Haziran 2025’teki İsrail-İran çatışması sırasında neredeyse tamamen sessiz kalan Suriye, sadece sekiz ay sonra, 28 Şubat’ta yeniden başlayan çatışmada belirgin bir politika değişikliğine gitmiştir. Stratejik kayıtsızlıktan Arap dayanışmasına uzanan bu değişimin temelinde ise Suriye’nin İsrail ve İran’dan kaynaklanan çifte tehdit algısı ile Körfez’den aldığı siyasi-ekonomik destek bulunmaktadır. Bu makalede söz konusu değişimin nedenleri, tezahürleri ve bölgesel sonuçları incelenmektedir.
İsrail’in Haziran 2025’te İran’ın nükleer tesislerine yönelik başlattığı saldırılar ve İran’ın bu saldırılara karşı misillemeleri, Suriye’deki yeni yönetimin iktidarı devralmasının akabinde patlak veren ilk sıcak çatışma ve bölgesel kriz niteliği taşımaktaydı. Bölgesel dinamikleri derinden sarsan bu gerilim, aynı zamanda yeni yönetimin dış politikada kendisini nerede konumlandıracağına ilişkin kritik bir sınama olarak öne çıkmaktaydı. Ancak beklentilerin aksine Şam, bu çatışmaya karşı tam bir sessizliğe büründü. Öyle ki 12 gün süren çatışma boyunca Şam yönetimi ne cumhurbaşkanlığı ne de dışişleri düzeyinde herhangi bir resmî açıklama yapmış ne de İsrail uçaklarının Suriye hava sahasını kullanması veya İran füzelerinin imhası gibi olaylara tepki göstermiştir. Suriye’nin çatışmada net bir pozisyon almaktan kaçınan bu bilinçli sessizliğini, söz konusu dönem itibarıyla diplomatik esneklik sağlamayı hedefleyen bir “stratejik kayıtsızlık” politikası olarak tanımlamak mümkündür. Ayrıca bu politika, Suriye yönetiminin, yıkıcı bir iç savaşın ardından bölgedeki sıcak çatışmalardan uzak durma, iç istikrara ve yeniden yapılanmaya odaklanma stratejisinin bir yansıması olarak değerlendirilmiştir.
Suriye’nin 12 Gün Savaşı sırasında benimsediği stratejik kayıtsızlık politikası, yeni yönetimin sınırlılıklarının doğal bir sonucu ve büyük oranda bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Savaştan yeni çıkmış Suriye’nin sınırlı askeri ve diplomatik kapasitesi ile çatışmanın iki tarafı olan İsrail ve İran’ın devrim sonrası dönemde Suriye’de istikrarsızlığı körükleyen politikaları bu yaklaşımın tercih edilmesinin temel nedenleri olarak sıralanabilir. O dönem itibarıyla İsrail-İran arasındaki çatışmanın Suriye topraklarını dolaylı olarak etkilediği bir bağlamda, Şam yönetimi sessiz kalarak diplomatik ve askeri bir tırmanışın ülkeyi daha derin bir istikrarsızlığa sürükleme tehlikesini en aza indirmeyi hedeflemiştir. Öte yandan 12 günlük savaş süresince sessiz kalan Şam, çatışmanın son evresinde ve ateşkesin hemen öncesinde, İran’ın Katar’daki el-Udeyd üssüne yönelik balistik füze saldırısı sonrası ilk kez resmî açıklamada bulunarak Katar ve Körfez bölgesiyle dayanışma içinde olduğunu bildirmiş, bu istisnai çıkış, Şam’ın stratejik kayıtsızlık politikasında seçici bir şekilde pozisyon alabileceğini göstermiştir.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a saldırmasıyla başlayan ve İran’ın üçüncü ülkeleri hedef almasıyla devam eden yeni çatışma süreci ise Suriye’nin daha önce benimsediği stratejik kayıtsızlık politikasına artık son verdiğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Öyle ki 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak, çatışmanın başlamasının hemen akabinde yayımlanan yazılı açıklama ile Suriye’nin söz konusu gerilime yönelik tutumu resmen açıklanmış, ayrıca hem devlet başkanlığı hem de dışişleri bakanlığı nezdinde yoğun bir diplomatik temas trafiği başlatılmıştır. Suriye Dışişleri Bakanlığı konuya ilişkin açıklamasında İran’ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün’e yönelik saldırıları şiddetle kınanmıştır. Öte yandan aynı açıklamada, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarına ilişkin herhangi bir ibareye yer verilmemiştir. Suriye yönetiminin ayrıca, Haziran 2025’teki İsrail-İran çatışmasından farklı olarak yoğun bir diplomasi trafiği başlattığı görülmüştür. Aynı gün Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün, Türkiye dışişleri bakanları ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı ve İngiltere Ulusal Güvenlik Danışmanı ile telefon görüşmeleri gerçekleştirmiştir. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara da Suudi Arabistan Veliaht Prensi, Katar Emiri, Bahreyn Kralı ve Irak Başbakanı ile görüşerek bölgesel durumu değerlendirmiştir.
Yeni çatışma sürecinde, Suriye yönetimi tarafından yayımlanan yazılı açıklama ve gerek cumhurbaşkanlığı gerek dışişleri bakanlığı düzeyinde yapılan görüşmelerde Arap dayanışması temasına belirgin bir vurgu bulunmaktadır. Görüşmelerin hemen hepsinde İran’ın başta Körfez olmak üzere Arap ülkelerine yönelik füze ve drone saldırıları kınanmış ve bu ülkelerin egemenlik, güvenlik ve istikrarını tehdit eden tüm ihlallere karşı dayanışma mesajı yinelenmiştir. Bu mesaj, Körfez ülkeleri ile sınırlı kalmayarak Ürdün’ü de kapsamış ve özellikle Irak ile en üst düzeyde diplomatik temas kurulması ve bölgesel iş birliğinin önemine yapılan vurgu dikkat çekmiştir. Şam’ın bu tutumunun, devrim sonrası süreçte Körfez ülkelerinden aldığı siyasi ve ekonomik destekle doğrudan bağlantılı olduğu açıktır. Zira Suriye’nin istikrarı, büyük ölçüde Körfez’in istikrarına bağlı hâle gelmiş; bu ülkelerde oluşabilecek herhangi bir sarsıntının Şam’a olumsuz yansıyacağı kaygısı belirleyici olmuştur. Irak’la kurulan temas ise Şam nezdinde Bağdat’ın “Tahran’ın uzantısı” olarak görülmediğini ve Arap dayanışması çerçevesinde ikili ilişkilerin geliştirilmek istendiğini ortaya koymaktadır.
Suriye’nin önceki kayıtsızlıktan Arap dayanışmasını ön plana çıkaran aktif bir politikaya geçişi önemli bir değişim olmakla birlikte, bu dayanışmanın siyasi ve diplomatik nitelikte olduğu ve askeri bir boyut taşımadığı unutulmamalıdır. Suriye’nin askeri kapasitesinin sınırlılığı ve İran’ın bu süreçte Suriye’yi doğrudan hedef almaması, Şam’ın çatışmanın dışında kalmasını kolaylaştırmıştır. ABD’nin son aylarda Suriye’deki askeri varlığını önemli ölçüde azaltması ve el-Tenef üssünü boşaltarak Suriye yönetimine devretmesi de Tahran’ın Şam’ı hedef dışı bırakmasında etkili olan başlıca faktörlerden biridir. Dolayısıyla mevcut gerilimin Suriye’ye askeri etkisi, büyük ölçüde İsrail uçaklarının ve İran füzelerinin hava sahasını kullanmasıyla sınırlı kalmıştır.
Sonuç olarak 28 Şubat’ta başlayan ve İran’ın birçok Arap ülkesini hedef almasıyla genişleyen yeni çatışma süreci, Suriye’nin bölgesel bir kriz karşısında ilk kez açık ve net tutum benimsediği bir dönüm noktası olarak tanımlanabilir. Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı’nda tercih edilen stratejik kayıtsızlığın yerini, İran’ın Arap devletlerine yönelik saldırılarına karşı güçlü bir “Arap dayanışması” vurgusu almıştır. Bu politika, yalnızca Körfez ülkeleriyle sınırlı kalmamış, Ürdün ve Irak’la kurulan üst düzey temaslarla daha geniş bir bölgesel iş birliği arayışını yansıtmıştır. Bununla birlikte Şam yönetimi, İran’ı bölgesel istikrara yönelik bir tehdit olarak algılarken İsrail’in saldırganlığının da aynı derecede tehlikeli olduğunun kuşkusuz ki farkındadır. Zira Haziran 2025’te Tahran’ı hedef alan İsrail’in sadece bir ay sonra Şam’ı vurması, hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. Bu bağlamda Suriye’nin mevcut politikasını Arap dayanışması üzerine oturtmasının temel nedeni, tam olarak bu çifte tehdit algısıdır.