Binyamin Netanyahu, 10-13 Şubat 2026 arasında son on üç ay içindeki yedinci Vaşington ziyaretini gerçekleştirdi. Diplomatik bir rutin olmanın ötesinde ABD ve İsrail arasındaki, daha doğru bir ifadeyle Donald Trump ve Netanyahu arasındaki gerilimi çeşitli yönleriyle yansıtan ziyaret ikili ilişkilerdeki yakınlık kadar tarafların birbirini markaja almaya çalıştığını da göstermektedir. Zira Netanyahu’nun son bir senedeki Vaşington ziyaretlerinin sayısı, Trump’ın da aralarında olduğu Amerikalı üst düzey isimlerin İsrail ziyaretleriyle de sayı olarak neredeyse örtüşmektedir. ABD’li isimlerin ziyaretlerinin özellikle Gazze ateşkesi döneminde Netanyahu’yu kontrol altında tutmak amacıyla yapıldığı düşünülürse buna karşılık Netanyahu’nun yaptığı ziyaretlerin Trump yönetimi nezdinde kendi politik gündemini vurgulama amacı daha belirgin bir hâl alıyor.
İsrail Başbakanı’nın çarşamba günü tören kıtası ve resmî karşılama olmadan ve basın ordusunu atlayarak Beyaz Saray’a yan kapıdan girmesi ilginç bir görüntü olarak hafızalara kazındı. Kimi yorumcular bunu ikili arasındaki formel protokollerin aşıldığı bir yakınlık göstergesi olarak yorumlamaya çalışsalar da görüşme sonrasında bir basın açıklamasının olmamasını, Trump ve Netanyahu arasında özellikle İran dosyasında ciddi bir ayrışma olduğunun işareti olarak yorumlamak daha makul görünmektedir. Genellikle Netanyahu’nun şahin mesajlarını kendisi üzerinden kamuoyuyla paylaştığı Enerji ve Altyapı Bakanı Eli Cohen, “acil” ABD ziyaretinin hemen öncesinde temel amacın İran’la müzakerelerin anlamsız olduğu mesajını iletmek olduğunu Netanyahu henüz yola çıkmadan söylemişti. Ancak kapalı kapılar ardında gerçekleşen üç saatlik toplantının ardından Donald Trump’ın Truth Social hesabından yaptığı İran’la diplomatik sürecin devam ettiğine işaret eden muğlak açıklama, Netanyahu’nun İran konusunda istediğini alamadığına işaret ediyor.
Gazze’de ateşkes ve yeniden inşa, ikili arasında ayrışmaların su yüzüne çıktığı bir diğer dosya olarak görülebilir. Donald Trump 19 Şubat’ta Vaşington’da Gazze Barış Konseyi liderler toplantısına hazırlanırken İsrail’in en son 9-11 Şubat arasında Gazze’ye saldırı gerçekleştirerek sivilleri katletmesi, Gazze dosyasında gerilimi artıran yeni bir unsur oldu. Zira Trump, Gazze Barış Konseyi’ni alternatif bir küresel platform olarak genişletmeye çalışırken Netanyahu’nun Gazze’ye doğrudan ve içeride kendisiyle iş birliği yapan çetelerin saldırılarıyla henüz silah bırakmayan Hamas’ı provoke etmesi, Trump’ın planlarını açıktan sabote eden hamleler olarak öne çıkıyor. Netanyahu Gazze’de kendi zaferini ilan için Hamas’ın mutlak bir yenilgi ilanıyla silah bırakmasını isterken Trump’ın kendi barış planı çerçevesinde bunu sürece yayması, Netanyahu’nun iç siyasetteki amaçlarıyla uyuşmuyor. Ayrıca Trump’ın ilerleyen süreçte Gazze yönetiminde Filistin Otoritesi’ne yer verme amacı da Netanyahu’nun kesin olarak karşı çıktığı hususlardan biri.
İran Çıkmazı: Diplomasi mi, Caydırıcılık mı?
Netanyahu’nun ziyaretinin odağında İran’ın olduğu aşikâr. Bu ziyaretteki temel misyonu da Tahran’ın balistik füzelerini ve bölgede desteklediği milis gruplarını hesaba katmayıp sadece uranyum zenginleştirmeye odaklanan bir anlaşmayı engellemek şeklinde tanımlanıyor. Bir yandan bu net ve çerçevesi belirli bir talep olarak görülebilirken diğer yandan İsrail’in geçtiğimiz dönemde ABD-İran anlaşmasına dair talepleriyle yan yana konulduğunda bu tarz taleplerin süreci baltalayan birer unsura dönüştüğü anlaşılabiliyor. 2025 yazında ABD ve İran arasında bir anlaşmaya yaklaşılmışken İsrail’in ABD’den, İran’ın nükleer zenginleştirmeyi tamamen bitirmesini talep etmesi iki ülke arasında anlaşmayı engelleyen tek unsur olmuştu. İsrail’in şimdi de İran’ın balistik füze programını masaya getirerek mevcut şartlarda İran açısından kabulü imkânsız görülebilecek bir şartı ABD’nin müzakere programına dâhil etmesi, İran’ın askerî kapasitesini zayıflatma amacı taşırken İran tarafından diplomatik süreci baltalamaya dönük bir hamle olarak değerlendiriliyor.
Binyamin Netanyahu’nun hız kazanan gayretinin altında ABD ve İran arasındaki gerilim sürecinin kendisi açısından bir fiyaskoya dönüşme ihtimalinin yattığı düşünülebilir. 29 Aralık 2025’teki son Vaşington ziyaretinden 2026’daki ilk ziyaretine dek geçen bir buçuk aylık süreçte İsrail diplomasisi ABD’nin İran’a saldırması için yoğun bir mesai yürütürken İsrail medyası da her dakika gerçekleşebilecek bir saldırıyı sürekli gündemde tuttu. Elbette bu durum İsrail’de Netanyahu’nun iç siyasetteki imajını güçlendiren olağanüstü bir hâl yarattı. Bu atmosferin oluşmasında Donald Trump’ın savaş söylemlerinin ve Doğu Akdeniz’e yapılan askerî yığınağın yoğun bir katkısı olsa da son kertede kendisinden beklenebilecek bir hamleyle müzakereyi de masada tutması, Netanyahu’nun bu süreçte biriktirdiği politik sermayesini zayıflatan bir adım oldu. Zira Netanyahu’nun, ABD’nin bölge hamlelerini yönlendiren ve İran için askerî müdahaleden başka bir seçeneği tartışmaya açmayan siyasi duruşu, Trump’ın müzakerelere girişmesiyle zemin kaybetmeye başladı. Dolayısıyla İsrail’in Gazze saldırıları ve Batı Şeria’da Oslo Anlaşması’nın tabutuna çakılan son çivi olarak nitelendirilebilecek, Filistin Otoritesi’nin yetki alanını kısıtlayan ve yasa dışı Yahudi yerleşimlerinin önünü açan İsrail Güvenlik Kabinesi kararları, Netanyahu’nun son dönemde yakaladığı rüzgârı iç politik hamlelerle koruma çabaları olarak değerlendirilebilir.
Barış Kurulu ve Gazze İkilemi
Ziyaret İran gündeminin ötesinde, ABD destekli Gazze planındaki çatlakları da su yüzüne çıkardı. Netanyahu’nun hâlihazırda 19 Şubat’taki Gazze Barış Konseyi liderler toplantısına katılacağı öngörülüyordu. Ancak 6 Şubat’ta Umman’da ABD ve İranlı temsilciler arasında gerçekleşen “olumlu” görüşmelerin etkisiyle Netanyahu’nun ziyaretini 10 Şubat’a çekme talebinde bulunduğu belirtildi. Burada her ne kadar ABD-İran görüşmelerinin olumlu geçtiğine dair yorumlar etkili olsa da Netanyahu’nun Gazze Barış Konseyi liderler toplantısında Türkiye, Katar ve Filistinli liderlerle aynı karede görünmek istemediğine dair söylentiler, kendisinin yaklaşan seçim ortamında İsrail sağındaki imajına yoğunlaştığına dair yorumlarla örtüşüyor. Konsey’e katılım anlaşmasını 10 Şubat’ta Vaşington’da imzalamış olsa da toplantıya katılmıyor olması Gazze konusunda Trump’la anlaşmazlıkları olduğuna dair bir işaret olarak görülebilir.
ABD planın ikinci aşaması olan Gazze’nin yeniden inşası ve yönetimin teknokrat bir Filistin komitesine devredilmesini zorlarken Netanyahu’nun kabinesindeki sağ kanadın baskısıyla, Hamas tamamen silahsızlanmadan İsrail’in Gazze’den çekilmeyeceğini vurgulaması Trump-Netanyahu geriliminin somutlaştığı noktalardan biri. Tam da burada Trump’ın “yüzyılın anlaşması” vizyonu, Netanyahu’nun “mutlak zafer” doktriniyle doğrudan çarpışıyor.
Askerî Yardımın Geleceği: Bağımlılıktan Ortaklığa mı?
Ziyaretin önümüzdeki dönemi derinden şekillendirebilecek ve belki de üzerine en çok spekülasyon yapılan tartışma konusu, Netanyahu’nun İsrail’in ABD askerî yardımına olan bağımlılığını kademeli olarak azaltma önerisiydi. Donald Trump’ın “Önce Amerika” ajandasıyla İsrail’in uyum arayışının bir neticesi olan bu teklif, yıllık 3,8 milyar dolarlık yardımın yerini 20 yıllık bir ortak geliştirme ve doğrudan satın alma modeline bırakmasını öngörüyor. Bu tarz bir plan, Joe Biden yönetiminin son günlerinde askerî mühimmattan mahrum kalan İsrail’in son iki senedir MAGA hareketi içerisinde esen İsrail karşıtı rüzgâra karşı ABD’deki mevzisini korumaya dönük bir refleks olarak görülebilir.
Bu plan bir yandan Donald Trump’a Amerikan vergi mükelleflerinin parasını koruma şansı verirken diğer yandan da Netanyahu’ya ise İsrail sağında işine yarayabilecek bir diplomatik bağımsızlık imajı sağlıyor. Zira son dönemde İsrail’in yalnızlığı söylemi üzerinden yaptığı politik yatırım, İsrail’i kendi kendine yetebilen “neo-Sparta ekonomisi”ne dönüştürme fikirleri ve geçtiğimiz aylarda “Yahudilerle Roma arasındaki mücadelenin hâlen devam ettiğine” dair söylemleri -ki buradaki Roma vurgusu ABD’ye alegorik bir gönderme olarak okumak makul- Netanyahu’nun kendi hareketini ve İsrail’i Gazze soykırımı sonrasındaki yeni-dünyanın gerçeklerine hazırladığı şeklinde yorumlanabilir. Bu tarz bir hazırlığın en büyük ayağı da İsrail’in ABD yardımlarından bağımsızlaşması olarak görülebilir.
Böyle bir durumda hem ABD’nin İsrail’i başına buyruk hareket etmekten caydıracak en büyük kozu da elinden gitmiş olacağından hem de İsrail için böyle bir planın orta ve uzun vadede hayata geçirilmesi oldukça sarsıcı olacağından, bunu yaklaşan seçimlerin gölgesinde Netanyahu’nun politik retoriği olarak gören isimler azınlıkta değil. Ziyaret sabahı İsrail Savunma Bakanlığının, ABD ile ortak geliştirilen Davut Sapanı hava savunma sisteminin yeni testlerini başarıyla tamamladığına dair duyurusu, iki tarafın barışın şartları konusunda ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar, savaşın araçları konusunda ortaklıklarını devam ettiğinin bir kanıtı.
Netanyahu, Kudüs’e elinde Beyaz Saray’dan koparılmış somut bir taviz olmadan dönerken arkasında İran’la müzakerenin neler getirebileceğini görmek isteyen bir Trump ve 19 Şubat’taki toplantıda kendisine Gazze’ye dair çeşitli dosyalarda baskı yapmaya hazırlanan bir barış konseyi bırakıyor. Diplomasinin imkânlarına her fırsatta sırt dönmesinin ABD liderliği ve İsrail seçmeni nezdinde keskin bir sonuç doğurup doğurmayacağı sorusu henüz netleşmiş olmasa da Netanyahu’nun 7 Ekim’den bu yana bıçak sırtında ilerlemeye alıştığı bir sır değil.