Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin 25-26 Şubat tarihlerinde İsrail’e gerçekleştirdiği ziyaret, Hindistan’ın yıllardır adım adım yürüttüğü dış politika kaymasının artık saklanmayan bir ilanıdır. Yeni Delhi, Filistin merkezli denge siyasetinden uzaklaşıp İsrail’le güvenlik, teknoloji ve jeoekonomik eksende daha sıkı bir hatta yerleşmektedir. Ziyaretin Gazze’deki savaşın kısmi ateşkes sürecine girdiği ve İran’a yönelik askeri senaryoların konuşulduğu bir döneme denk gelmesi, bu kaymanın yalnızca ikili ilişkiler değil, daha geniş bölgesel mimari açısından da anlam taşıdığını gösteriyor.
Ziyaretin dikkat çekici bir diğer boyutu ise Türkiye’nin hem ziyaret öncesinde hem de ziyaret sırasında dolaylı biçimde hedef olarak gösterilmesiydi. Ziyaret öncesinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ortaya attığı ve İsrail, Hindistan, Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörleri kapsayabilecek bir “altıgen koalisyon” fikrinden söz etmesi, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki bloklaşma tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu ittifak önerisini İsrail’in özellikle Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY ile gelişen iş birliğini Hindistan’la aynı jeopolitik çerçevede buluşturma arayışı olarak yorumlamak mümkün. Bu durum Türkiye açısından dolaylı bir çevreleme girişimine işaret ediyor.
Hindistan-İsrail İlişkileri Bu Noktaya Nasıl Geldi?
İsrail 1948’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Hindistan bu devleti hemen tanımamış, hatta Birleşmiş Milletler (BM) üyeliğine karşı oy kullanmıştı. Resmî tanıma 1950’de gelse de diplomatik ilişkiler ancak 1992’de kuruldu. Soğuk Savaş boyunca Yeni Delhi, enerji bağımlılığı, Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkileri ve iç siyasi dengeler nedeniyle Arap dünyasıyla uyumlu bir çizgi izledi ve Filistin davasını güçlü biçimde destekledi. Ancak 1990’lardan itibaren bölgesel dengeler değişti. Arap ülkelerinin Filistin konusundaki hassasiyetinin azalması ve İsrail’in savunma ile teknoloji alanında sunduğu imkânlar, Hindistan’ın Tel Aviv’le ilişkilerini hızla derinleştirmesine zemin hazırladı.
2014’te Hindu milliyetçisi BJP’nin Modi liderliğinde iktidara gelmesiyle birlikte Hindistan’ın Filistin merkezli denge politikası belirgin biçimde aşınmaya başladı. Modi döneminde İsrail ile savunma iş birliği zirveye taşınırken, BM’deki geleneksel Filistin yanlısı tutum da zayıfladı. Özellikle 7 Ekim sonrası süreçte Hindistan, söylemde iki devletli çözümü korusa da pratikte İsrail’e koşulsuz destek veren bir çizgiye evrildi.
Modi 2017’de İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı olarak bu yeni dönemi sembolik olarak da pekiştirdi. Modi döneminde Hindistan, İsrail savunma sanayisinin en büyük ithalatçılarından biri hâline gelirken; silah ticareti hariç ikili ticaret hacmi 2023 itibarıyla 10 milyar doları aştı. İsrail, Modi döneminde Hindistan’ın Rusya’dan sonraki en büyük silah tedarikçisi konumuna yükselirken; Hindistan da İsrail’in bir numaralı müşterisi hâline geldi.
Ayrıca ilişkilerdeki derinleşme yalnızca askeri ve ekonomik alanla sınırlı kalmadı. Son yıllarda ikili ilişkileri besleyen en önemli faktör tarafların ortak bir ideolojide buluşuyor olması. Özellikle 2014 yılından bugüne taraflar arasında ideolojik düzlemde belirgin bir yakınlaşma ortaya çıktı. BJP’nin dayandığı Hindutva ideolojisi, Hindistan’ı bir Hindu ulusu olarak tanımlama ve küresel ölçekte Hindular için doğal bir vatan olarak konumlandırma hedefi taşırken, bu yaklaşım İsrail’in kendisini bir Yahudi devleti olarak tanımlamasıyla paralellik gösteriyor. Bu çerçevede BJP tabanı ve Hindu milliyetçi çevrelerde İsrail’e yönelik sempati artarken bazı siyasetçiler İsrail’in güvenlik politikalarının Keşmir’de uygulanması gerektiğini savunarak iki ülke arasındaki ideolojik benzerliği açık biçimde dile getiriyor. Böylece Modi döneminde Hindistan–İsrail ilişkileri, stratejik iş birliğinin ötesine geçerek kimlik ve güvenlik eksenli bir ideolojik ortaklık boyutu da kazandı demek mümkün.
İsrail’in Hindistan’la geliştirdiği bu stratejik yakınlaşma yalnızca ikili ilişkilerle sınırlı kalmıyor. Netanyahu, Yeni Delhi’yi daha geniş bir bölgesel güvenlik ve iş birliği mimarisinin parçası hâline getirme arayışında. Nitekim Netanyahu’nun ziyaret öncesinde gündeme getirdiği “altıgen ittifak” söylemi de bu arayışın en somut göstergelerinden biridir.
Hindistan-İsrail Ekseni Türkiye Açısından Ne Anlama Geliyor?
Modi’nin İsrail ziyareti sırasında en çok tartışılan başlıklardan biri de hiç şüphesiz, Netanyahu’nun gündeme getirdiği “altıgen ittifak” söylemi ve buna eşlik eden “düşman ekseni” tanımlaması oldu. Netanyahu, Modi’nin ziyaretinden üç gün önce, 22 Şubat’ta yaptığı açıklamada, bölgedeki radikal Şii ve Sünni eksenlerine karşı Hindistan, Yunanistan ve GKRY’nin de yer alacağı bir “altıgen koalisyon” fikrinden söz etti. Bu açıklama, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki bloklaşma tartışmalarını yeniden canlandırırken aynı zamanda kaçınılmaz biçimde Türkiye karşıtı bir eksen oluşabileceğine dair yorumları da güçlendirdi.
Netanyahu’nun gündeme getirdiği bu tür bir koalisyon fikri Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişmedir. Zira önerilen ittifak, Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan geniş bir jeopolitik hattı kapsamaktadır. Bu hat, Türkiye’nin hem enerji hem de güvenlik politikalarının yoğunlaştığı alanlarla doğrudan kesişmektedir. Özellikle Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY’nin dahil olduğu bir güvenlik ve iş birliği çerçevesinin İsrail’le kurumsallaşması; deniz yetki alanları ve enerji hatları gibi konularda Türkiye’nin uzun süredir savunduğu pozisyonların karşısında daha örgütlü bir blok oluşmasına zemin hazırlayabilir.
Nitekim ziyaret sırasında her iki başbakanın da Osmanlı Devleti karşıtı söylemlerini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Modi konuşmasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşıp Hayfa’da ve bölgenin farklı noktalarında hayatını kaybeden dört binden fazla Hindistan askerine atıfta bulundu. Netanyahu ise Osmanlı’ya karşı savaşan Hint birliklerini “İsrail’in özgürleşmesine katkı sunan cesur askerler” olarak andı. Bu anlatıyı sadece sembolik bir atıf olarak görmemek gerekiyor. Zira o dönemde Hindistan bağımsız bir aktör değil, Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesiydi. Cephede savaşan Hint askerleri, kendi ulusal iradeleri doğrultusunda değil, Birleşik Krallık’ın emperyal politikaları çerçevesinde seferber edilmişti. Dolayısıyla bugün “ortak tarihsel mücadele” olarak sunulan söylem, sömürge gerçekliğini arka plana iten seçici bir hafıza üretimine dayanıyor.
Bu nedenle söz konusu tarihsel referans, sadece retorik bir ayrıntı olarak görülmemelidir. Zira Osmanlı referansının yeniden dolaşıma sokulması, yalnızca geçmişe dönük bir anma değil, Türkiye’nin artan diplomatik ve askeri görünürlüğü bağlamında bir siyasal mesaj işlevi görüyor.
Ayrıca bu denklemde, her iki ülke tarafından da tehdit olarak algılanan ve “radikal Sünni ekseni” içinde değerlendirilen Pakistan da önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Pakistan ile Suudi Arabistan arasında geçtiğimiz aylarda imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Antlaşması ve sonrasında Türkiye’nin de buna dahil olma söylemleri hem Hindistan hem de İsrail tarafından temkinle karşılanmıştı. Pakistan’ın nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke olması ve Hindistan’la kronik çatışma potansiyeli taşıyan bir denklem içinde bulunması, Hindistan–İsrail savunma iş birliğini yalnızca ikili bir teknoloji alışverişi olmaktan çıkararak daha geniş bir stratejik ortaklığa dönüştürüyor.
Elbette söz konusu koalisyon fikrinin şimdilik Netanyahu’nun söylem düzeyinde kaldığını da belirtmek gerekiyor. Modi, ziyareti sırasında yaptığı açıklamalarda bu konuya değinmedi. Ancak bu öneriyi açık biçimde teyit etmese de Hindistan–Ortadoğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) ve Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve ABD’den oluşan I2U2 gibi çok taraflı girişimleri güçlendirme çağrısı yaptı. Aynı zamanda Hindistan’ın, dış politika geleneğinde bu tür açık biçimde adlandırılmış güvenlik ittifaklarına mesafeli durduğunu belirtmekte fayda var. Yeni Delhi, Soğuk Savaş döneminden beri stratejik özerklik bağlamında resmi askeri bloklara dahil olmaktan kaçınıyor. Bu nedenle Hindistan’ın İsrail’le savunma teknolojileri, güvenlik ve stratejik iş birliği geliştirmesi beklenen bir durum olsa da Netanyahu’nun tasvir ettiği şekilde resmi ve adı konmuş bir güvenlik ittifakına dahil olma konusunda temkinli davranması muhtemeldir.