İsrail, İran’a yönelik ABD ortaklığında başlattığı saldırıların öncesinde, Hizbullah’a karşı Kasım 2024’te yaptığı ateşkesi delen saldırılar düzenliyordu. Bu ihlaller, İran saldırılarını takip eden üçüncü günde Hizbullah’ın dahiliyle savaşa dönüştü. Hizbullah’ın “15 aydır Lübnan’a yönelik süregelen öldürme ile yıkım içeren İsrail saldırganlığına” bir cevap olarak savaşa katıldığı açıklaması, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın örgütün Lübnan topraklarından askeri operasyon yürütmesini yasaklayan kararından sadece birkaç saat sonra yapıldı. Selam, Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasa dışı ilan etti ve Lübnan ordusuna, her türlü ateşli girişimi engelleme ve yeltenenleri tutuklama emri verdi.
İsrail’in iki askerinin yaralanmasıyla sonuçlanan ivedi cevabıysa operasyonu başlattı. İsrail Genelkurmay Başkanı Zamir ilk günlerde İran’ı önceler halde Hizbullah saldırısının tüm sorumluluğunu, Litani Nehri’nin kuzeyi de dahil olmak üzere başkanlığın doğrudan müdahalesi olmaksızın Kuzey Komutanı Rafi Milo’ya devretti. Zamir 12 Mart’ta yaptığı açıklamasındaysa Lübnan’ın İran’la eş değer birincil cephe haline geldiğini ilan etti. Birbiriyle bağlantılı bu iki cephede aynı anda varoluşu düşmanın ilgası için eşsiz bir fırsat olarak gören İsrailli kesimler, Genelkurmay’ın gözünün sadece İran hava sahası değil, Kuzey’e de döndürmesi gerektiğini savundular. Bu isimlerden biri de Gadi Eisenkot. Eski Genelkurmay Başkanı, mimarı olduğu “Dahiye Doktrini’nin” halen geçerliliğini koruduğuna inanıyor. Doktrin, düşman tarafından kullanılan her türlü sivil altyapı ve merkezleriyle iskan bölgelerinin caydırıcılık kapsamında orantısız güç kullanılarak yok edilmesini hedefliyor. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Netanyahu’nun dış politika danışmanı Ophir Falk’sa Dahiye’nin Gazze Han Yunus şehrinin yıkımının benzerine şahit olacağı tehdidinde bulundu. İsrail mart başında başlayan operasyonun henüz üçüncü gününde Hizbullah’ın kalesi addedilen Beyrut’taki Dahiye bölgesi için tahliye kararı yayımlayarak ağır bir bombardımana başladı. İlerleyen günlerde Zahrani Nehri’nin güneyinde kalan bölgeler için de aynı karar ilan edildi. İsrail’in kuzey sınırından yaklaşık 40 kilometre derin bir bölgeyi kapsayan karar sonucunda, İsrail ordusu Lübnan topraklarının yüzde 13’ünü zorla boşalttırmış oldu.
Saldırılar sonrasında Güney Lübnan’daki sakinler, yeniden kuzeye doğru göç etmeye başladı. Bir milyondan fazla insan yerinden edildi. 1238 kişinin hayatını kaybettiği ve 3500’den fazla kişinin yaralandığı İsrail saldırıları, Lübnan’ın kuzeyinde de demografiyi etkiliyor. Güneyden kaçan aileler, nüfus yoğunluğu ve olası bir İsrail saldırısının hedefi olmak istemeyen kuzeyli Lübnanlıların endişeleri nedeniyle barınacak yer bulma konusunda da sorun yaşıyor. Saldırılar, yalnızca güney bölgesiyle de sınırlı değil. Beyrut’un yanı sıra Baalbek, Trablus, Sur, Sayda ve Nebatiye gibi şehirler de ateş altında yaşıyor. İsrail saldırılarında Lübnan’ın sağlık altyapısı da darbe almış durumda. Savaşın başından bu yana 128 sağlık merkezi ve ambulans saldırıya uğradı, 40 sağlık personeli hayatını kaybetti, 100’den fazla çalışan yaralandı. İsrail ise Gazze’deki sağlık altyapısına verdiği zarar sonrasındaki açıklamalarına benzer şekilde Lübnan’da da hastane ve ambulansların askeri amaçlarla kullanıldığını iddia ediyor. 3 basın mensubu ve 3 BM Barış Gücü askeri de İsrail tarafından savaşın başlangıcından bu yana hedef alınanlar arasında yer alıyor.
İsrail’in Lübnan’da sebep olduğu yıkım haritasına bakıldığında Hizbullah karargahları, askeri binaları ve silahlarını depoladığı hangarlar olduğunu iddia ettiği bölgeler görülüyor. İsrail örgütün finansal yıpranmasına neden olmak amacıyla Hizbullah üyelerinin maaşlarını ödediğini ve faaliyetlerini fonladığını iddia ettiği Karz-ı Hasen Derneği gibi kurumları hava saldırılarıyla hedef alıyor. Hizbullah’a ait depolar, akaryakıt istasyonları ve ana arteller de örgütün lojistik faaliyetlerini engellemek amacıyla saldırı nesnesi oluyor. Stratejik bölgelere yönelik saldırılarda köprüler de hedefleniyor. Litani Nehri üzerindeki köprüler, Güney Lübnan’ın izolasyonu ve bölgeye destek ulaşımının zorlaştırılması amacıyla İsrail tarafından kasten yıkılıyor. Benzer şekilde sınırdaki köyler de sistematik olarak yıkılarak bölgede tampon bölge oluşturuluyor. İsrail topraklarına nazır yüksek rakımlı bölgelerin ele geçirmesiyse Hizbullah’ın gözlem kapasitesini azaltma amacı taşıyor.
Tüm bunlara karşı Hizbullah, çoklu yaylım ateşleriyle İsrail’in özellikle kuzey bölgesine yoğun saldırılarını sürdürüyor. İran’ın füze hacminin üç katı büyüklüğünde saldırı gerçekleştirilen Hizbullah, bu sebeple kimi İsrailli analistler tarafından doğrudan birincil güvenlik tehdidi olarak yorumlanıyor. Hizbullah savaşın daha ilk günlerinde yalnızca sınıra değil, Tel Aviv gibi daha iç bölgelere yönelik de roket saldırıları düzenledi. 2024 yılı içerisinde Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi ve Çağrı Cihazı Saldırısı gibi toparlaması güç darbeler aldığı düşünülen Hizbullah, günde ortalama 100 roket fırlatma kapasitesine sahip bir örgüt olarak kendini yeniden gösterdi. Nitekim 11 Mart’ta kapasitesinin iki katına çıkarak 200’den fazla roketle Celile bölgesinde yıkımlara sebep oldu. Örgüt İHA’lara ek yaklaşık 30 bin rokete sahip; çoğu Celile ve Hayfa gibi kuzeyde bulunan bölgelere ulaşan 40 kilometre menzilli olsa da Tel Aviv ve çevresine ulaşabilen uzun menzilli roketleri de bulunuyor. Operasyonel süreçlerinde de farklılık oluşturan Hizbullah, 2024 saldırılarından ders çıkararak artık daha küçük ve dağınık birimler halinde faaliyet gösteriyor. Bu durum hiyerarşik komutanın merkeziyetsiz bir duruma dönüştürülmesi, böylece operasyonların sınırlı bilgiye sahip küçük birimlere iletilerek gizliliğin korunmasını hedefliyor. İstihbarat örgütlerince dinlenilme ve iz takibini engelleme amacıyla iletişim cihazlarının kullanımını da kısıtlayan örgüt, İsrail’in kara harekatı ilerleyişini yavaşlatmak amacıyla tanksavar füzelerini de ölçülü kullanıyor.
İsrail tarafıysa, Hizbullah’ın yoğun saldırılarına karşı bölgedeki silahlı kuvvetlerini artırarak Lübnan’daki işgali derinleştirirken aynı zamanda sınırdaki vatandaşlarının güvenliğini sağlamayı da amaçlıyor. Bu kapsamda kuzeydeki karakol sayısını iki katına çıkararak güvenlik bölgelerini genişletti. Savaşın ilk haftasında 91., 210. ve 146. tümenlerini Güney Lübnan’a çeken İsrail, sonrasında 36. tümeni de cepheye yönlendirdi. İran’a saldırısının ardından 100 bin yedek askerini göreve çağırmıştı. Şu ana kadar (31 Mart) dokuz askeri ölen ve aralarında Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in oğlunun da bulunduğu onlarca askeri yaralanan İsrail ordusunun kayıpları da çağırdığı askerler nezdince artıyor. 1986’da Lübnan’da esir edilen havacı subay Ron Arad’ı 10 Mart’taki Nebi Şit saldırısında bile aramaya devam eden ordu, kara harekâtı başlatmasıyla yeni kayıpları ve bitimsiz yasları da göze almış görünüyor. Savaş, ölülerin sayısının da artacağı sayısız ihtimalleriyle her kesimden onay alan bir noktada bulunmuyor. Eski İç Güvenlik Bakanı Omer Bar Lev, 1982 Lübnan işgalini hatırlatarak aynı hatanın tekrarlanmasını “delilik” olarak nitelendirdi.
İsrail Lübnan’da hava ve karadan yaptığı yoğun saldırılarıyla beraber doğrudan suikastlar da gerçekleştiriyor. Savaşın başlangıcından bu yana 750’den fazla Hizbullah mensubu hedef alındı. Beş üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü yetkilisi Beyrut’ta Ramada Otel’de öldürüldü. Hizbullah’ın Rıdvan Gücünün Güney Lübnan komutanı Ebu Ali Riyan da mart ayı içinde öldürülenler arasında. Fakat İsrail, Lübnan’da sadece Hizbullah’ı hedef almıyor. Lübnan ve Suudi Arabistan merkezli kaynaklar, İsrail’in Hamas üyesi olduğunu iddia ettiği üst düzey isimlerin de suikastların hedefi olduğunu yazdı. İsrail iç medyası İran Savaşı’nın başlangıcından bu yana dikkatlerin Gazze’den çekilmesiyle beraber Hamas’ın askeri kanadının gücünü yeniden toparlamaya başladığını belirtiyor. Hamas’ın tamamen silahsızlandırılamadığını dile getiren muhalefet, Lübnan’daki bu yıkım ve suikast haberlerinin kamuoyuna başarı olarak sunulmasını da eleştiriyor.
İsrail’in Lübnan’da yürüttüğü operasyonun bir ayağı da diplomatik adımları içeriyor. Savaş nedenli göçten dolayı genel seçimleri 2028’e kadar erteleyen Lübnan, İsrail’le dolaylı görüşmeler gerçekleştiriyor. İsrail, Lübnan ordusundan Hizbullah’a karşı eyleme geçmesini talep ederken, bu adımı atmaması durumunda ülkenin altyapısını hedef alacağı tehdidinde de bulundu. Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması hedefindeki İsrailli yetkililer, süreci Amerika ve Fransa arabuluculuğunda yürütüyor. Henüz resmi ve doğrudan bir müzakere olmasa da konuşulan birkaç farklı taslak arasında en dikkat çekeni, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıyla beraber İsrail’in bölgedeki Arap ülkeleriyle yürüttüğü normalleşme süreci kapsamında Lübnan’ın da İbrahim Anlaşmaları’na dahil edilmesi. Lübnan hükümeti son gelişmeler kapsamında İran’ın Lübnan elçisini “persona non grata” ilan etti.
Tüm bunların ötesinde İsrail hem İran hem Lübnan’da savaşa devam ederken 7 Ekim’le sarsılan iç ekonomisini yeniden sabit tutmaya çabalıyor. Kuzey sınırında bulunan Kiryat Şimona’nın Belediye Başkanı Avichai Stern, 11 Mart’ta bölgedeki insanların günlerdir sığınaklarda yaşadığını ve bu durumun sürdürülemezliğine dair açıklamalarda bulunmuş, şehrin nüfusunun ise bir yıl öncesine nazaran yarı yarıya azalarak on binlere düştüğünü söylemişti. Açıklamanın üzerinden iki haftadan fazla geçmesi ve bu süreçte Hizbullah’ın saldırılarında herhangi bir azalma olmaması, durumun peyderpey artan vahametini gösteriyor. İşletmelerin normal seyrinde işleyişinin ve iş gücünün savaş öncesi potansiyeline dönüşünün güçlüğü, İsrail’in artan beyin göçünün ekonomi ve sosyokültürel yapısına vurduğu yıkıcı darbeyle birleşince, Lübnan cephesinin sadece savaş cihetinden ele alınması eksik kalıyor. İsrail tarafındaki yıkıcı etki sadece ekonomi alanında da değil üstelik. Günlerdir kapısı kilitli okullar, sadece yüzde 70 katılım başarısı sağlanabilen uzaktan eğitim sistemiyle devam ediyor. Öğrencilerin pandemiyle başlayan aksak eğitim süreçleri, sonuçlarını İsrail’in yakın orta geleceğinde kendisini gösterecek. Hepsinin ötesinde Netanyahu ve ekibinin savaş karmaşasında Knesset’ten geçirdiği bütçe, seçmende ve muhalefette büyük bir huzursuzluğa neden oluyor. Yarattığı kargaşa arasında sessizce iş bitiren hükümet, vatandaşların eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar yerine neden bitimsiz bir şekilde savunmaya bütçe ayrıldığı sorusuna da henüz cevap vermiş değil. İsrail, içinde bulunduğu bu çıkmazı Samson’un esir edildiği tapınağın sütunlarını yıkarak Filistinlilerle birlikte kendini de öldürdüğü efsaneyi yaşatırcasına Ortadoğu’da sürdürüyor: Ben yaşayamayacaksam hep birlikte ölelim.