Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

İbrahim Kalın’ın Libya Ziyareti ve Yeni Dönemin Stratejik Yansımaları

Libya, 2011’de Kaddafi rejiminin devrilmesinden bu yana iç savaş, siyasi parçalanmışlık ve dış müdahalelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir krizle anılmaktadır. Ülke, bir yandan Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi (TM) ile Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükûmeti (UBH) arasında bölünmüşlüğü aşmaya çalışırken diğer yandan enerji gelirlerinin paylaşımı, güvenlik sektöründeki parçalanma ve Doğu Akdeniz’deki jeopolitik rekabetin baskısı altında bulunmaktadır. Böylesi bir ortamda Türkiye özellikle 2019’da Trablus hükûmetiyle imzaladığı güvenlik ve deniz yetki alanı mutabakatıyla sahada belirginleşen bir aktör hâline gelmiştir. Son dönemde ise MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Libya’ya yaptığı ve Halife Hafter ile de görüşmeyi içeren ziyareti, Ankara’nın Libya politikasında yeni bir safhaya işaret etmektedir. Bu ziyaret, hem Türkiye’nin Libya içindeki etkinliğinin çok boyutlu hâle geldiğini hem de İtalya gibi Avrupalı aktörlerle koordinasyonunun giderek arttığını ortaya koymuştur.

Türkiye’nin Siyasi Uzlaşıya Katkı Potansiyeli

Libya’da seçimlere gidilmesinin önündeki en büyük engel, UBH ile TM arasındaki süregelen bölünmüşlüktür. Türkiye, Trablus ile güçlü siyasi, askerî ve ekonomik ilişkiler geliştirmiştir. Ancak son dönemde Bingazi–Tobruk hattında da diplomatik kanallar açarak taraflar arasında potansiyel bir kolaylaştırıcı rol üstlenebilecek konuma geldiği söylenebilir. Ankara’nın bu süreçteki avantajı, sahadaki askerî varlığı ve siyasi meşruiyetini Trablus ile kurduğu ilişkiler üzerinden sürdürmesidir. Ancak Libya yalnızca yerel değil aynı zamanda küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir krizdir. Dolayısıyla Türkiye’nin başarılı bir kolaylaştırıcı olabilmesi, tek taraflı inisiyatiflerden ziyade BM, ABD, İtalya ve Mısır gibi aktörlerle koordineli hareket etmesine bağlıdır. Özellikle Hafter cephesiyle kurulan diyalog, Ankara’nın esnekliğini ve pragmatizmini göstermektedir. Türkiye’nin geçmişte ticari kanalları açık tuttuğu Hafter yönetimiyle bugün siyasi temas kurması, Ankara’yı hem Trablus hem de Tobruk nezdinde göz ardı edemeyeceği kalıcı bir aktör konumuna yerleşmiştir.

Diğer taraftan 21 Ağustos 2025’te BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından BM Güvenlik Konseyine sunulan yeni yol haritası, Libya’daki siyasi çıkmazı aşmaya yönelik en kapsamlı girişimlerden biri olarak dikkat çekmektedir. Planın üç temel ekseni, seçim çerçevesinin oluşturulması, bölünmüş kurumların birleştirilmesi ve yapılandırılmış diyalog mekanizmalarının devreye sokulmasıdır. Bu kapsamda teknik açıdan sağlam ve uygulanabilir bir seçim yasasının hazırlanması, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonunun yeniden yapılandırılması ve yasal düzenlemelerin kısa sürede tamamlanması hedeflenmektedir. Aynı zamanda doğu ve batıdaki paralel hükûmetlerin tek bir çatı altında toplanması ve toplumsal kesimlerin sürece katılımını sağlayacak diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesi öngörülmektedir. Yol haritası umut verici olmakla birlikte silahlı grupların sahadaki hâkimiyeti ve paralel güvenlik yapılarının varlığı seçimlerin güvenliği açısından ciddi risk oluşturmaktadır. Bununla beraber 16 Ağustos’ta yapılan belediye seçimlerinde %71 oranında katılım sağlanması, halkın seçim sürecine güçlü desteğini göstermiş ve planın iç meşruiyetini pekiştirmiştir. Türkiye, bu süreçte yalnızca sahadaki askerî ve ekonomik varlığıyla değil aynı zamanda diplomatik esnekliğiyle de öne çıkmaktadır. Trablus ile kurduğu güçlü ilişkilerin yanı sıra Bingazi–Tobruk hattında açtığı diplomatik kanallar, Ankara’ya seçim yasalarının hazırlanması, kurumsal reformların ilerletilmesi ve siyasi uzlaşıya katkı sağlama noktasında özel bir avantaj sunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, BM yol haritasının uluslararası destek bulmasında tamamlayıcı bir unsur, taraflar arası iletişimin kolaylaştırılmasında ise kritik bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Ankara’nın dengeli yaklaşımı, Libya’daki seçim sürecinin başarısı açısından yalnızca yerel aktörler için değil aynı zamanda uluslararası toplum nezdinde de güven artırıcı bir unsur olarak dikkat çekmektedir.

Doğu Akdeniz’de Enerji Jeopolitiği ve Deniz Yetki Alanları Tartışması

Libya, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Yunanistan, Girit ve küçük Gavdos adasına geniş bir münhasır ekonomik bölge (MEB) atfetmeye çalışarak Libya kıyılarının haklarını gasp etme çabasındadır. Ancak uluslararası deniz hukuku uygulamalarında küçük adaların büyük kara parçaları karşısında sınırlı etkiye sahip olduğuna dair çok sayıda emsal bulunmaktadır. Bu nedenle Trablus’un 2019’da Türkiye ile imzaladığı MEB mutabakatı ve Tobruk’un da bu anlaşmayı onaylama sürecini başlattığı ortam, Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki stratejik manevra alanını genişletmesinin yanı sıra Yunanistan’ın maksimalist tezlerine karşı Libya’nın haklarını da savunmuştur. Türkiye’nin bu anlaşma üzerinden kazandığı meşru pozisyon hem Libya’nın egemenlik haklarını koruyan hem de bölgedeki denklemlerde dışlanamayacak bir ortak olarak öne çıkan bir aktör olmasını sağlamıştır. Ayrıca Libya, Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biri olarak enerji piyasalarında kritik bir konuma sahiptir. 2025 yazı itibarıyla günlük üretimini 1,38 milyon varile yükselten Libya Ulusal Petrol Şirketi (NOC), 2028 için 2 milyon varillik iddialı bir hedef belirlemiş, Honeywell ve diğer uluslararası şirketlerle yürütülen modernizasyon projeleriyle üretim kapasitesini artırma yolunda önemli adımlar atmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin rolü iki açıdan öne çıkmaktadır. İlk olarak Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) sahadaki yatırımları ve 2019’da imzalanan Türkiye–Libya deniz yetki alanı mutabakatı, Ankara’ya Doğu Akdeniz enerji denkleminin merkezinde yer alma imkânı sunmaktadır. İkinci olarak ise Türk firmalarının altyapı, ulaştırma ve dijitalleşme projelerinde aktif rol üstlenmesi, Libya’nın ekonomik çeşitlendirme ve yeniden inşa çabalarına doğrudan katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla Türkiye yalnızca güvenlik alanında değil; enerji, kalkınma ve ekonomik modernizasyon boyutlarında da Libya’nın stratejik ortaklarından biri hâline gelmektedir.

Buradan hareketle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin önünde iki farklı senaryo öne çıktığı söylenebilir. İlk senaryo, Türkiye–İtalya–Libya arasında enerji güvenliği, deniz yetki alanları ve yeniden inşa projelerinde kurumsallaştırılmış üçlü bir mekanizmanın hayata geçirilmesidir. Böyle bir yapı Ankara’nın Trablus ile kurduğu güçlü bağları pekiştirirken İtalya’nın ENI üzerinden enerji sektöründeki köklü varlığı ile Türkiye’nin TPAO aracılığıyla artan yatırımlarını uyumlu bir zeminde buluşturabilir.

İkinci senaryo ise Türkiye ile Mısır arasındaki normalleşme sürecinin Doğu Akdeniz’e yansımasıdır. Kahire’nin 2020’de Yunanistan ile imzaladığı münhasır ekonomik bölge anlaşması sınırlı nitelikte olmakla birlikte, Ankara–Kahire ilişkilerindeki yumuşama daha pragmatik iş birliklerinin kapısını aralayabilir. Kısa vadede İtalya–Libya–Türkiye hattı daha uygulanabilir bir seçenek olarak görünse de orta ve uzun vadede Ankara–Kahire ilişkilerinin derinleşmesi Doğu Akdeniz’deki bölgesel denklemi dönüştürme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla her iki senaryo da Türkiye’nin diplomatik manevra alanını genişletmekte, Libya’yı yalnızca iç siyasi krizlerin değil aynı zamanda bölgesel iş birliği projelerinin merkezinde konumlandırmaktadır.

İbrahim Kalın’ın Hafter ile Görüşmesinin Önemi

İbrahim Kalın’ın Halife Hafter ile gerçekleştirdiği görüşme, Türkiye’nin Libya politikasında yeni bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Aslında 2023’ten itibaren Ankara’nın Hafter yönetimine yönelik daha yumuşak bir diplomasi dili benimsediği görülmekteydi; Kalın’ın ziyaretinin ise bu süreci yalnızca geçici bir taktik olmaktan çıkarıp kurumsallaştırdığı ve kalıcı bir strateji hâline getirdiği söylenebilir. Bu temas, Türkiye’nin Libya’daki rolünü sadece Trablus merkezli bir angajmana indirgemekten çıkararak ülkenin doğusundaki aktörlerle de doğrudan temas kurabilen çok yönlü bir diplomatik konuma taşımaktadır.

Hafter’in Türkiye’ye karşı uzun yıllar sürdürdüğü sert söylemini yumuşatmasının arkasında ise üç temel unsur olduğuna dikkat çekilebilir. İlk olarak Libya iç savaşında askerî yollarla kesin bir zafer kazanılamayacağı ve çatışmaların sürdürülebilir bir çözüm üretmeyeceği gerçeği artık taraflarca kabul edilmektedir. İkinci olarak Türkiye sahada ve uluslararası diplomatik düzlemde kalıcı bir aktör hâline gelmiş yalnızca askerî varlığıyla değil aynı zamanda siyasi, ekonomik ve enerji temelli projeleriyle de dengeleri şekillendiren bir güç olarak konumlanmıştır. Üçüncü olarak ise Libya’nın istikrarı ve yeniden inşası sürecinde pragmatizmin ağır basması, Hafter yönetimini Türkiye ile diyaloğa açık hâle getirmiştir.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin Libya’daki etkisini daha da güçlendirmektedir. Ankara, Trablus hükûmetiyle sürdürdüğü yakın ilişkilerin yanı sıra Hafter cephesi nezdinde de meşru ve vazgeçilmez bir muhatap hâline gelmiştir. Böylece Türkiye, Libya’nın doğusu ve batısı arasındaki siyasi uçurumu aşabilecek tüm taraflarla diyalog kurabilen az sayıdaki aktörden biri olma konumuna ulaşmıştır. Bu durum yalnızca Libya içindeki siyasi denklemleri değil aynı zamanda bölgesel aktörlerin Ankara’ya bakışını da dönüştürmekte; Türkiye’yi hem uzlaşı süreçlerinde hem de ülkenin yeniden inşasında merkezî bir aktör hâline getirmektedir.

Sonuç olarak MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Libya ziyareti, Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinin sürekliliğini ve çok boyutluluğunu teyit etmiştir. Ankara, bir yandan Trablus ile askerî ve siyasi bağlarını sürdürürken diğer yandan Hafter cephesiyle kurduğu diyalog sayesinde taraflar arasında vazgeçilmez bir aktör hâline gelmiştir. Nitekim Türkiye–İtalya ekseninde şekillenen iş birliği de Libya’nın yeniden inşasında ve Doğu Akdeniz’deki denge arayışlarında Ankara’ya geniş bir manevra alanı açmaktadır. BM yol haritası ise bu süreci uluslararası çerçeveye oturtarak seçimlerin önünü açabilecek potansiyele sahiptir. Dolayısıyla Türkiye’nin Libya politikası artık yalnızca kriz yönetimi değil aynı zamanda bölgesel istikrarın tesisine katkı sunan çok boyutlu bir stratejiye dönüşmüştür. Enerji, güvenlik, diplomasi ve yeniden inşa projeleri üzerinden Ankara’nın Libya’daki rolü hem ülkenin iç barışına hem de Akdeniz’in jeopolitik geleceğine doğrudan etki etmektedir.

Bu görüş yazısı 28 Ağustos 2025 tarihinde Fokus+ internet sitesinde “İbrahim Kalın’ın Libya Ziyareti ve Yeni Dönemin Stratejik Yansımaları” başlığıyla yayımlanmıştır.

ORSAM  asdasd

Kaan Devecioğlu

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar