ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla 28 Şubat 2026’da başlayan çatışma dalgası, Irak’ı yeniden ABD-İran rekabetinin birincil yansıma sahalarından biri hâline getirmiştir. Söz konusu çatışma dalgası, Irak’taki ABD varlığı ve İran’a müzahir silahlı gruplar üzerinden baskı ve misilleme dinamiklerini hızlandırmıştır. Bu durum, 7 Ekim sonrasında bölgede oluşan güvenlik iklimi, Irak’ta ABD hedeflerine yönelik saldırılar ve karşı tedbirler üzerinden kademeli bir gerilim biriktirmiş, 28 Şubat sonrasında ise bu birikim Irak iç siyasetine baskı üretmiştir. Ortaya çıkan yeni tablo, Sadr Hareketi dışında kalan Şii grupları üst çatı altında toplayan Şii Koordinasyon Çerçevesinin (ŞKÇ) kuruluşuna yol açan dinamikler ile uyumsuzluk oluşturmuştur. ŞKÇ, başlangıçta Sadr’ın çoğunluk hükümeti hamlesini bloke etmeye dönük ortak bir hedef etrafında iş birliği üretebilmiştir. Ancak bölgesel baskının artması, bu ortak hedefi zayıflatarak Şii iç ayrışmayı derinleştirmektedir. Dolayısıyla ŞKÇ’nin kuruluşuna zemin olan faktörlerin mevcut durum ile farklılaşması, Şii iç ayrışmasını artırarak ŞKÇ’nin uzlaşı üreten bir çatı olmaktan ziyade farklı Şii grupların birbirini yönetmeye çalıştığı daha gevşek bir diyalog zeminine dönüşebilir.
ŞKÇ’nin Kurulmasına Zemin Hazırlayan Faktörler
Mayıs 2018’deki parlamento seçimlerinin ardından da Mukteda Sadr liderliğindeki Sadr Hareketinin çoğunluk hükümeti kurma teşebbüsü, diğer Şii aktörleri de pozisyonlarını korumak için iş birliği arayışına itmiştir. Bu ayrışma dinamiği ile 2003 sonrası Irak’ın ilk ve tek erken seçimleri olan 2021 Irak Parlamentosu seçimleri, Şii aktörler arasındaki ayrışmaya yansımıştır. Bu bağlamda Irak Ulusal İttifakı tecrübesi kadar sıkı organize olmayan ancak Şii aktörlerin koordinasyonunu sağlayacak bir yapıya yönelik ihtiyaç doğmuştur. Tam olarak bu boşluğun doldurulması amacıyla eski Irak Başbakanı ve Kanun Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki’nin ev sahipliğinde Ulusal Hikmet Akımı Ammar el-Hekim, Nasr Koalisyonu lideri Haydar el-Abadi, Sadr Hareketini temsilen Nassar el-Rubai ve dönemin başbakanı Mustafa el-Kazımi bir araya gelerek ŞKÇ’nin çekirdeğini oluşturmuştur. 2021 seçimlerinin ardından Sadr Hareketi ile diğer Şii yapıların hükümet anlaşmazlığı ile ŞKÇ, Sadr Hareketi dışında kalan büyük Şii yapılar tarafından resmen ilan edilmiştir.
Buradan hareketle ŞKÇ’nin ortaya çıkmasındaki en temel faktör, Şii aktörler arasında ortak çıkarlar zemininde koordinasyon ihtiyacı olmuştur. Ancak bu yapı, 2025 seçimlerinde Şiileri birleştirme zemini oluşturmamış aksine seçimlerin ardından koordinasyonun sürdürülebileceği bir platform olarak kalmıştır. Bu bağlamda ise ŞKÇ, kendi iç ayrışmaları neticesinde oy birliği ile bir gelecek planlaması yapamamış ve ABD-İran gerilimi gibi bölgesel denklemler çerçevesinde kâr maksimizasyonunu hedeflemiştir. Hatta ŞKÇ, bu kapsamda bölgesel denklemin elvermediği ölçüde cesur bir hamle ile Maliki’yi başbakan aday adayı olarak belirlemiş ve ABD Başkanı Donald Trump’ın tepkisi ile karşılaşmıştır.
Maliki’nin Adaylık Tartışması
ŞKÇ tarafından Maliki’nin aday adayı gösterilmesi, ABD’den güçlü bir tepki gelmeyeceği düşüncesi ile gerçekleşmiş olabilir. Ancak Trump’ın çıkışı, Maliki’nin yeniden başbakan olmasının ABD’nin Irak’a desteğini yeniden değerlendirmesine yol açabileceğini açık biçimde ifade etmesi, ŞKÇ’nin varsayımsal bir hata içinde olduğunu göstermiştir. Maliki cephesinin bu tepkiyi egemenliğe müdahale olarak çerçevelemesi ise geri adım atılmasını zorlaştırmıştır. Bu durumda ŞKÇ içindeki aktörler bir yandan Maliki diğer yandan ABD baskısı arasında kalmıştır. ABD ile ilişkinin bozulmasının dolar likiditesi, bankacılık kanalları ve uluslararası erişime kısıt gibi maliyet üretebileceği kaygısı ŞKÇ’nin bekle-gör pozisyonuna geçmesine neden olmuştur. Böylece Maliki’nin adaylığı, ŞKÇ’nin ortak çıkarların koordinasyonu ile ABD baskısının maliyeti arasındaki sınırlarının sınanması sağlamıştır. Ayrıca Maliki tercihi, Şii iç dengesinde bir kaldıraç olarak kullanılmış olsa da ABD’nin doğrudan müdahil olması, ŞKÇ’nin ortak pozisyon bulmasını engellemiştir. ŞKÇ, maksimalist hedefleri ve pragmatik siyaset arasında tercih yapmaya zorlanmış ancak bu tercihi yapamayarak belirsizliği sürdürmüştür.
Öte yandan 28 Şubat 2026 itibarıyla başlayan ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısının genişlemesi, Irak dosyasını ABD açısından ikincil bir başlık olmaktan çıkarıp daha sıkı bir çevreleme siyasetinin parçası hâline getirmiştir. Bu koşullarda ABD baskısının artması, ŞKÇ’nin de daha ılımlı ve daha düşük dış maliyetli bir uzlaşı adayına yönelmesini rasyonel kılmaktadır. Hatta ŞKÇ içinde Maliki’nin adaylığının yeniden değerlendirilmesine ve alternatif isim arayışına dair kamuoyuna yansıyan gelişmeler, maliyet-fayda hesabının ŞKÇ içinde devam ettiğini göstermektedir. Maliki’nin katılmadığı 3 Mart tarihli ŞKÇ toplantısının ardından “Maliki yerine başka aday belirlenmesi için anlaşmanın sağlandığı” iddiaları kamuoyuna yansımıştır. Ancak Maliki tarafı söz konusu iddiaları yalanlamıştır. Bu durum, ŞKÇ içinde oy çokluğu ile alınmış bir karar olsa da bu kararın ŞKÇ içindeki ayrışmayı belirginleştirdiği söylenebilir.
ŞKÇ’nin Geleceğine İlişkin Düşünceler
ABD-İsrail ile İran savaşının bölgesel gerginliği yükseltmesi, Irak üzerindeki dış baskıyı da artırarak ŞKÇ’nin oy birliğiyle karar alma kapasitesini daha hızlı aşındırabilir. Zira ŞKÇ’nin zaten seçim sonrası dönemde zayıflayan koordinasyon kapasitesi, yeni bölgesel denklemde her kararın dış maliyetini büyüten bir çarpan etkisiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, ŞKÇ içinde ortak paydanın daralmasına yol açabilir. Dolayısıyla dış baskının arttığı koşullarda ŞKÇ’nin koordinasyon kapasitesi güçlenmekten ziyade Şii iç ayrışmasını görünür kılabilir. Hatta daha önce ertelenebilen anlaşmazlıkların karar anlarında açık çatışma başlıklarına dönüşmesine zemin hazırlayabilir.
ŞKÇ içi ayrıştırmayı derinleştiren bir diğer unsur, siyaset kökenli ve milis kökenli aktörlerin karar alma davranışının belirgin biçimde farklılaşmasıdır. Siyaset kökenli aktörler, seçim aritmetiği, devlet yönetimi, uluslararası maliyetler ve Irak iç dengeleri gibi faktörleri gözeterek görece pragmatik bir çizgi izleyebilmektedir. Buna karşılık milis kökenli aktörler, ideolojik öncelikleri nedeniyle daha maksimalist hedefler benimsemeye yatkın görünmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, politika tercihlerinin ötesinde açık bir ayrışma üretmektedir. Bu nedenle ŞKÇ’nin aynı çatı altında farklı motivasyonlara sahip aktörleri barındırması, ortak karar üretmekte zorlanılmasına zemin hazırlayabilir.
Mevcut ayrışma hattı, zamanla Irak’ı önceleyen ve İran’a müzahir pozisyon belirleyen aktör kümeleri şeklinde daha net bir siyasal ayrıma dönüşebilir. Bu çerçevede ABD baskısına karşı daha sert çizgide konumlanan aktörler ile devletin işleyişi, ekonomik kırılganlıklar ve uluslararası maliyet yönetimi gibi gerekçelerle daha Irak merkezli bir denge arayışında olan aktörler arasındaki ayrışmadan bahsedilebilir. Bu ayrışma, ŞKÇ’yi koordinasyon platformu olmaktan çıkararak Irak’ın dış politika yönelimi açısından bir rekabet alanı hâline getirebilir.
Bu çok eksenli ayrışmaların kalıcılaşması, ŞKÇ’nin erozyona uğrayan oy birliği ile karar alma kapasitesine ek olarak oy çokluğuyla karar alma kapasitesini daha da azaltabilir. Dolayısıyla başta Sadr Hareketi olmak üzere ŞKÇ dışında kalan ve toplumsal seferberlik kapasitesi yüksek aktörlerin etkisi artabilir. Böyle bir tablo, ŞKÇ’yi blok olmaktan çıkararak iç ayrışmaların kurumsallaşmasıyla sonuçlanabilir.
Sonuç olarak Sadr Hareketinin çoğunluk hükümeti kurmasını engellemeye yönelik bir motivasyon ile ortaya çıkan ŞKÇ’nin zeminini değiştirmiştir. Sadr karşıtlığı etrafında oluşan ortak payda, istikrarlı bir karar alma düzenine dönüşememiştir. 7 Ekim sonrası dönemde meydana gelen bölgesel gelişmeler, ŞKÇ’yi karar üreten bir blok olmaktan ziyade farklı çıkarların aynı çatı altında taşındığı bir pazarlık alanına dönüşmüştür. Bu dönüşümün en görünür göstergesi Maliki’nin adaylık tecrübesi olmuştur. Maliki’nin aday adaylığına giden süreç ve sonrası, ŞKÇ’nin uzlaşı kapasitesinin daraldığını ortaya koymuştur. Bölgesel gelişmelerin yükselttiği dış baskı ise bu kırılganlığı daha da derinleştirerek ŞKÇ içinde Irak’ı önceleyen çizgi ile daha sert ve maksimalist çizgi arasındaki ayrışmayı hızlandırmıştır. Dolayısıyla ŞKÇ’nin kuruluşunu mümkün kılan dinamikler değiştikçe yapının birleştirici bir çatı olmaktan uzaklaşıp gevşek bir diyalog platformuna dönüşmesi ve içindeki farklı grupların ortak karar almak yerine giderek daha bağımsız hareket etmesi daha olası görünmektedir.