlik alanı olarak görmektedir. Bu durum iki ülke arası derinleşen ilişkiler göz önüne alındığında tamamlayıcı bir ortaklığa da dönüşebilir. Nitekim Türkiye ve Cezayir’in Sahel’de ortak bir güvenlik mimarisi kurması mümkündür, ancak bu klasik bir askerî ittifaktan ziyade sınır güvenliği ve terörle mücadelede koordinasyon, istihbarat paylaşımı, savunma sanayii kapasite geliştirme ve göç yönetimi gibi iş birliğini, daha çok “kapasite inşa eden ve destekleyici” bir modelde şekillendirecektir.
Sonuç olarak Tebbun’un Ankara ziyareti, Türkiye-Cezayir ilişkilerinde yeni bir aşamaya geçildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ekonomik ilişkilerdeki büyüme, enerji alanındaki derinleşme ve bölgesel konularda artan koordinasyon, bu ortaklığın sağlam bir zemine oturduğunu göstermektedir. Ancak bu ilişkinin gerçek anlamda dönüştürücü etkisi, tarafların Mağrip ve Sahel’deki jeopolitik gelişmeleri birlikte yönetebilme kapasitesine de bağlı olacaktır. Türkiye’nin dinamik ve çok yönlü dış politika araçları ile Cezayir’in bölgesel ağırlığı ve güvenlik hassasiyetleri birleştiğinde, bu ortaklık yalnızca ikili ilişkiler açısından değil, Afrika’nın kuzeyi ve batısında yeni bir denge üretme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla Türkiye-Cezayir ilişkileri artık “gelişen bir ikili ilişki” olmasının yanı sıra, doğru yönetildiği takdirde Akdeniz’den Sahel’e uzanan geniş bir coğrafyada etkili olabilecek stratejik bir jeopolitik eksen haline gelme potansiyeli taşımaktadır.