Fransa, 17 Temmuz 2025’te Senegal’deki 65 yıllık askerî varlığını resmen sona erdirdi ve Camp Geille ile Dakar Hava Üssü’nü Senegal güçlerine devretti. Bu sembolik adımla Fransa, bir zamanlar daha geniş bir postkolonyal güvenlik çerçevesinin parçası olarak askerî anlamda hâkimiyet kurduğu Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki kalıcı askerî altyapısını tamamen tasfiye etmiş oldu. Bu hamle, 2022’de başlayan ve Fransa’nın Mali, Burkina Faso, Nijer, Çad, Fildişi Sahili ve Gabon’dan güçlerini çekmesiyle sonuçlanan daha kapsamlı bir geri çekilme sürecinin son halkasıdır. Gabon’da sembolik bir “ortak kamp” ve Cibuti’de geleneksel bir üs hâlen faaliyet gösterse de Fransa’nın Afrika’daki askerî varlığı önemli ölçüde azalmıştır. Bu değişim Fransa için yalnızca bir askerî yeniden yapılanmayı değil aynı zamanda Afrika’daki güven ve nüfuzunun uğradığı derin bir erozyonu da gözler önüne sermektedir.
On yıllar boyunca Fransa’nın Afrika’daki askerî varlığı; Paris’in bölgesel istikrarın garantörü olarak hareket etmesini sağlayan stratejik ortaklıklar, siyasi nüfuz ve ekonomik ilişkilerin tartışmalı bir karışımı olan “Françafrique” kavramıyla tanımlandı. İkili savunma anlaşmaları ve doğrudan müdahaleler yoluyla Fransa; darbeler, isyanlar ve dış müdahalelere karşı bir güvenlik şemsiyesi sunan aktör olarak konumlandı. 2013’te Mali’ye yapılan Serval müdahalesi ve ardından gelen daha geniş çaplı Barkhane Operasyonu, sömürge sonrası dönemde bu politikanın en açık ifadeleri oldu. El-Kaide, DEAŞ ve bağlantılı grupları Sahra Çölü’nden ve Nijer Nehri etrafında çıkarma amacıyla G5 Örgütü (Çad, Nijer, Mali, Burkina Faso ve Moritanya) Ortak Kuvveti ile iş birliği içinde hareket eden 5.000’den fazla Fransız askeri Barkhane Operasyonu kapsamında bölgede konuşlanmıştı. Ancak taktiksel zaferlere rağmen bu kampanya, stratejik düzeyde sınırlı kazanımlar sağladı. Silahlı gruplar yalnızca etkilerini sürdürmekle kalmadı aynı zamanda sınırların ötesine yayıldı; insani krizler derinleşti ve Fransa’nın bölgedeki rolü hem Afrika’da hem de kendi kamuoyunda giderek daha fazla sorgulanmaya başladı.
2022 yılına gelindiğinde, Mali, Burkina Faso ve Nijer’de art arda yaşanan askerî darbeler, Fransız karşıtı duyguların hızla yükselmesine neden oldu. Yeni askerî rejimler, Fransa’nın stratejik niyetlerini sorgulayarak ülkenin varlığını artık istikrar sağlayan bir unsurdan ziyade sömürge döneminden kalma bir kalıntı olarak nitelendirmeye başladı. Fransa’nın Afrika ordularıyla uzun süredir sürdürdüğü asimetrik “ortaklık” modeli, artan egemenlik söylemleri ve halkın öfkesi karşısında çöktü. Fildişi Sahili ve Senegal gibi göreceli olarak istikrarlı müttefikler bile güvenlik düzenlemelerini yeniden değerlendirme yoluna gitti. Bir başka geleneksel müttefik olan Çad’da ise Fransız güçleri, artan iç siyasi baskılar sonucu ülkeden çekildi. 2025 ortası itibarıyla Fransa’nın Afrika genelindeki asker sayısı sadece beş yıl önce 10.000 civarındayken 2.000’in altına düştü. Bu askerlerin büyük kısmı eğitim faaliyetlerinde ya da Cibuti’de konuşlandırılmış durumdadır. Fransız kalıcı üslerinin sona ermesi yalnızca sembolik bir kopuş değil aynı zamanda stratejik bir kırılmayı da temsil ediyor. Eski sömürge metropolü artık varsayılan güvenlik sağlayıcı olarak görülmemekte aksine kimi yerlerde gerilimleri yatıştırmak kadar alevlendirme potansiyeli taşıyan kutuplaştırıcı bir aktör olarak algılanmaktadır.
Cezayir Boyutu: Stratejik Bir Yük Olarak Tarih
Fransa’nın Afrika’daki azalan etkisini tam anlamıyla kavrayabilmek için tarihi yaraları ve çözülmemiş gerilimleriyle hâlâ Paris’i meşgul eden eski sömürgesi Cezayir ile olan ilişkilerine yakından bakmak gerekmektedir. Diğer birçok Afrika ülkesinden farklı olarak Cezayir’in bağımsızlık savaşı (1954–1962), yalnızca siyasi değil aynı zamanda oldukça şiddetli bir sömürgeden kurtulma mücadelesi olarak tarihe geçti. Bu savaşın Cezayir’de bıraktığı travma, iki ülke arasında hâlen çözülmemiş bir yara olarak varlığını sürdürmektedir. 60 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Fransa ile Cezayir arasındaki diplomatik ilişkiler hâlâ ortak bir vizyonla değil, geçmişin gölgesiyle şekillenmektedir.
Fransa’nın “tarihsel uzlaşma” yönündeki çabaları da çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlandı. Resmî pişmanlık açıklamaları tam anlamıyla bir özür niteliği taşımadı ve Fransa’daki iç siyaset, özellikle Cezayirli göçmenleri hedef alan sağcı söylemlerle bu diplomatik adımları sık sık boşa çıkardı. Cezayir ise bu ikircikli tavrı yalnızca ahlaki bir eksiklik olarak değil, Fransa’nın sömürgeci zihniyetten bütünüyle kopamadığının bir göstergesi olarak yorumladı. Bunun stratejik yansımaları da oldu. Cezayir’in, Barkhane Operasyonu sırasında Fransa ile iş birliğine gitmemesi, Paris’in Sahel’de Kuzey Afrika desteğine bel bağlayamayacağını ortaya koydu. Son yıllarda Cezayir, Türkiye, Rusya ve Çin gibi aktörlerle ilişkilerini güçlendirerek Batı merkezli bir düzen yerine çok kutuplu ve Batı sonrası bir vizyonu sürdürdüğünü yineledi. Cezayir’in Afrika Birliği’ndeki diplomatik ağırlığı, Mağrip ve Sahel’deki istihbari kapasitesi ve enerji tedarikçisi bir aktör olarak konumu göz önüne alındığında, Fransa’nın bu ülkeyle yeniden güven inşa edememesinin bölgesel iş birliklerinin önünü tıkayan yapısal bir engel hâline gelmesine neden olmaktadır. Fransa-Cezayir ilişkilerinin iyileşememesi, Fransa’nın Sahel’de çok taraflı ve güvenilir bir güvenlik mimarisi kurma potansiyelini büyük ölçüde zayıflatmış durumdadır.
Jeopolitik Sonuçlar: Güç Boşluğu ve Rekabet
Fransa’nın çekilmesiyle oluşan boşluk, batı dışı aktörler tarafından hızla doldurulmaya başlandı. Rusya’nın Wagner Grubu’ndan dönüştürdüğü “Afrika Corps (Afrika Kolordusu)” artık Mali, Burkina Faso ve Nijer’de açık biçimde faaliyet gösteriyor ve rejimlere koruma sağlıyor. Bunun karşılığında ise bu paralı asker grupları ülkelerdeki doğal kaynaklara erişim imkânı buluyor. Türkiye, Sahel bölgesindeki diplomatik ve askerî iş birliğini genişletirken; Çin ise altyapı projeleri ve koşulsuz kredilerle kıtadaki etkisini daha da derinleştirmektedir. Bu güç kayması, doğrudan güvenlik sahasında etkilerini göstermektedir. 2021 itibarıyla dünyadaki terör bağlantılı ölümlerin neredeyse yarısı Sahel’de yaşanıyordu. Bugün gelinen noktada Fransa’nın da bölgede bir güvenlik mimarisi inşa etmeksizin silahlı grupların faaliyetlerini daha da genişlettiği bir istikrarsızlık ve kriz alanı olarak terk ettiği Sahel, bölgedeki güvenliği yönetecek kapsamlı ve koordineli bir yapının olmamasından dolayı hızla yönetilemeyen bir güvenlik boşluğuna dönüşme riski taşımaktadır. Yerel ordular ise hem kaynak yetersizliğiyle hem de siyasal baskılarla mücadele etmeye çalışmaktadır.
Fransa’nın Batı Afrika ve Sahel bölgesine yönelik bugün için çerçevesi belirlenmiş bir stratejisi bulunmamaktadır. Bu belirsiz geçiş sürecinde, askerî araçların yerini giderek yumuşak güç unsurlarının alacağı tahmin edilmektedir. Fransa bu yeni dönemde, kalıcı üslerden ziyade eğitim, istihbarat ve ortak operasyonlara dayalı daha esnek bir ortaklık modeline geçme eğilimindedir. Gabon’daki “ortak kamp” ve Cibuti’deki geleneksel üs, bu stratejinin pilot uygulamaları olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu yaklaşım yalnızca askerî değil, siyasal bir dönüşüm de gerektirmektedir.
Sonuç olarak Fransa’nın Batı Afrika ve Sahel’den askerî olarak çekilmesi, Paris’in bölgeye yönelik güvenlik konumlanmasında postkolonyal bir dönemin sonuna işaret etmektedir. Ancak söz konusu dönüşüm, nasıl bir gelecek inşa edileceğine ilişkin henüz net bir vizyon ortaya koymamaktadır. Askerî üslerin sembolik biçimde devredilmesi ise bir yandan sınırların ve yerel hassasiyetlerin farkına varılmasını diğer yandan da Fransa’nın bölgedeki meşruiyet kaybını kabul etmesini içermektedir. Fransa’nın bu askerî geri çekilişinin, yeniden yapılanmaya mı yoksa kıtadan tamamen bir çekilişe mi dönüşeceği sorusunun yanıtı; Fransa’nın Afrika’ya yönelik politika ve stratejisi ile şekillenecektir.