Doha’daki Hamas heyetini 9 Eylül 2025 tarihinde hedef alan İsrail saldırısı, birçok bölge ülkesi tarafından Katar’ın egemenliğini açık biçimde ihlal eden, sorumsuz ve kabul edilemez bir eylem olarak değerlendirilmiştir. Saldırının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid al-Nahyan’ın başkanlığındaki heyetin Doha’ya yaptığı ziyaret, sonrasında diğer bölge liderlerinin benzer dayanışma ziyaretleriyle devam etmiştir. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman, saldırıya bölgesel düzeyde bir yanıt verilmesi amacıyla çeşitli aktörlerle temas kurulduğunu açıklamış bu bağlamda 15 Eylül’de Doha’da Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi toplanmıştır. Gelişmeler, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri açısından ortak güvenlik iş birliğinin masadaki olasılıklardan biri olup olmadığını tartışmaya açmıştır.
KİK üyeleri, sahip oldukları ekonomik kapasite sayesinde geliştirdikleri dış politika araçlarıyla uluslararası sisteme giderek daha fazla entegre olmakta; bu durum küresel düzeydeki rollerinin güçlenmesine katkı sağlamaktadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve geldikten sonraki ilk resmî ziyaretini Körfez ülkelerine yapması, bu yükselen eğilimin erken bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Her ne kadar 2017 yılında yaşanan Katar ablukası gibi örneklerde görüldüğü üzere Körfez ülkeleri arasında çeşitli siyasi ve stratejik anlaşmazlıklar bulunsa da Yemen ve Afrika gibi sahalarda gözlemlenen rekabete rağmen bu ülkeler pek çok ortak zeminde buluşmaktadır. Özellikle ABD, bölge ülkelerinin büyük çoğunluğu için ulusal güvenlik alanında geleneksel bir ortak konumundadır. Körfez ülkeleri uzun yıllardır ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında hareket etmekte, askerî üsler tahsis etmekte ve Amerikan menşeili silah sistemlerine yatırım yapmaktadır. Bu çerçevede Doha’daki saldırı özellikle BAE ve Suudi Arabistan gibi önde gelen KİK üyeleri açısından ortak bir güvenlik açmazını yeniden gündeme getirmiştir.
Mevcut uluslararası ve bölgesel konjonktür, bölgedeki yapısal kırılganlıkların aşılması hâlinde savunma sanayisinin yerlileştirilmesi ve müttefiklerin çeşitlendirilmesi yönündeki stratejik gündemlerin ivme kazanabileceğine işaret etmektedir. Zira güvenlik bakımından tek bir aktöre bağımlı olunması, bu tür kriz durumlarında Körfez ülkelerini alternatiften yoksun bırakma riski taşımaktadır.
Savunma Sanayisinde Yerlileşme ve Alternatif Tedarik Yolları
Körfez ülkeleri son yıllarda savunma sanayisi alanında önemli bir pazar hâline gelmiştir. Örneğin, 2025 yılı Mart ayında Katar, ABD’den 2 milyar dolar değerinde MQ-9 Reaper silahlı insansız hava aracı satın almıştır. İlk Trump yönetimi döneminde Suudi Arabistan ile imzalanan ve toplam değeri 142 milyar doları bulan; hava savunma sistemleri, insansız hava araçları ve fırkateynleri içeren kapsamlı anlaşma, ABD tarihinin en büyük silah satışı olarak kayıtlara geçmiştir. Benzer biçimde yine Trump döneminde BAE ile F-35 ve MQ-9 satışları gündeme gelmiş olsa da Joe Biden yönetimi söz konusu satışları teknoloji güvenliği gerekçesiyle askıya almıştır. Saldırıdan hemen önce Trump yönetiminin Körfez’e stratejik silah sistemlerinin satışını kolaylaştıracak çeşitli yasal düzenlemeler üzerinde çalıştığı kamuoyuna yansımıştır. Ancak 9 Eylül saldırısı sırasında Amerikan yapımı hava savunma sistemlerinin yetersiz kalması, bu sistemlere yönelik güvenin sarsılmasına ve mevcut anlaşmaların geleceğine dair soru işaretlerine yol açmıştır. Bu yapısal eğilimler doğrultusunda Körfez ülkeleri, savunma sanayisinde yerli üretimi teşvik etme ve tedarik kaynaklarını çeşitlendirme yönünde adımlar atmaktadır. Özellikle Güney Kore gibi Asya-Pasifik ülkeleriyle yapılan anlaşmalar dikkat çekicidir. BAE ve Suudi Arabistan, son aylarda Güney Kore menşeli savunma sistemlerinin envantere katılması konusunda anlaşmalar imzalamıştır. Ayrıca Suudi Arabistan savunma sanayine ilişkin 2030 Vizyonu hedeflerinin gerisinde kalınması nedeniyle kısa süre önce savunma bakanını görevden almıştır. Bu çabalar kapsamında Türkiye de öne çıkan tedarikçilerden biri hâline gelmektedir. Nitekim geçtiğimiz yıl Katar Savunma Bakanlığı ile Türk savunma sanayisi firması DEARSAN arasında hücum botu üretimi konusunda bir anlaşma imzalanmıştır. Nitekim hâlihazırda iki ülke arasında “Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği” seviyesinde ilişkiler devam etmekte ve Türkiye, Katar’daki askerî varlıkları ile ülkenin en önemli güvenlik ortaklarından birisi olarak ön plana çıkmaktadır. Bu çerçevede Katar açısından bakıldığında, ABD sistemlerinin saldırıyı önlemedeki yetersizliği ve yüksek maliyetleri göz önünde bulundurulduğunda, Katar başta olmak üzere Körfez ülkelerinin alternatif tedarikçilere yönelmesi kaçınılmaz görünmektedir.
Müttefiklerin Çeşitlendirilmesi
Saldırı, Körfez ülkelerinin müttefik çeşitlendirme stratejilerini de güçlendirmiştir. Ortak bir güvenlik mimarisine sahip olmalarına ve ABD ile derin müttefiklik ilişkileri sürdürmelerine rağmen saldırı sonrası ortaya çıkan güven bunalımı yeni dış politika arayışlarına teşvik etmektedir. Bu bağlamda Çin ile geliştirilen ekonomik ilişkiler öne çıkmaktadır. Mayıs 2025’te Çin, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve KİK ülkeleri arasında gerçekleştirilen ilk zirvede açık küresel ticaret sistemine bağlılık ve İsrail-Filistin meselesinde ortak bir duruş sergilenmiştir.
Aynı yıl, Kuşak ve Yol Girişimi’nin onuncu yıldönümü çerçevesinde düzenlenen zirvede, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Umman temsilcileri ile Hong Konglu muhataplar arasında finansal düzenlemeleri kapsayan anlaşmalar imzalanmıştır. KİK son yıllarda Çin (2022), Orta Asya ülkeleri (2023), ASEAN (2023) ve Avrupa Birliği (2024) ile ilk kez devlet başkanları düzeyinde zirveler gerçekleştirmiş; Japonya, Hindistan ve Brezilya ile de bakanlık düzeyinde diyalog mekanizmaları oluşturmuştur. Ayrıca Afrika’ya yapılan yatırımlar da son on yılda 100 milyar doları aşmıştır. Tüm bu gelişmeler, Körfez ülkelerinin Batılı müttefikleriyle olan ilişkilerde daha fazla pazarlık gücü kazanma arzusunu ve Batı dışı aktörlerle daha dengeli ilişkiler kurma eğilimini göstermektedir.
Körfez’de Ortak Güvenlik Stratejisinin Önündeki Engeller
Körfez ülkeleri için Doha’nın hedef alındığı saldırıdan sonra ortak güvenlik stratejisi daha sesli gündeme getirilir olsa dahi ülkeler için askerî iş birliğinin ve güvenlik gereksiniminin yerel çözümlerle ikame edildiği bir mimarinin önünde çeşitli engeller mevcuttur. Öncelikle Körfez ülkelerini, Suudi Arabistan dışında hem coğrafi olarak hem de demografik anlamda küçük ülkeler teşkil etmektedir. Ayrıca nüfusun büyük bir çoğunluğunu ülkeye dışarıdan gelen yabancı işçiler oluşturmaktadır. Ülke vatandaşları ülkenin yüksek gelirli sınıfını teşkil etmekte çoğunlukla da devlet kurumlarında ve hizmet sektöründe yönetici pozisyonunda yer almaktadır. Ayrıca petrole bağlı gelirlerin dağıtımı ve siyasi katılımın sınırlanması gibi gerekçelerle yabancıların vatandaşlık alması da istisnai durumlarda mümkün olmaktadır. Dolayısıyla bölge askerî faaliyetleri yürütecek yeterli nüfus kaynağından mahrumdur bu da getirilmesi muhtemel bölgesel güvenlik çözümlerinin önündeki başlıca engeldir. Ayrıca Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğu bağımsızlıklarını 20. yüzyılın ortalarında kazanmış olup, bu tarihten itibaren Batılı devletlerle tesis edilen kurumsal bağımlılık ilişkileri büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir. Özellikle askerî alanda ABD ve diğer Batılı ülkelerle kurulan iş birliklerinin çoğu, sömürge döneminin mirası niteliğindedir. Günümüzde dahi, bazı Körfez ülkelerinde İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerin emekli general ve amiralleri askerî akademilerde, polis okullarında ya da devlet liderlerinin güvenlik birimlerinde danışman olarak görev yapmaktadır. Bu kurumsal derin bağın da gösterdiği üzere Körfez ülkeleri yalnızca silah sistemleri açısından değil; organizasyonel anlamda da Batılı müttefikleri ile bağımlılık ilişkisine sahiptir. Bu ilişki de kollektif biçimde stratejik otonomi kapasitesinin geliştirmesini güçleştirmektedir.
Sonuç
Sonuç olarak 9 Eylül 2025 tarihinde Doha’ya yönelik gerçekleştirilen saldırı, Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisine yönelik yapısal bağımlılıklarını ve stratejik kırılganlıklarını yeniden görünür kılmıştır. Bu saldırı, KİK ülkelerini yalnızca mevcut savunma ve güvenlik yapılarını gözden geçirmeye değil aynı zamanda daha yerli, çok taraflı ve esnek bir stratejik yapılanmaya yönelmeye sevk etmiştir. Ancak bölgesel güç asimetrileri, demografik sınırlılıklar ve kurumsal bağımlılık ilişkileri dikkate alındığında, Körfez’de sürdürülebilir ve bağımsız bir ortak güvenlik mimarisi inşa edilmesinin kısa vadede oldukça güç olduğu değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, savunma sanayisinde yerlileştirme, tedarikçi ve müttefik çeşitlendirme gibi stratejilerle bu bağımlılığın orta vadede aşılmasına yönelik çabaların artarak devam edeceği öngörülmektedir.