Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

14 Yılın Ardından Avrupa Birliği’nin Suriye Politikasını Anlamak

Ortadoğu coğrafyasında 2010 yılının sonlarında başlayan hükûmet karşıtı protesto hareketleri, insanların yaşadıkları siyasi ve ekonomik sorunlara hükûmetlerin çözüm üretmesine yönelik barışçıl taleplerin birer yansıması hâline gelmiştir. Suriye özelinde halkın bu eylemleri, Beşar Esad rejimi tarafından orantısız bir müdahale ve kabul edilemez insan hakları ihlalleri yoluyla bastırılmaya çalışılmıştır. Bu durum, protestoların Suriye geneline yayılarak “özgürlük hareketlerine” dönüşmesine ve devam eden süreçte ülkenin bir iç savaş ortamına sürüklenmesine neden olmuştur. 2011 yılında başlayan iç savaş Suriye’de benzersiz insani ihtiyaçlar yaratmış, bölgenin siyasi ve ekonomik istikrarında derin yaralar açmıştır. Ancak iç savaş sadece bölgeyle sınırlı kalmamış; büyük güçlerin müdahil olmasıyla birlikte küresel bir meseleye dönüşmüştür. Nihayetinde 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin devrilmesiyle yaklaşık 14 yıldır devam eden Suriye iç savaşı sona ermiştir. Geçen 14 yıl içerisinde Avrupa Birliği’nin (AB) Suriye politikasında konjonktüre bağlı olarak değişimler yaşanmış, bu değişimlerin etkinliği ve tutarlığı literatürde sıkça tartışma konusu olmuştur. Bu yazıda uluslararası sistem içerisindeki büyük güçlerden birisi olan AB’nin aradan geçen 14 yılın ardından Suriye’ye yönelik stratejilerini, başarısızlıklarını ve gelecekte atabileceği adımları ele alacağız.

Diplomatik Tutum
Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte AB’nin temel yaklaşımı, Esad rejimini ekonomik yaptırımlar üzerinden izole etmeye çalışmak olmuştur. Bu kapsamda AB, Esad rejimine yönelik silah ambargosu ve finansal kısıtlamalara dayanan yaptırımlar getirmiş aynı zamanda üye devletler de ülkeyle olan diplomatik ilişkilerini birer birer kesmeye başlamıştır. Bu iki adım ile AB ve üye devletlerin Esad rejimini zayıflatmayı amaçladıkları açıktır. Ancak AB’nin bu stratejisi, rejimi zayıflatmak yerine halkın yaşam koşullarının daha da kötüleştiği bir tablo yaratmıştır. Bunun yanında AB, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) başını çektiği NATO ittifakıyla uyumlu şekilde Esad rejiminin düşürülmesi için uluslararası toplumu harekete geçirmeye çabalasa da kesin bir başarı elde edilememiştir. Esad rejimi, yaptırımlara ve uluslararası toplumdan izole edilme çabalarına rağmen Rusya ile İran gibi müttefiklerinin desteğiyle ayakta kalmayı başarmıştır.

İnsani Yardım
AB, Suriye halkına yönelik insani yardımlarda öne çıkan bir aktör olmuş iç savaş nedeniyle hem ülke içerisinde yer değiştiren hem de komşu ülkelere göç eden mültecilere doğrudan destek olmaya çalışmıştır. Böylece AB’nin rejime yönelik yaptırımlar ile Suriyelilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması arasında kesin bir sınır çizdiği söylenebilir. Savaş mağdurlarının ihtiyacı için resmî rakamlara göre 2011 yılından itibaren 30 milyar avro harcayan AB’nin Suriye politikasının en başarılı olduğu alanın insani yardımlar olduğu bir gerçekliktir. AB, üye devletlerin katkılarıyla oluşturulan fonlar yanında uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bağışlarıyla Suriyeli mültecilere yönelik yardım organizasyonlarının en güçlü destekçisi ve en büyük donörlerinden birisi olmuştur. Ancak AB’nin Suriyelilere yönelik insani yardım politikasının yetersiz ve sınırlı bir etki yarattığı söylenebilir. Çünkü AB’nin uluslararası sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Suriye’deki ihtiyaç sahiplerine ulaştırmayı hedeflediği yardımlar ülkedeki terörist grupların varlığı nedeniyle ciddi engellerle karşılaşmıştır. Komşu ülkelerin ev sahipliği yaptığı Suriyeli mültecilere yönelik yardımlar ise AB’nin “koşulları” nedeniyle yeterli etkiyi gösterememiştir. AB’nin göndermiş olduğu hibelerin proje bazlı kullanımı şart koşması ve bunun uzun bürokratik süreçlere tabi olması, Suriyeli mültecilerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasında zorluklar yaratmıştır. Bu nedenle AB, Suriye politikasının en pozitif görülen alanında dahi kimi çevrelerce eleştiriye uğramıştır.

Bölgesel Güvenlik: Mülteci Krizi ve Terörle Mücadele
İç savaşın bir sonucu olarak 2015 yılında Suriye’den Avrupa’ya yönelen mülteci akını, kıtayı doğrudan etkileyen en büyük krizlerden biri olarak ortaya çıkmış ve AB ile üye devletler açısından öncelikli bir güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Ancak AB’nin karar alma mekanizmalarındaki yapısal zafiyetler, Birlik’in Suriye politikasının başarılı bir zemine oturtulmasını engellemiştir. AB’nin dış politika ve güvenlik konularında karar alabilmesi için “oy birliği” koşulunun aranması, üye devletler arasındaki farklı ulusal çıkarların ortak bir Suriye vizyonunun oluşturulmasını engellemesine neden olmuştur. Özellikle Almanya’nın göç krizine yönelik olarak insani boyutu öne çıkaran yaklaşımı ile diğer bazı üye devletlerin güvenlik odaklı bir tutum benimsemeleri, AB içinde derin bir görüş ayrılığına ve bölünmüş bir görünümün ortaya çıkmasına yol açmıştır. AB ülkeleri arasında göç politikası konusundaki farklı görüşlerin yanında DEAŞ gibi radikal terör örgütlerinin Avrupa’daki saldırıları, Birlik’in Suriye politikasını güvenlik temelli bir perspektife kaydırmıştır. Avrupa çapında uzun yıllar sonra göçmen karşıtı politikalar siyaset gündeminin ilk sırasına yükselmiştir. Mülteci krizinin AB genelinde yaratmış olduğu gerilimin çözümü için 2016 yılında Türkiye ile bir göç mutabakatı imzalanmıştır. Her ne kadar bu mutabakat, AB’nin mülteci krizine karşı geliştirdiği en somut çözüm olarak değerlendirilse de başta insan hakları örgütleri olmak üzere bir kısım grup tarafından Birlik’in “kırmızı çizgileri” olarak kabul edilen temel değerlerinin göz ardı edildiği gerekçesiyle yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Gerçekten de göç mutabakatı öncesinde başlayıp sonrasında da devam eden bir şekilde, AB sınırlarına karadan ve denizden ulaşmaya çalışan mültecilerin geri itilmesine ilişkin görüntüler kamuoyunun hafızasında yer etmiştir. Bu durum, AB’nin “değer temelli dış politika” söyleminin içinin ne kadar boşaldığını da tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir.

Mülteci krizinin yıprattığı AB’nin, DEAŞ’ın Suriye’deki varlığının ortadan kaldırılması için ABD’nin liderlik ettiği uluslararası koalisyona vermiş olduğu destek dışında özgün bir sert güç kullandığı görülmemiştir. Üye devletlerinin birlikte hareket etmek konusunda yeterli çabayı gösterememeleri, AB’yi Suriye’de belirleyici askerî güç hâline getirememiştir. ABD ve Rusya’nın doğrudan veya “vekil güçler” aracılığıyla sahada olduğu bir denklemde AB’nin kenardan izleyen bir oyuncu olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Esad Rejiminin Düşüşü ve Sonrası
8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin düşüşü, AB için sürpriz bir gelişme olarak nitelendirilebilir. Daha önce bahsedildiği üzere AB’nin bugüne kadar izlediği Suriye politikası, rejimin askerî yollarla devrilmesine doğrudan müdahil olmamakla birlikte, Esad’ın iktidarda kalmasını meşru görmeyen ve demokratik geçiş sürecini destekleyen bir çizgide şekillenmiştir. AB, muhaliflerin çok kısa bir zaman içerisinde hızlı bir ilerleme kaydederek Esad rejiminin sonunu getireceklerini öngörememişse de Suriye’de ortaya çıkan yeni durumun yaratacağı fırsatları değerlendirmek isteyecektir. Bu doğrultuda Esad sonrası siyasi geçiş sürecini destekleyecek şekilde AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi yeni Suriye yönetimiyle temas kurmuş, Almanya ile Fransa’nın dışişleri bakanları da bu sürece eşlik etmişlerdir. Rusya ve İran’ın etkinliğini kaybettikleri, Türkiye ve ABD’nin güçlü kazanımlar elde ettikleri bir Suriye denkleminde yine de AB’nin askerî kapasitesinin zayıflığı kendisinin sert güç olma şansını mümkün kılmamaktadır.

AB’nin Suriye’deki yeni dönemde de iç savaş sürecinde olduğu gibi insani yardım faaliyetleri konusunda aktif bir politika yürüteceği kuvvetle muhtemeldir. Esad sonrası dönemde altyapının yeniden inşasına yönelik uluslararası çabalara destek verilmesi, AB’nin öncelikli gündem maddeleri arasında olacaktır. Bu noktada 2017 yılından itibaren AB’nin öncülüğünde uluslararası paydaşları bir araya getiren Brüksel Konferansı’nın devam ettirilmesi ve bu seneki toplantıya ilk defa yeni Suriye yönetiminin de davet edilmesi, Birlik’in yumuşak gücünü göstermektedir. Böylece AB’nin Suriye’nin yeniden istikrara kavuşturulmasına yönelik çabalara desteği daha güçlü bir biçimde hissedilecektir.

AB’nin Suriye yönetimine ve halkına yönelik insani yardımlarının sürekliliği, ülkenin daha güvenli hâle gelmesine yol açarak mültecilerin geri dönüşünü de teşvik edebilir. Suriye’nin yeni yönetiminin ülkenin ekonomik istikrarına da odaklanmaya başlaması hâlinde mültecilerin geri dönüş süreci hızlanacaktır. AB’nin bu süreci kolaylaştırmak adına ülkeye yönelik yaptırımların bazılarını askıya alacağını açıklaması önemlidir. Bu kararın tüm yaptırımların kaldırılmasına evrilmesi ülkenin ekonomik istikrarına katkı sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda mültecilerin ülkelere dönüşünü kolaylaştıracak ve Avrupa’nın güvenliğine olumlu yönde katkıda bulunacaktır. Ancak AB’nin Suriye politikasının etkinliği, sahadaki aktörlerin çıkarları ile ülkenin iç dinamiklerinden bağımsız olarak değerlendirilemez. Bunun için de Suriye’nin toprak bütünlüğünün tam anlamıyla tesis edilmesi kalıcı ve kapsamlı bir çözümün ön şartı olarak öne çıkmaktadır.

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar