Arama Yapın

Aramak istediğiniz kelimeyi yazın

Koordinatörlükler

Irak’ın Resmî Güvenlik Kurumları ve Haşdi Şabi Arasındaki Gerilim Hattı

28 Şubat’ta başlayan savaşın Irak sahasına yansıması son derece hızlı oldu. ABD ve İsrail’in Irak’taki bazı hedeflere yönelik hava saldırılarının yanı sıra, İran destekli milis grupların Irak’taki Amerikan varlığına ve Erbil Havalimanı gibi stratejik noktalara dönük saldırıları, çatışmanın Irak boyutunu daha görünür hale getirdi. Ancak savaşın Irak’a yansıması yalnızca bu karşılıklı saldırılarla sınırlı kalmadı. Süreç aynı zamanda Irak içindeki kurumsal rekabet alanlarını da daha görünür kıldı. Bu çerçevede özellikle Terörle Mücadele Servisi, Irak Ulusal İstihbarat Servisi ve diğer güvenlik yapıları arasındaki gerilimin arttığı; söz konusu rekabetin Irak’taki ana gündem başlıklarından biri haline geldiği görülmektedir. Hatta Haşdi Şabi ile diğer resmî güvenlik yapıları arasındaki rekabet, giderek açık bir çatışma niteliği kazanmaktadır.

Savaşın başlamasının ardından Irak İslami Direnişi çatısı altındaki bazı milis gruplarla Terörle Mücadele Servisi arasında giderek büyüyen bir gerilim ortaya çıktı. Nitekim 14 Mart 2026 itibarıyla bazı milis gruplar, Musul Barajı çevresinde Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden servisin Musul’daki karargahlarını üstü kapalı biçimde tehdit etti. Savaş sonrasında ilk kez bu noktada belirginleşen Haşdi Şabi-resmî kurumlar gerilimi, 21 Mart 2026’da Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin Bağdat’ın Mansur bölgesindeki yerleşkesine yönelik drone saldırısıyla yeni bir boyut kazandı.

Ketaib Hizbullah’ın güvenlik sorumlusu Ebu Mücahid el-Assaf’ın yaptığı resmî açıklama, Haşdi Şabi içindeki en büyük milis gruplardan birinin Irak’ın resmî istihbarat kurumunu doğrudan hedef alması bakımından son derece dikkat çekicidir. Açıklamada, Irak Ulusal İstihbarat Servisi içindeki Kürt personelin tamamı Mossad ve CIA ile bağlantılı olmakla suçlanırken Sünni personelin de Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve ABD ile iş birliği içinde olduğu ileri sürülmüştür. Açıklamanın bir diğer kritik boyutu ise “Irak İslami Direnişinin izni olmadan Irak’ta hiçbir yeni hükümetin kurulamayacağı” yönündeki açık vurgudur. Bu söylem, artık yalnızca kurumlar arası rekabetten değil, doğrudan kurumlar arası çatışmayı tetikleyebilecek bir eşikten söz edildiğini göstermektedir. Dahası, Ketaib Hizbullah’ın bağlı olduğu Haşdi Şabi’nin resmî olarak Irak başbakanına bağlı bir yapı olduğu düşünüldüğünde, ülkede güvenlik aygıtının farklı unsurlarının fiilen karşı karşıya geldiği bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Irak’ı yalnızca milis gruplar ile ABD-İran eksenli bölgesel gerilimlerin etkisine açık hale getirmemekte; aynı zamanda devletin kurumları arasında iç çatışma üretebilecek daha derin bir kırılganlık alanı yaratmaktadır.

Irak Ulusal İstihbarat Servisi’ne yönelik drone saldırısından bir gün sonra, 22 Mart 2026’da bu kez Irak Terörle Mücadele Servisi’ni hedef alan roket saldırıları gerçekleşti. Irak İslami Direnişi çatısı altındaki gölge milis yapılardan Ashab el-Kehf, Terörle Mücadele Servisini “düşman unsurları korumakla” suçladı. Bu saldırıyla birlikte milis grupların, Irak’taki bazı devlet kurumlarını da ABD ile bağlantılı görerek doğrudan hedef almaya başladığı anlaşılıyor. Bu çerçevede Irak Ulusal İstihbarat Servisi ile Terörle Mücadele Servisi, devletin diğer resmî güvenlik kurumları arasında açık biçimde hedefe konulan iki yapı olarak öne çıkmaktadır.

Rekabetin Tarihsel Arka Planı

Kurumlar arası rekabetin geçmişi daha eskiye uzanmaktadır. Rekabetin merkezindeki kurumlardan Irak Terörle Mücadele Servisi, 2003 işgali sonrasında kurulan ve Savunma Bakanlığı’na bağlı klasik askeri kuvvetlerden bağımsız faaliyet gösteren, doğrudan Silahlı Kuvvetler Başkomutanına, yani başbakana bağlı elit bir yapıdır. Birim personelinin önemli bir kısmı kuruluşundan itibaren ABD, Avustralya ve Ürdün’deki eğitim programlarına katılmış; özellikle ABD askerleri tarafından da yoğun bir eğitim sürecinden geçirilmiştir. Bu durum, servisi hem kapasite hem de kurumsal kültür bakımından diğer güvenlik birimlerinden belirgin şekilde ayırmıştır. Öte yandan Terörle Mücadele Servisi, Irak’taki siyasi rekabetin de önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Özellikle Şubat 2007 ile Mayıs 2020 arasında, İran’a yakın olduğu düşünülen Şii kökenli General Talib Şigati’nin başkanlığı döneminde, Nuri Maliki’nin politikaları doğrultusunda birimin Dava Partisi’ne yakın kadrolarla doldurulmaya çalışıldığı yönündeki tartışmalar Irak kamuoyunda sıkça gündeme gelmiştir. Buna karşılık, birim içinde ABD ile yakın ilişkileri olduğu bilinen ve Terörle Mücadele Servisi Başkan Yardımcılığı da yapmış Abdülvahab es-Saadi gibi isimler, kurumun ABD ile ilişkilerin sürmesi açısından önemli rol oynamıştır.

Haşdi Şabi içindeki milis grupların hedef aldığı bir diğer kurum olan Irak Ulusal İstihbarat Servisi de işgal sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileri olduğu bilinen Sünni kökenli Muhammed Abdullah Şehvani getirildi. İran’ın Dava Partisi ve Nuri el-Maliki yönetimiyle birlikte Irak’ta etkisini artırdığı dönemde Şehvani üzerindeki baskı da belirgin biçimde arttı. Hatta bu baskı ve rekabette İran’ın önemli payının olduğu sıkça tartışıldı. Nitekim Şehvani, 2009’da görevden ayrılırken İran’ı Irak’ta bombalı saldırı düzenlemek ve Irak Ulusal İstihbarat Servisi personelini öldürmekle suçladı. Aynı yıl Nuri el-Maliki tarafından kurumun başına Zuheyr es-Sabavi atandı. Haydar el-Abadi döneminde ise ABD’ye yakınlığıyla bilinen Mustafa el-Kazımi, Ulusal İstihbarat Servisi’nin başına getirildi. Kazımi’nin henüz başbakan olmadan önceki istihbarat başkanlığı döneminde, Ketaib Hizbullah gibi gruplar onu Kasım Süleymani ile Ebu Mehdi el-Mühendis’in öldürülmesinde ABD ile iş birliği yapmakla suçladı. Başbakanlığı döneminde ise Mustafa el-Kazımi, Terörle Mücadele Servisi üzerinden Haşdi Şabi içindeki bazı tugayların ofislerine yönelik baskıyı artırdı; bu süreçte Terörle Mücadele Servisi ile milis gruplar arasındaki gerilim yeniden Irak siyasetinin ana gündemlerinden biri haline geldi.

Savaşın Gölgesinde Yeni Riskler ve Siyasi Denge Sorunu

Bugün gelinen noktada, savaşın Irak’ta yalnızca kurumlar arası bir gerilim değil, doğrudan çatışma üreten bir zemine dönüştüğü görülmektedir. Başka bir ifadeyle uzun süredir üstü örtülü biçimde ilerleyen rekabet artık yerini sıcak çatışmalara bırakmaktadır. Nitekim Irak Ulusal İstihbarat Servisi ile Terörle Mücadele Servisi karargahlarına yönelik saldırılar bu dönüşümü somut biçimde ortaya koymuştur. Haşdi Şabi’ye dönük hava saldırılarının artması ve söz konusu kurumların, milis grupların gözünde ABD ile bağlantılı yapılar olarak algılanmaya devam etmesi, bu grupların resmî güvenlik kurumlarına yönelik agresifliğini daha da artırabilir. Milis yapılar, kendilerine dönük operasyonlarla ilişkilendirdikleri kurumların kapasitesini zayıflatmak amacıyla Bağdat ve çevresinde daha sert ve daha yoğun saldırılara yönelebilir. Böyle bir tablo ise mevcut Irak hükümetinin güvenlik kurumları arasındaki dengeyi koruma kapasitesini daha da zorlayacaktır.

Söz konusu dengenin Haşdi Şabi lehine bozulması, mevcut süreçte Irak’ın karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri olarak öne çıkmaktadır. Zira zaten denetimi güç olan Haşdi Şabi içindeki grupların, hükümetten açık ya da örtülü bir onay alma imkanına ulaşması, söz konusu resmî kurumlara yönelik hamlelerini çok daha kontrolsüz bir zemine taşıyabilir. Bu nedenle kurulacak yeni hükümetin bu dengeyi nasıl yöneteceği son derece kritik olacaktır. Öte yandan aynı dengenin Irak Ulusal İstihbarat Servisi veya Terörle Mücadele Servisi lehine kurulması için atılacak sert hükümet adımlarının da Haşdi Şabi içindeki grupların devletten daha fazla ayrışan karşı hamlelerini tetikleme ihtimali bulunmaktadır. Bu çerçevede Irak’ın önündeki en ciddi sorunlardan biri, Haşdi Şabi bünyesindeki bazı grupların daha fazla devlet karşıtı güvenlik çizgisine yönelme potansiyelidir.

Son parlamento seçimlerinde yüksek sayıda milletvekili çıkaran ve Haşdi Şabi’nin siyasi uzantısı olarak görülen gruplar, bu yapının siyasal düzlemdeki etkisini daha da artırmaktadır. Bu durum, kurulacak hükümetlerin Haşdi Şabi’ye karşı hareket alanını daraltan önemli bir siyasi güç zemininin varlığına işaret etmektedir. Dolayısıyla Haşdi Şabi Irak sahasında askeri caydırıcılığını koruduğu sürece, hükümetlerin kurumlar arası dengeyi yönetirken daha itidalli ve temkinli bir çizgi izlemek zorunda kalabileceği söylenebilir.

Sonuç itibarıyla bakıldığında 28 Şubat sonrasında Irak’ta ortaya çıkan tablo, savaşın ülkeye yalnızca dış kaynaklı güvenlik riskleri taşımadığını; aynı zamanda devletin kendi güvenlik mimarisi içindeki kırılganlıkları da sert biçimde görünür hale getirdiğini göstermektedir. Haşdi Şabi’ye bağlı ya da onunla ilişkili milis yapıların, Irak Ulusal İstihbarat Servisi ve Terörle Mücadele Servisi gibi resmî kurumları doğrudan hedef almaya başlaması, uzun süredir üstü örtülü biçimde süren rekabetin artık daha tehlikeli bir eşiğe geçtiğine işaret etmektedir. Bu durum, Haşdi Şabi’nin Irak devleti içindeki muğlak konumunun yarattığı yapısal sorunu yeniden ortaya koymaktadır. Bir yandan başbakana bağlı resmî bir güvenlik yapısından söz edilirken diğer yandan bu yapının bazı bileşenleri devletin diğer resmî kurumlarını hedef alabilmektedir. Üstelik Haşdi Şabi’nin yalnızca askeri değil, parlamento ve hükümet kurma süreçlerine etki edebilen siyasi uzantıları da dikkate alındığında, mesele güvenlik alanıyla sınırlı kalmamakta; doğrudan Irak devletinin karar alma kapasitesini ve kurumsal bütünlüğünü ilgilendiren bir nitelik kazanmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemde temel mesele, yalnızca milis gruplarla resmî güvenlik kurumları arasındaki gerilimin nasıl yönetileceği değil; Irak devletinin bu çok katmanlı baskı karşısında kurumsal otoritesini ne ölçüde koruyabileceği olacaktır. Kurumsal otoritenin sağlanamaması durumunda ise Irak açısından risk yalnızca bölgesel tehditler ve dış kaynaklı çatışmalarla sınırlı kalmayacak; doğrudan bir iç çatışma olasılığı da giderek güçlenecektir. Bu senaryonun dış destekli bir iç çatışmaya evrilmesi ihtimali bulunsa da, müdahalenin niteliğinden bağımsız olarak, savaşla birlikte çatışmaya dönüşen bu sürecin kısa vadede kontrol altına alınması ve istikrarlı bir Irak tablosuna evrilmesi oldukça düşük bir olasılık olarak görünmektedir.

Etiketler

ORSAM  asdasd

Sercan Çalışkan

Tüm Yazılarını Gör

Başlıklar

Bu Yazıyı Paylaşın
Yazdır

Benzer Yayınlar